MÜHÜRLENMİŞ ROTA

All Rights Reserved ©

Summary

Tokyo Limanı'nın neon ışıklı gölgeleri arasında, yanlış zamanda açılan bir kutu ve yüzyıllardır uyuyan antik bir mühür... Sıradan bir lojistik stajyerinin, küresel bir ihanetin tam merkezine düşüş hikayesi. Peşinde dünyanın en tehlikeli suç şebekeleri, elinde ise tarihin en karanlık sırrı varken hayatta kalmak artık bir seçenek değil; mühürlenmiş bir rotada sonu belirsiz bir kaçıştır.

Genre
Action
Author
Sakina
Status
Ongoing
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
16+

Chapter 1

“O çocuğu ve elindeki kutuyu bulmadan buradan gitmiyoruz!” Dışarıdan, otuzlu yaşlarında bir adamın kızgın sesi geldi. Ben, elimde bu kutuyla limanda bir konteynerin içine saklanıyorum. Peki, buraya nasıl mı geldim? O zaman en baştan başlayalım.

12 Mayıs, okul sabahı...

“Aras, uyan! Okula geç kalacaksın.” Annem her zamanki gibi yatağımın başında dikiliyordu. Okuldan nefret ediyorum.

Yataktan kalkmak sanki dünyayı sırtlanmak gibiydi. İstemeye istemeye yorganı üzerimden attım, ayaklarımın altındaki soğuk zemin uykumu biraz olsun dağıtmıştı. Mutfağa geçtiğimde annem kahvaltıyı hazırlamış, her zamanki telaşıyla etrafta koşturuyordu.

Okul çantamı omzuma asarken mutfaktan annemin sesi geliyordu: “Hadi Aras, servis gelmek üzere!” Hiç iştahım olmasa da masadan bir dilim ekmek alıp kapıya yöneldim. Ayakkabılarımı giyerken dışarıdaki puslu havaya baktım. Okuldan gerçekten nefret ediyordum ama başka şansım da yoktu. Kapıyı çekip merdivenlere yöneldim.

Apartman kapısından çıktığımda servis köşeyi dönüyordu. Her zamanki gibi sokağın başında durdu, paslı kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. Basamakları ağır ağır tırmandım. İçerisi her zamanki gibi bağırış çağırış, rutubet ve ucuz parfüm kokusuyla doluydu. En arka koltuğa, cam kenarına geçip oturdum. Başımı soğuk cama yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım.

Servis, her zamanki bozuk yollardan geçip sarsıla sarsıla okulun önüne geldiğinde derin bir nefes aldım. Motorun durmasıyla birlikte içerdeki uğultu daha da arttı. Çantamı tek omzuma takıp kalabalığın arasından sıyrıldım ve aşağı indim. Karşımda o devasa, gri bina duruyordu: Okul. Bahçe kapısından içeri adımımı attığımda, bugün başıma geleceklerden tamamen habersiz, sadece ilk dersin ne kadar sıkıcı geçeceğini düşünüyordum.

Sınıfın kapısından içeri adımımı atar atmaz, önüne bakmadan çıkan birine sertçe çarptım. Sarsıntıyla geriye doğru sendeleyince çantam omzumdan kaydı. “Pardon,” dedi karşıdaki çocuk aceleyle yanımdan geçip giderken. Hiç istifimi bozmadan, cevap bile vermeden boş boş arkasından baktım. Zaten kafam yerinde değildi. Omuz silkip en arkadaki sırama doğru ilerledim.

Sırama geçip çantamı yan tarafa bıraktım ve başımı masaya yasladım. Çok geçmeden ders zili acı acı çaldı; koridordaki uğultu yavaşça sınıfın içine süzüldü. Öğretmen ağır adımlarla içeri girip masasına geçerken, sınıfa o bildik sıkıcı sessizlik çöktü. Defterimi isteksizce açtım ama aklım bambaşka yerlerdeydi. Tahtadaki tebeşir sesleri yankılanırken, bu günün geri kalanının ne kadar yavaş geçeceğini düşünmekten kendimi alamıyordum.

İlk dersin o bitmek bilmeyen dakikaları nihayet son buldu. Teneffüs zili çalar çalmaz, sınıftaki gürültüden kaçmak için kendimi dışarı attım. Merdivenlerden ağır adımlarla inip kantine yöneldim. Sıraya girmek için beklerken, köşedeki masalardan birinde oturan, oldukça garip giyimli bir adam gözüme çarptı. Üzerindeki kıyafetler bu havaya ve okul ortamına hiç uymuyordu; sanki başka bir zamandan ya da bambaşka bir dünyadan fırlamış gibiydi. Bir an göz göze gelir gibi olduk ama hiç aldırış etmedim. “Yine tuhaf tiplerden biri işte,” diye düşünüp omuz silktim ve kantinden aldığım suyla oradan uzaklaştım.

Günün geri kalanı her zamanki gibi sıkıcı ve yavaş geçti. Son zil çaldığında, çantamı sırtıma geçirip kalabalığın arasından sıyrıldım. Bahçe kapısına doğru ilerlerken, sabah kantinde gördüğüm o garip adamı tekrar gördüm. Okulun büyük demir kapısının hemen yanında dikilmiş, sanki birini bekliyormuş gibi etrafı süzüyordu. Yine de durup bakmadım, adımlarımı hızlandırıp yanından geçip gittim.

Servisin o gürültülü ve havasız ortamını çekecek halim yoktu. Kapıda bekleyen kalabalığa bakıp yönümü değiştirdim; bugün eve yürüyerek gitmek, biraz kafa dinlemek istiyordum. Okulun büyük demir kapısından çıkıp ara sokağa saptığımda ortalık bir anda sessizleşti. Ayak seslerimin asfaltta yankılanmasını dinleyerek ilerlerken, köşeyi döndüğüm an aniden durmak zorunda kaldım.

Sabah kantinde, az önce de bahçede gördüğüm o garip giyimli adam tam karşımdaydı. Yolun ortasında, sanki dakikalardır orada benim geçmemi bekliyormuş gibi dimdik duruyordu. Kaçacak ya da görmezden gelecek bir yerim kalmamıştı. Aramızda sadece birkaç adım mesafe varken durdu ve bakışlarını doğrudan gözlerime dikti.

Neden ben?” diye geçirdim içimden. Okulda o kadar çocuk varken bu garip adam neden beni seçmişti ki? Adam biraz daha yakınlaşıp elini omzuma koyduğunda gayriihtiyari geri çekildim; sonuçta onu tanımıyordum. Ardından benimle işaret diliyle konuşmaya başladı. Adam konuşamıyordu. Ben ise işaret dilinden zerre kadar anlamıyordum; gerçekten çok tuhaf bir andı. Sonra elleriyle havada bir şeyler karalar gibi yapınca kalem istediğini, benim de ona kağıt vermem gerektiğini anladım. Çantamdan bir parça kağıt ve kalem çıkarıp uzattım. Eğilip hızlıca bir şeyler yazdı.

Kağıdı elinden alıp okumaya başladım. Şöyle yazıyordu:

“Neden seni seçtiğimi merak ediyor olmalısın. Aslında ben de merak ediyorum; seni ben seçmedim, Efendim seçti. Adım Minato. Gözlerimden buralı olmadığımı anlaman gerekiyordu ama çok aptalsın. Niye seni seçti ki? Neyse... Sadece sana bir şey vermemi ve bunu saklamanı istiyor.”

Kağıdı okuyunca yüzümde “şaka mısın sen?” ifadesi belirdi. “Aptalsın” mı? Bak sen şu işe. Başımı kaldırıp bu Minato denilen, sanki yanlışlıkla bu boyuta düşmüş gibi duran tipe dik dik baktım.

“Bak dayı, öncelikle ‘Efendim’ falan... Hangi devirdeyiz, tarikatın halkla ilişkiler sorumlusu musun sen?” dedim, adamın konuşamadığını bir an unutup. “Gözlerinden buralı olmadığını anlamam gerekiyormuş. Ne bu, göz bebeklerinde yabancı şube damgası mı var? Ayrıca ‘aptalsın’ ne demek ya? Okulda her teneffüs test çözen, teneffüste bile soru bankasıyla aşk yaşayan o kadar inek çocuk varken, gelip sınıfta ruhunu teslim etmiş beni mi seçtiniz gerçekten? Vizyonunuza hayran kaldım, yemin ederim.”

Adamdan ses çıkmayınca devam ettim: “Neyse ya, ne vereceksen ver de gidelim. Evde annemin ‘bu oda neden dağınık’ konulu dramıyla uğraşmam lazım, senin gizemli ‘Efendi’ figürlerine ayıracak mesaim yok şu an. Ha, bir de bir dahaki sefere not yazarken o hakaret kısmını çıkar, ayıp oluyor yani. İnsan kaynaklarınız falan yok mu sizin?”

Minato, sanki “Daha fazla bu saçmalığı kaldıramayacağım, al şunu da sus artık,” der gibi kutuyu sertçe elime tutuşturdu. Sonra hiçbir yere gitmeyip öylece beklemeye başladı. Ben eve doğru yürümeye başladığımda ise gölgem gibi peşimden geliyordu. Birkaç kez durup arkama döndüm, en sonunda “Senin derdin ne kardeşim?” der gibi ellerimi iki yana açtım.

Yine bıkkın bir ifadeyle kağıt ve kalemi istedi. Hızlıca bir şeyler karalayıp bana uzattı. Kağıtta sadece tek bir kelime yazıyordu: “Açım.”

“Şaka mısın sen?” diye bağırdım, kendimi tutamayarak. “Koskoca ’Efendi’lerin adamısın, buralı bile değilsin ama gelip benden yemek mi istiyorsun? Benimle dalga falan mı geçiyorsun?”

Tepkisizce kağıdı geri aldı ve altına kısaca şunu ekledi: “Hayır, acıktım.”

“Beni nereden duydun ya?” dedim, ağzım açık bir şekilde. “Hani konuşamıyordun sen?”

Minato, sanki sabır testi veriyormuş gibi derin bir nefes aldı ve kağıda bir şeyler karalayıp adeta suratıma fırlattı. Şunlar yazıyordu:

“Hayatımda senin gibi gerizekalı çok az insan gördüm. Sadece konuşamıyorum, seni duyabiliyorum mal herif!”

Notu okuyunca bir an duraksadım. “Vay arkadaş, hem dilsiz hem de mahalle kabadayısı gibi not yazıyor,” diye mırıldandım kendi kendime. “Pardon ya, bizde genelde set menü geliyor; konuşamayan duymuyor, görmeyen de anlamıyor sanıyoruz. Neyse, ‘mal herif’ falan... Ayıp oluyor ama Minato Efendi. Misafirperverlik gösterelim dedik, hemen hakaret, hemen bir ego patlaması. ‘Efendin’ sana hiç terbiye vermedi mi senin?”

Minato bana “Seni şu an burada yok etsem kimse bulamaz,” dermiş gibi bakınca sustum. “Tamam tamam, sinirlenme. Madem duyuyorsun ve madem acıktın, gel peşimden. Ama bak baştan söyleyeyim; evde sadece kısır ve dünden kalan kuru fasulye var. Senin ‘başka boyut’ midene dokunursa sorumluluk kabul etmem.”

Yolda yürürken bir yandan elimdeki o gizemli kutuyu evirip çeviriyor, bir yandan da yanımda sessiz bir gölge gibi ilerleyen Minato’ya bakıyordum. Birden aklıma dank etti: Ben bu adamı eve nasıl sokacaktım? Annem, kapıda garip giyimli, konuşmayan ve elinde not defteriyle gezen birini görse kesin terlikle karşılardı.

“Asıl sorun anneme ne diyeceğim?” dedim, Minato’ya dönerek. “Bir şey önerir misiniz sayın Japon Minato? ‘Anne bak, bu arkadaş başka boyuttan gelmiş, Efendi’si beni seçmiş, dilsiz ama duyuyor, biraz da acıkmış, bir tabak kısır verir misin’ mi diyeyim? Kadın beni direkt en yakın ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırır, seni de polise verir valla.”

Minato durdu, bana “Gerçekten iflah olmaz bir vakasın,” der gibi baktı. Yine o meşhur defterini çıkardı ve hızlıca bir şeyler karalayıp bana uzattı:

“Sadece ‘arkadaşım’ de gerizekalı. Çok mu zor? Ayrıca Japon değilim.”

Okuyunca hafiften bozuldum. “Tamam ya, hemen ’gerizekalı’ya bağlama. Ayrıca tipin Japonlara benziyor, ne yapayım? Hem arkadaşım desem annem ‘Bu çocuk niye konuşmuyor, ağzına mühür mü vurdular?’ diye sorguya çeker. Bizimkilerle tanışmamışsın sen tabii, FBI sorgusu yanında fragman kalır.”

Tam kapının önüne gelmiştik ki aniden durdum. Elindeki not defterine bakarken kaşlarım çatıldı, içimdeki o durdurulamaz dedektif uyanmıştı.

“Bir saniye ya,” dedim, parmağımla defteri işaret ederek. “Senin zaten yanında not defterin varmış. Madem defterin var, demin niye benden kalem kağıt isteyip çantamı altüst ettirdin bana? Koleksiyon mu yapıyorsun, yoksa buraların kağıdı daha mı kaliteli geliyor sayın Japon olmayan Minato?”

Minato, sanki “Gerçekten bunu mu fark ettin?” der gibi bana baktı. Omuz silkti ve defterine o bildik hızıyla bir şeyler karaladı:

“Seninkini harcamak daha eğlenceliydi. Ayrıca çok konuşuyorsun, beynim uyuştu.”

“Tamam sustum,” dedim ellerimi havaya kaldırarak. Apartman merdivenlerinden yukarı doğru çıkmaya başladık. Üçüncü kata gelince kapının zilini çalmaya yeltenmiştim ki, tam o anda kapı komşumuz Merve Teyze’nin çöp atası tuttu. Kapıyı açtığında önce bana, sonra yanımdaki o uzaylı gibi duran Minato’ya şöyle bir baktı.

“İyi günler Merve Teyzeciğim!” dedim, yüzüme sahte ve kocaman bir gülücük yerleştirerek. Kadın şaşkınlıktan sadece kafasını sallayabildi ve hızla oradan uzaklaştı. “Bugün bitsin artık,” diye geçirdim içimden. Derin bir nefes alıp zili çaldım.

Annem kapıyı açtığında önce beni süzdü, sonra arkamdaki Minato’yu görünce gözleri fal taşı gibi açıldı. “Kim bu?” dedi, sesi o meşhur sorgu tonuna kayarken.

“Anne, okulda bugün tiyatro kulübünün gösterisi vardı,” diye atıldım hemen. Yalanı o an uydurduğum belli olmasın diye kelimeleri makineli tüfek gibi sıralıyordum. “Bu arkadaş da orada figüran olarak oynuyordu, kostümüyle kalmış öyle. Şoförü biraz geç gelecekmiş, benden rica etti, ‘Seninle gelsem olur mu?’ dedi. Ben de sana haber vermeden ‘olur’ dedim. Özür dilerim ama işte buradayız... Bu arada kendisi Japon, konuşamıyor...”

Tam o sırada Minato, sanki “Daha fazla detay verip iyice batırma, kapa çeneni artık,” der gibi sertçe boğazını temizledi. İrkildim.

“Ama duyuyor!” diye ekledim hemen, annemin şüphe dolu bakışlarından kaçmak için. “Duyuyor yani... Neyse anne, içeri geçebilir miyiz artık? Adam kapıda ağaç oldu, misafirperverliğimiz nerede bizim?”

Annem, Minato’nun üzerindeki o tuhaf Japon kıyafetlerini bir kez daha süzdü. “Figüran demek... Kostümü de pek bir cafcaflıymış,” diye mırıldandı ama sonunda kapıyı sonuna kadar açtı. “Geçin bakalım, soğuk içeri girmesin. Arkadaşın da açtır herhalde, yeni kısır yapmıştım.”

Birkaç dakika sonra mutfak masasında karşı karşıya oturmuştuk. Minato, sanki hayatında ilk kez gerçek yemek görüyormuş gibi kısıra yumulmuştu. Annem, yemeğinin bu kadar iştahla beğenilmesinden aşırı hoşnut bir şekilde, “Bir daha ister misin evladım?” diye sordu.

Minato, ağzındakini yutmadan hayır anlamında başını salladı. Sonra bana dönüp gözleriyle sandalyenin arkasında asılı duran çantamı işaret etti. Mesajı almıştım; artık şu gizemli işe dönmemiz gerekiyordu.

“Anne, biz biraz da benim odamda oturalım. Minato kalabalığı ve mutfak muhabbetini pek sevmez de,” dedim, yine kafadan bir şeyler uydurarak.

“Tamam oğlum,” dedi annem, elindeki bezi tezgaha bırakırken. “Ben de içeride dizimi izleyecektim zaten. Rahatınıza bakın.”

Odaya girdiğimiz an kapıyı arkadan kapatıp hemen çantamın içindeki kutuyu çıkardım. Yatağın üzerine bağdaş kurup oturdum, kalbim ağzımda atıyordu. Minato da tam yanımda durmuş, heykel gibi dikilerek kutuyu açmamı bekliyordu. Derin bir nefes aldım ve kapağı yavaşça araladım.

Kutuyu açtığımda...