Kaderin Gölgesinde (Turkish [TR] Version)

All Rights Reserved ©

Summary

Silverpeak Krallığı’nın gördüğü en büyük felaket olan "Shisaki Felaketi", ardında sadece dumanı tüten yıkıntılar ve komaya girmiş bir anne bıraktı. O gece, krallığın en güçlü savaşçısı Lord Roland Shisaki, yeni doğan oğlu Ren’i ve dünyayı Kadim bir Veyl’den korumak için kendi varlığını evrenin derinliklerinde feda etti. ​Şimdi, o kanlı geceden altı yıl sonra, her şeyden habersiz büyüyen altı yaşındaki Ren, babasından kalan tek yadigar olan "Ruhsal Alev’in İlk Kıvılcımları" kitabını keşfeder. Ancak içindeki güç, bir çocuğun taşıyabileceğinden çok daha ağır, karanlık ve kaotiktir. ​Onun tek koruyucusu ise o gece kolunu ve onurunu feda eden, Shisaki Hanesi’nin sadık gölgesi Gerard de Charnay’dir. Gerard, bir yandan Ren’e babasının yasak sanatlarını öğretirken, diğer yandan çocuğu hem krallığın şüpheci gözlerinden hem de karanlıkta pusuya yatmış bekleyen kadim düşmanlardan saklamak zorundadır. Şu an çizim becerim yeterli olmadığı için kapağı yapay zeka kullanarak hazırladım. Ayrıca bu hikayeyi İngilizce olarak da yayınlıyorum; onu da yapay zeka ile çevirdim ancak bazı ifadeler İngilizcede daha farklı durabiliyor. Eğer İngilizceniz varsa o versiyona göz atmanızı öneririm.

Genre
Fantasy
Author
Rehinardt
Status
Ongoing
Chapters
5
Rating
n/a
Age Rating
13+

Bölüm 1: Shisaki

Gökleri yırtan, başkentin mermer sokaklarını küle doyuran ve tarihin akışını kanla yeniden yazan o meşum Shisaki Felaketi'nin üzerinden tam altı uzun yıl geçmişti. Zaman, bazı yaraları iyileştirirken bazılarını sadece daha derine, ruhun en karanlık köşelerine gömerdi. Silverpeak Krallığı için o gün bir efsane, sisin ve pusun içinde yankılanan bir kabus olarak anılmaya devam ediyordu. Başkentin o ağır, efsunlu gaz lambalarıyla aydınlatılan, yağmurun hiç eksik olmadığı gotik kulelerinin çok uzağında, derin ve ıssız bir ormanın kalbinde ise zaman bambaşka bir ritimle akıyordu.

Burası, dış dünyadan tamamen izole edilmiş, etrafı asırlık çam ve meşe ağaçlarıyla çevrili ahşap bir taşra eviydi. Evin dik çatısındaki yosunlar, taş bacasını saran kalın sarmaşıklar, buranın krallığın o ağır, isli ve kasvetli gözlerinden ne kadar uzakta olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Bu sessiz, yaprak hışırtılarından başka sesin duyulmadığı sürgün yerinde, o korkunç yıkımın merkezinde yer alan ailenin son umudu yaşıyordu: Ren.

Artık altı yaşına basmış, yerinde duramayan, gözlerindeki o kehribar rengi ışıltıyla dünyayı keşfetmeye aç, zapt edilemez bir çocuktu.

Evin bahçesinde, güneşin yaprakların arasından süzülerek toprağa altın rengi lekeler bıraktığı rüzgarlı bir öğle vaktiydi. Gerard de Charnay, krallığın bir zamanlar adını fısıldarken bile titrediği o yenilmez şövalye, şimdi üzerinde yakasız, ağır ketenden dikilmiş bir gömlek ve askılı pantolonuyla bahçedeki yabani otları temizliyordu. Sol omzunun altı tamamen boştu; kumaşın altında sallanan o boşluk, altı yıl önceki o kanlı gecede, efendilerine duyduğu sadakatin ve bir Kadim Veyl'in lanetine karşı ödediği bedelin sessiz bir nişanesiydi.

Gerard, tek kalan sağ kolunu akıl almaz bir zarafet ve ustalıkla kullanıyordu. Yılların getirdiği savaş tecrübesi, kas hafızası ve Kageryū'nun o akışkan disiplini sayesinde, tek bir kolla toprağı çapalamak, ağır meşe kütüklerini taşımak veya gerektiğinde bir kılıcı savurmak onun için bir eksiklik değildi. Sol dizini nemli toprağa yaslayıp, sağ eliyle taze fesleğen fidelerinin etrafını havalandırırken, aklı yine başkentin o puslu gökyüzünün altındaki şifahanedeydi. Leydi Eleanor… Ren’in annesi. Felaketin ardından derin, uyanılmaz bir komaya girmişti ve Gerard, başkentin sokaklarında gölgelere karışarak arada bir onu ziyaret etmeye, o buz gibi odada ona oğlunun büyüdüğünü fısıldamaya devam ediyordu.

O sırada evin içinde, ahşap zemin üzerinde minik ve hızlı ayak sesleri yankılanıyordu.

Ren, her zamanki gibi evin altını üstüne getiriyor, köşeleri bucakları keşfediyordu. Zihni, dışarıdaki o kapalı dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair sorularla doluydu ve bu soruların cevabını dışarıdaki ulu çamlarda değil, evin içindeki loş, tozlu odalarda arıyordu. Adımları onu, evin en serin ve sessiz köşesinde duran, tavana kadar uzanan devasa meşe kitaplığa yönlendirdi.

Kitaplık, Gerard'ın özenle koruduğu, deri ciltli krallık tarihlerinden, kadim felsefe parşömenlerine kadar birçok ağır eserle doluydu. Ren, boyunun yettiği alt raflardaki kitapların sırtlarına minik parmaklarını sürterek ilerledi. Büyüdükçe içini kemiren o bitmek bilmeyen merakı, onu daha önce hiç fark etmediği bir detaya çekti. Alt raflardan birinin en dip köşesinde, gölgelerin arasına itilmiş, diğerlerinden farklı, adeta havayı titreştiren garip bir aura yayan bir kitap duruyordu.

Ren dizlerinin üzerine çöküp kitabı raftan dikkatlice, iki eliyle kavrayarak çekti. Kitap, altı yaşındaki bir çocuk için oldukça ağırdı. Köşeleri, kararmış ama saf altını andıran bir metalle kaplanmış, kahverengi ve gri renk tonlarının birbirine karıştığı kalın, sert bir deriyle ciltlenmişti. Kapağın üzerinde zamanın bile silemediği, belli belirsiz parlayan bir iz, sanki kitap kendi kalbine sahipmişçesine ritmik, sıcak bir titreşim mevcuttu.

Ren, heyecanla yutkundu ve kitabı kucağına alıp ahşap zemine oturdu. Ağır kapağı araladığında burnuna kurumuş parşömen, isli mürekkep ve çok hafif, genzi yakan tanıdık bir kül kokusu geldi. Sayfalarda tuhaf, köşeli ve birbirine bağlanan, krallığın ortak diline hiç benzemeyen rünik harfler ve mistik şekiller vardı. Gözlerini kısarak, Gerard'ın ona akşamları gaz lambası ışığında öğrettiği o basit harfleri bu şekillerde bulmaya çalıştı.

"O... ku... okuyamıyorum," dedi kendi kendine fısıldayarak ve kafası karışmış bir şekilde siyah, dağınık saçlarını kaşıdı.

Kitabı sertçe ama içgüdüsel bir saygıyla kapattı. Gözlerinde yanan o keşif ateşiyle ayağa fırladı. Kitabı sağ koltuğunun altına sıkıştırıp, minik adımlarıyla evin ahşap zeminini gümbürdeterek açık kapıdan, rüzgarlı bahçeye doğru fırladı.

"Gerard! Gerard!"

Gerard, toprağı eşeleyen sağ elini aniden durdurdu. Ren'in o telaşlı, hızlı adımlarını duyar duymaz, yılların getirdiği savaş refleksleriyle omurgası dikleşti, bedeni görünmez bir tehlikeye karşı anında tetikte bir pozisyon aldı. Hızla ayağa kalkıp arkasını döndüğünde, güneşin altında ona doğru koşan küçük çocuğu gördü.

"Ne oldu Ren? Niye öyle koşuyorsun, bir şey mi oldu?" diye seslendi, sesindeki o otoriter ama derin şefkat barındıran baba tonunu koruyarak.

Ren, nefes nefese Gerard'ın önünde durdu. Soluklanmadan, koltuğunun altındaki ağır kitabı iki eliyle kavrayıp eski şövalyeye doğru uzattı. "Gerard, bana bu kitabı okur musun? Lütfen! Çok güzel görünüyor, içi parlıyor sanki!"

Gerard'ın yara izleriyle dolu sağ eli kitabı almak için uzandığında, gözleri derinin üzerindeki o tanıdık desenlere ve altın kaplamalara kilitlendi. Çocuğun elindeki kitaba baktığı an, kalbi göğüs kafesinin içinde ağır bir örs gibi asılı kaldı. Nefesi saniyeliğine kesildi, kanı damarlarında buz kesti.

Kitabın üzerinde, krallığın soylularının bile çoktan unuttuğu, sadece en gizli arşivlerde ve kadim çağrışım veya tutuşma metinlerinde kullanılan o eski Runebreath alfabesiyle şu kelimeler kazınmıştı: "Ruhsal Alev'in İlk Kıvılcımları".

Gerard yutkundu. Bu sıradan bir peri masalı kitabı veya krallık tarihi ansiklopedisi değildi. Bu, Lord Roland'ın, Ren henüz anne karnındayken, oğlunun taşıyacağı o korkunç potansiyeli öngörerek onun eğitimi için kendi elleriyle, bizzat hazırlattığı kadim bir eğitim kılavuzuydu. İçi, ruhun derinliklerindeki enerjiyi uyandırmak için çizilmiş mistik resimler ve tehlikeli sırlarla doluydu. Gerard, bu kitabı Ren'in asla bulamayacağı, kitaplığın en arka, gölgeler içindeki tozlu köşesine sakladığını sanıyordu. Çocuğun bu ağır mirası omuzlaması için henüz çok ama çok erkendi; onu en azından birkaç yıl daha sıradan bir çocuk gibi yaşatmayı, o karanlık gerçeklerden ve evrenin acımasızlığından uzak tutmayı umut etmişti.

Fakat kader, damarlarında Shisaki kanı ve göğsünde devasa bir Kaos Çekirdeği taşıyanlardan hiçbir zaman onay beklemezdi.

"Tabii ki, küçük efendim," dedi Gerard. Sesinin titremesini engellemek için büyük bir ruhsal çaba sarf etmiş, kelimeleri mümkün olduğunca yumuşak ve nötr bir tondan çıkarmıştı. Kitabı tek eliyle sağlamca kavradı.

Bahçenin kenarında, yaşlı bir çınar ağacının gölgesinde duran eski ahşap banka doğru yürüdü ve ağırbaşlılıkla oturdu. Ren, bir an bile beklemeksizin koşup heyecanla onun yanına, bankın boş kısmına ilişti ve dizlerini kendine çekerek, gözlerini kitabın kapağına adeta çiviledi.

Gerard, sağ eliyle kitabın ağır, deriden kapağını yavaşça araladı. Sayfalar açıldığında havaya o kadim, ruhani koku yeniden yayıldı. İlk sayfada metin yoktu; sadece karmaşık, iç içe geçmiş geometrik desenlerle çevrili, merkezinde parlak, sıcak bir ışık yayan bir çekirdek çizimi olan stilize edilmiş bir insan anatomisi vardı.

Çizimin hemen altında, usta bir hattatın divit kaleminden çıkma, karanlık bir mürekkeple yazılmış tek bir cümle bulunuyordu.

Gerard, nasırlı işaret parmağını sayfanın üzerinde usulca gezdirerek okumaya başladı: "Her büyük ateş, tek bir kıvılcımla başlar."

Ren'in gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Sayfadaki çizime, adeta bir büyüye kapılmış gibi bakıyordu. Zihnindeki o sınırsız, çocuksu hayal dünyası, bu kadim cümlenin ağırlığıyla tamamen yeni ve puslu bir boyut kazanmıştı.

"İçimizde," diye devam etti Gerard, sesini alçaltıp hikaye anlatan bilge bir usta tonuna bürünerek. "Hepimizin içinde, tenimizin, kemiklerimizin ve kanımızın çok daha derinlerinde, doğduğumuz andan itibaren uyuyan mistik bir kudret, bir güç kaynağı vardır. Buna... Ruhsal Alev denir."

Ren, bakışlarını kitaptan yavaşça ayırıp Gerard'ın o yorgun, rüzgarda sertleşmiş yüzüne dikti. Sesinde büyük bir ciddiyet, dünyayı ve kendi varlığını anlamlandırmaya çalışan bir çocuğun saf masumiyeti vardı. "Benim de içimde var mı o alevden Gerard? Ben de yanıyor muyum?"

Gerard'ın boğazında kocaman, yutkunması imkansız düğümlü bir keder oluştu. Gözlerini kapattığında, altı yıl önceki o zifiri geceyi gördü. Ren'in dünyaya geldiği o anı, ışık patlamasını tüm gerçekliğiyle hatırladı. "Evet, küçük efendim," diye fısıldadı Gerard. Rüzgar, bahçedeki meşe yapraklarını hışırdatarak onun bu kederli fısıltısına eşlik etti. "Sende de var. Hem de çok güçlü bir şekilde. Lord Roland... yani baban, senin bu gücünü, içindeki o uçsuz bucaksız potansiyeli çok önceden biliyor ve merak ediyordu. Bu kitabı, sadece ve sadece senin için, senin ileride yürüyeceğin karanlık yolu aydınlatması için hazırlatmıştı."

Babası... Roland Shisaki. Krallığın nefret ettiği, felaketin sorumlusu olarak hain ilan ettiği ama Gerard'ın kalbinde sonsuz, tapılası bir saygıyla yatan o ulu adam. Ren, babasının adını duyduğunda yüzünde karmaşık, hüzünlü bir ifade belirdi. O ismin ağırlığını tam kavrayamasa da, etrafındaki sessizlikten ve Gerard'ın gözlerine çöken o ağır histen, bu ismin sıradan bir şey olmadığını çok iyi biliyordu. Küçük ve narin parmağını uzatıp, kitaptaki o parlayan mistik çekirdek çiziminin üzerine usulca koydu.

"Peki," dedi Ren. Sesi az önceki çocuksu heyecanından tamamen sıyrılmış, yerine sanki yıllar sonraki o acımasız savaşçının habercisi olan, yeni ve sarsılmaz bir kararlılık gelmişti. "Onu nasıl uyandıracağım?"

Gerard derin, uçurumlu bir sessizliğe gömüldü. Kitaba, ardından da Ren'in o saf ama bir o kadar da ısrarlı, kehribar renginde alev alev yanan gözlerine baktı. Lord Roland'ın yüzü, bir hayalet gibi gözlerinin önünde belirdi. Roland ona, oğlunu korumasını emretmişti. Peki ama korumak ne demekti? Onu bilgisiz ve zayıf bırakarak bir cam fanus içinde saklamak mı, yoksa dışarıdaki o sisli, puslu ve acımasız krallığa, yaklaşan Veyl karanlığına karşı onu silahlandırmak mı? Belki de onu korumanın en güvenilir ve tek yolu, gerçeklerle yüzleştirip onu amansız bir kılıç gibi dövmekti.

Eğer Ren o dehşet verici gücünü kontrol etmeyi öğrenmezse, kendi gücü onu içeriden bir parazit gibi tüketebilirdi.

Eski şövalye, göğsünü şişiren derin, kesik bir nefes aldı ve sol eliyle çeviremediği o kalın sayfayı, sağ başparmağıyla yavaşça çevirdi.

"Ruhsal Alev'i uyandırmak, bir kılıcı kınından çekmek gibi fiziksel bir eylem değildir, küçük efendim," diye açıkladı son derece sakin, kadim bir bilgi aktaran öğretici bir sesle. "Önce onu hissetmeyi, onunla yüzleşmeyi öğrenmelisin. Tıpkı koştuğunda kalp atışını hissedebildiğin gibi... Ama bu, kanından ve etinden çok daha derinde, ruhunun tam merkezinde yatan bir öz."

Ren, oturduğu yerde dikleşti, hevesle başını sallayarak onayladı. "Nasıl yapacağım bunu? Ne düşünmem lazım?"

Gerard, tek eliyle kitabın kapağını hafifçe aralık tutarak çocuğa döndü. "Gözlerini kapat," diye yönlendirdi onu. "Dünyanın seslerini, rüzgarı, yaprakları unut. Sadece göğsünün tam ortasına, kalbinin biraz altına odaklan. Orada... çok hafif bir karıncalanma, küçük ama sıcak bir titreşim hissetmeye çalış. Tıpkı uzun süredir kış uykusuna yatmış ve senin sesinle uyanmaya başlayan mistik bir canlı gibi. Onu hissettiğinde, o enerjiyi hayal et ve kan akışınla birlikte yavaşça tüm vücuduna yaymaya çalış."

Ren hiç tereddüt etmeden gözlerini sımsıkı kapattı. Yüzünde, daha önce hiç görmediği bir problemi çözmeye çalışan bir bilginin derin konsantrasyon ifadesi vardı. Bahçedeki zaman sanki donmuştu. Uzaklardan gelen birkaç kuş sesi ve yaprakların hafif hışırtısı dışında derin bir sessizlik hüküm sürüyordu. Gerard, nefesini tutmuş bir halde çocuğun yüzündeki her ince kas hareketini izliyordu.

Önce Ren'in yüzünde hiçbir tepki olmadı, mutlak bir hiçlik vardı. Ardından kaşları hafifçe çatıldı, alnı kırıştı... ve sadece saniyeler sonra—

Ren'in gözleri aniden faltaşı gibi açıldı. İrislerinin içinde tarifsiz bir heyecan, şaşkınlık ve saf altın sarısı bir yansıma parlıyordu.

"Bir şey hissettim!" diye fısıldadı, kendi sesinden bile korkuyormuş gibi. Küçük avuçlarını havaya kaldırdı ve onlara hayretle, sanki elleri ilk defa ona aitmiş gibi büyülenmiş bir şekilde bakmaya başladı. "Sıcak... çok sıcak ve... sürekli titreşen bir şey var içimde. Tıpkı senin dediğin gibi Gerard! Uyanıyor!"

Gerard'ın kalbi, o an hem inanılmaz bir gururla hem de tüyler ürpertici, buz gibi derin bir endişeyle hızla çarptı. Yutkunmakta zorlandı. Normal, yetenekli bir yetişkinin, eğitimli bir muhafızın bile o ilk kıvılcımı hissetmesi aylar süren karanlık meditasyonlar gerektirirdi. Fakat Ren... altı yaşındaki bu çocuk, sadece birkaç saniye içinde, ilk denemesinde, en temel seviyedeki enerjiye ulaşmış ve ona dokunabilmişti. Bu, onun kanında yatan o korkunç potansiyelin sadece okyanustaki tek bir damlasıydı.

"İşte," dedi Gerard, istemsizce titreyen sesiyle. "O senin ilk kıvılcımın."

Ren, parmaklarını sıkıca yumruk yapıp ardından hızla açtı; sanki teninin altında dolaşan o yeni, yakıcı sıcaklığı avuçlarının arasına hapsetmeye çalışıyordu. Sonra başını çevirip Gerard'a baktı. Gözlerindeki o çocuksu masumiyet, yerini saf, işlenmemiş bir kararlılığa bırakmıştı.

"Peki ya şimdi?" diye sordu Ren, sabırsızca. "Onunla ne yapacağım? Onu nasıl kullanacağım?"

Gerard, bakışlarını tekrar kitaptaki o parlayan çekirdek çizimine indirdi. Verilecek cevap, bu çocuğu gelecekte krallığın o sisli sokaklarını aydınlatan en büyük kurtarıcısı da yapabilirdi, gökyüzünü karartan en karanlık felaketi de. Havada asılı kalan kelimeler, bir kaderin mühürlenmesiydi.

"Şimdi, o enerjiyi sadece hissetmekle kalmayıp, kendi iradenle kontrol edebilmen için sana birkaç ufak sınav yapacağım," dedi Gerard, ayağa kalkıp kitabın kapağını kapatarak. "İlk olarak... O içindeki sıcaklığı, enerjiyi vücudunun her bir noktasına, saç tellerinden ayak parmaklarına kadar eşit şekilde yaydığını hayal et. Ve o enerji etrafını sarmışken, bahçenin etrafında yürü."

Ren bu talimatı duyunca hafifçe kıkırdadı. Gözleri neşeyle parladı. Şaşkınlıkla Gerard'a bakarak, "Bu mu? Çok kolaymış, hadi yapalım!" deyip oturduğu ahşap banktan bir yay gibi zıplayarak ayağa kalktı.

Gerard tek eliyle çenesini sıvazlayarak gülümsedi. "Dikkat et küçük efendim, dışarıdan göründüğü veya aklından geçirdiğin kadar kolay olmayabilir," diyerek o da ağır adımlarla ayağa kalktı ve Ren'e boş bir alan açtı.

Ren, bahçenin ortasındaki çimlerin üzerinde durdu. Tekrar gözlerini sıkıca kapattı ve o içindeki uyuyan sıcaklığı, o kıvılcımı yeniden bulup alevlendirmeye çalıştı. Onu hissediyordu, oradaydı. Ancak onu bir su gibi vücuduna yaymaya çalıştığında... Hiçbir şey olmadı. Ruhsal Alev, göğsünde inatçı, ağır bir taş gibi duruyordu.

Ren inat etti. Kendini zorladı. Dişlerini sıktı, yumruklarını eklemleri beyazlayana kadar kastı. Kendini o kadar fazla sıkıyordu ki, kapalı olan göz kapaklarının titremesinden, alnında biriken ter damlalarından ne kadar büyük bir fiziksel baskı uyguladığı açıkça belli oluyordu.

Gerard, çocuğun bedenindeki bu yanlış yüklenmeyi, Ruhsal Alevin akışındaki o tehlikeli düğümü anında fark etti. Usta bir eğitmen edasıyla, "Küçük efendi, kendini çok fazla sıkıyorsun!" diye seslendi. "Ruhsal Alev kaba kuvvetle boyun eğdirilecek bir şey değildir. Eğer bu şekilde zorlamaya devam edersen, kendi iç kanallarını yakarsın. Sakinleş... Derin bir nefes al ve enerjinin bir nehir gibi kendiliğinden akmasına izin ver. Onu itme, ona yol göster."

Ren, Gerard'ın o güven verici ve uyarıcı sesini duyunca irkildi ve vücudundaki o kramp girmişçesine olan gerginliği serbest bıraktı. Kasları gevşedi. O inatçı enerji düğümü çözüldü ve sıcaklık, bu kez çok daha yumuşak, efsunlu dalgalar halinde kollarından aşağı, bacaklarına doğru süzülmeye başladı. Enerjiyi vücuduna yaymayı nihayet başarmıştı. Bu içsel güçle sarmalanmış halde, yavaş, titrek ama kararlı adımlarla bahçenin içinde yürümeye başladı.

Ancak Gerard'ın usta gözleri, sıradan bir insanın göremeyeceği o tehlikeyi hemen fark etti. Ren'in etrafındaki Ruhsal Alev dalgalanmaları düzensizdi; bir an kör edici bir şekilde parlıyor, bir an sönüyor, havada tehlikeli ve dengesiz titreşimler yaratıyordu.

"Ren," diye uyardı Gerard, sesini biraz daha yükselterek. "Enerjin çok dalgalı. Su gibi dingin olmalı. Biraz daha kontrollü ve dengeli hayal et!"

Fakat Ren'in zihni çoktan kendi düşüncelerinin, o karanlık potansiyelinin girdabına kapılmıştı. İçinden, o saf ama bir o kadar da tehlikeli olan hırsıyla fısıldadı: "Eğer daha iyi kontrol edebilirsem... Eğer bu alevi dizginleyebilirsem, Babam kadar güçlü olabilirim. Onu gururlandırabilirim!"

Bu yoğun arzu, bu ani duygu patlaması ve güce olan açlık, Kaos Çekirdeği'ni tetiklemişti. Henüz çocuk yaşta olan bir beden için bu, taşıyamayacağı bir ateş demekti. Ren, enerjiyi sabitlemek için tüm odağını kendi içine çekerken, yaşamın en temel kuralını unuttu. Ruhsal Alev oksijen isterdi; nefes almayı kesmişti.

Etrafındaki renkler aniden solmaya başladı. Bahçenin o parlak yeşillikleri griye çaldı, dünya sanki o sisli, puslu Londra sokaklarındaki gibi renklerini kaybetti. Görüşü bulanıklaştı, kenarlardan ağır bir karanlık çökmeye başladı.

Gerard, çocuğun göğüs kafesinin hareket etmediğini, dudaklarının morarmaya başladığını dehşet içinde fark etti.

"Ren! Nefes al!" diye kükredi Gerard, tek koluyla çocuğa doğru fırlayarak. "NEFES AL!"

Ren, bu bağırışla irkildiğinde, ciğerlerindeki havanın tamamen tükendiğini yeni fark etmişti. İstemsizce, büyük ve çaresiz bir nefes almak için ağzını açtı. "Ha... Ne... ne oluyor? Etraf kararıyor..." diye mırıldanabildi sadece.

O derin nefesi aldığı an, büyük bir zorlukla bir arada tuttuğu o muazzam Ruhsal Alevi, cam bir fanusun parçalanması gibi dağıldı ve saniyeler içinde yok oldu. Vücudundaki tüm güç çekildi, gözleri geriye kaydı ve bilinci hızla dipsiz bir karanlığa gömüldü. Küçük, zayıf bedeni çimlerin üzerine cansız bir bez bebek gibi düşerken, Gerard son anda sağ kolunu uzatıp onu havada yakalamayı başardı.

Ren, dış dünyayla bağlantısını tamamen koparmış, o soğuk ve sonsuz karanlığın içine düşmüştü. Burası bir rüya değildi; burası, ileride ruhunun ve gücünün merkezini oluşturacak olan o sessiz, kimsesiz, ebedi boşluktu.

O zifiri hiçliğin tam ortasında, nereden geldiği belli olmayan, ne bir erkeğe ne de bir kadına ait olan, sanki evrenin dokusundan ve yıldızların ötesinden kopup geliyormuş gibi yankılı, garip ve dalgalı, kadim bir ses duyuldu:

"Sen... bu gücü taşıyamazsın!"

Sözler, paslı ve ağır bir balyoz gibi zihnine çarptı.

Ren, boğuluyormuş gibi büyük bir nefes alarak gözlerini aniden açtı. Göğsü hızla inip kalkıyordu. Göz bebekleri etrafı hızla taradığında, bahçede değil, kendi odasında, yumuşak yatağının üzerinde olduğunu fark etti. Ahşap tavan, pencereden süzülen akşamüstü güneşi... Kafasını yavaşça yana, yatağının ucuna doğru çevirdiğinde, Gerard'ın o yorgun, endişe dolu yüzünü gördü.

Ren, vücudundaki o kurşun gibi ağırlığa rağmen dirseklerinden güç alarak doğrulmaya çalıştı. Sesi bitkin, zayıf ve çatallı çıkıyordu. "Bana... bana ne oldu? Hiçbir şey hatırlamıyorum. En son bahçede... bana Ruhsal Alevi kontrol etmeyi öğretiyordun."

Gerard'ın omuzları çökmüş, yıllarca maskelediği o sert şövalye duruşu, yerini büyük bir vicdan azabına bırakmıştı. Dalgın ve hüzünlü bir ifadeyle yatağın kenarına oturdu.

"Sanırım... o güce, enerjiyi kontrol etmeye biraz fazla daldın küçük efendim," dedi Gerard, suçluluk duygusuyla başını hafifçe öne eğerek. "Odaklanırken bedenin için en gerekli olan şeyi, nefes almayı unuttun. Böyle tehlikeli bir detayı, senin gibi bir çocuğun bunu yaşayabileceğini önceden fark edemediğim için özür dilerim. Bu benim hatamdı."

Ren, Gerard'ın bu kadar üzgün olduğunu görünce, içindeki o karanlık rüyayı ve o garip, korkutucu sesi bir kenara itti. Yaşına göre fazlasıyla olgun bir tepki vererek, olayı bozuntuya vermeden hafifçe gülümsedi.

"Teşekkür ederim Gerard," dedi Ren. Yüzündeki yorgunluğu gizlemeye çalışıp, kendini zorlayarak, güçlü görünmek için yatakta dik bir pozisyon aldı. "Artık senin sayende o içimdeki sıcaklığı, Ruhsal Alevi nasıl kontrol edebileceğimi, en azından nasıl uyandırabileceğimi biliyorum!"

Gerard, çocuğun bu cesur, babasına ne kadar da çok benzeyen sarsılmaz sözlerini duyduğunda, omuzlarındaki o ağır suçluluk yükünün hafiflediğini hissetti. Çocuğun içindeki yaşam enerjisi ve hırsı, her türlü hatayı telafi edecek kadar güçlüydü. Yara izleriyle dolu yüzüne, uzun zamandır oturmayan, samimi ve sıcak bir gülümseme yayıldı.

"Madem öyle..." dedi Gerard, sağ eliyle çocuğun siyah saçlarını hafifçe karıştırarak. "İstersen yarın eğitime kaldığımız yerden devam ederiz. Fakat bu sefer... çok daha dikkatli olacağız ve böyle bir şeyin bir daha yaşanmasına asla izin vermeyeceğiz. Anlaştık mı?"

Bunu duyan Ren'in gözleri, batan güneşin ışıklarıyla buluşarak tarifsiz, büyük bir mutlulukla parıldadı. Yarın, o karanlık ve acımasız güce giden yolda atılacak ilk gerçek adımdı ve o adımda yanında sadece Gerard vardı.