İLK GÜN
Yağmur, sanki gökyüzü içinde ne varsa bir kerede kusmak istermiş gibi iniyordu o gece. Camlara vuran her damla, evin içindeki sessizliğe küçük bir darbe indiriyor, sonra karanlığın içinde kayboluyordu. Şehrin üstüne çöken o ıslak, kirli gecede herkes evine çekilmişti belki; ışıklar perdelerin ardına saklanmış, insanlar sıcak odalarda hayatlarına devam ediyor, bir yerlerde çaylar demleniyor, televizyonlar açık bırakılıyor, çocuklar uykuya dalıyor, birileri hâlâ birbirine “yarın görüşürüz” diyordu. Dünya dönüyordu. Her şey sürüyordu. Her şey, olması gerektiği gibi devam ediyordu.
Sadece benim için zaman durmuştu.
Masanın başında oturuyordum. Önümde boş bir kâğıt, elimde birkaç saattir tek kelime yazmayan bir kalem vardı. Odanın içi soğuktu. Kalorifer yanıyordu belki ama ben üşüyordum. Bu, havanın soğuğu değildi. İnsanın içine işleyen, kemiğe değil de doğrudan ruha oturan başka türden bir soğuktu bu. Üzerime ne alsam geçmeyecek, ne kadar beklesem dağılmayacak bir şey.
Ev garip şekilde sessizdi. Sessizlik bazen huzur verir derler. Yalandı. Sessizlik bazen, özellikle birini kaybettikten sonra, insanın kafasının içinde büyüyen en korkunç gürültüye dönüşürdü. Çünkü dışarıdan hiçbir ses gelmeyince içeridekiler daha net duyuluyordu. Kendi nefesimi, kalbimin düzensiz atışlarını, boğazıma düğümlenen kelimeleri, yutamadığım acıyı duyuyordum. Ve en kötüsü de buydu: onun sesinin artık o evde olmaması.
Bir insan öldüğünde ev küçülür sanırdım ben. Meğer tam tersi oluyormuş. Ev büyüyormuş. Koridorlar uzuyor, odalar derinleşiyor, masa ile pencere arasındaki birkaç adım bile aşılması zor bir mesafeye dönüşüyormuş. Çünkü o boşluk artık sadece boşluk olmuyordu; onun yokluğuyla doluyordu.
Başımı kaldırıp salona baktım. Koltuğun kenarında hâlâ onun battaniyesi duruyordu. Açık kahverengi, üstünde belli belirsiz solmuş küçük çizgiler olan o battaniye. Her film izlediğimizde ayağına çekerdi. Yazın bile üşürdü bazen. Ben dalga geçerdim, “Temmuz ayında battaniyeye sarılan tek insansın,” derdim. Gülerdi. O gülerken gözlerinin kenarında oluşan o küçücük kırışıklıklar gelirdi aklıma. O an, insanın bir yüzün en küçük hareketini bile nasıl ezberleyebileceğini fark ederdim.
Şimdi battaniye oradaydı.
Ama o yoktu.
İnsan, ölüm kelimesini başkasına ait zanneder hep. Gazetelerde olur, hastane koridorlarında olur, siyah takım elbise giyen adamların arasında olur, tanımadığın evlerin içinde olur. Sana gelmez sanırsın. Senin sevdiğin insanlara değmez sanırsın. Hele ki onun gibi birine hiç değmez sanırsın. Çünkü bazı insanların ölmesi, hayatın düzenine aykırı gibi gelir. Onlar yaşamalıdır. Onlar sabah uyanmalı, kahve yapmalı, saçlarını omzunun arkasına atmalı, bir şey anlatırken ellerini kullanmalı, sinirlendiğinde susmalı, mutlu olduğunda durmadan konuşmalı, dünya ne kadar boktan olursa olsun varlıklarıyla ona bir anlam katmalıdır.
Ama ölüm, kimin yaşaması gerektiğiyle ilgilenmiyordu.
Kapının yanındaki masanın üstünde hastaneden verilen dosya hâlâ duruyordu. Gözüm ona takılınca hemen başka yere çevirdim. İnsanın bazı şeylere bakabilmesi için hazır olması gerekirdi. Ben hazır değildim. Belki hiçbir zaman olmayacaktım.
Gözlerimi tekrar önümdeki kâğıda indirdim.
İlk defa o gece fark ettim: İnsan konuşamayınca yazmak ister. Çünkü bazı acılar ağızdan çıkmaz. Dil, kalbin yükünü taşıyamaz. Söylediğinde ya eksik kalır ya da fazla gelir. O yüzden insan, en ağır şeyleri çoğu zaman kâğıda bırakır. Kâğıt itiraz etmez. Kâğıt bölmez. Kâğıt bakışlarını kaçırmaz. Kâğıt, insanın içinden çıkan en karanlık şeyleri bile sessizce kabul eder.
Ben de o gece, ilk defa sana yazmaya karar verdim.
Kalemi elime biraz daha sıkı aldım. Parmaklarım titriyordu. Bunun korkudan mı, yorgunluktan mı, yoksa hâlâ olanları kabul etmediğim için mi olduğunu bilmiyordum. Belki hepsiydi. Belki hiçbiriydi. Son birkaç gün, tek bir uzun kabus gibi geçmişti zaten. İnsanların yüzleri, cenazedeki siyah kıyafetler, omzuma dokunan eller, “başın sağ olsun” diyen dudaklar, başımı sallayıp hiçbirini gerçekten duymadığım cümleler… Hepsi birbirine karışmıştı.
Bir an için kalemin ucunu kâğıda değdirdim.
Sonra durdum.
Sana nasıl hitap edeceğimi bile bilmiyordum artık.
Adını yazmak bile garip geliyordu. Çünkü isimler yaşayanlara aitti sanki. Ölüler için isim kullanmak insana tuhaf geliyordu. Sanki seslensen cevap verecekmiş gibi bir his yaratıyordu. Oysa bazı isimler artık yalnızca hatıralarda yankılanırdı.
Pencerenin dışından bir araba geçti. Islak asfaltın üstünde uzayan tekerlek sesi birkaç saniye sürdü, sonra kayboldu. O kısa anda bile dünya bana çok uzak geldi. İnsanlar hâlâ bir yerlere gidiyor, birilerini arıyor, bir şeyler yetiştiriyor, sabah ne giyeceğini düşünüyor, marketten ekmek alıyor, hayatlarına devam ediyordu. Ben ise tek bir cümlenin başında saatlerdir oturuyordum.
Sonunda yazdım.
Sevgilim,
Kelimeyi yazdığım anda boğazım düğümlendi.
Bir insanın artık dokunamadığı birine “sevgilim” demesi ne acayipti. Sanki sözcük kendi içinde yaşamaya devam ediyor, ama dayandığı gerçek çoktan çökmüş oluyordu. Yine de yazdım. Çünkü başka bir şey diyemezdim. Sen, benim için neydin diye sorulsa bundan daha doğru bir kelime bulamazdım. Geçmiş zaman kullanmak istemedim. İsteyemedim. İçimde bir yerde, hâlâ bunu yaparsam seni ikinci kez kaybedecekmişim gibi bir his vardı.
Kalem elimdeyken uzun süre devamını getiremedim.
Sonra yavaş yavaş kelimeler dökülmeye başladı. Önce çekine çekine, sonra sanki yıllardır bir yerde birikmişler de önlerine çıkan ilk yarıktan taşmak ister gibi.
Bugün eve sensiz döndüm.
Bunu yazarken bile hâlâ inanamıyorum.
Kapıyı açtım ve ilk yaptığım şey, sesini duymayı beklemek oldu.
Belki mutfaktasındır diye düşündüm. Belki banyodasındır. Belki kulaklığını takmışsındır da beni duymamışsındır. Sonra evin sessizliği yüzüme çarptı. İşte o an, insanın aklı değil bedeni anlıyor bazı şeyleri. Bacaklarım boşaldı. Sırtımı kapıya yasladım. Dakikalarca hareket edemedim.
Buraya kadar yazınca durdum. Gözüm kâğıttaki harflere takıldı. Ne kadar düz, ne kadar yetersiz görünüyorlardı. Oysa o birkaç cümlenin içine sığmayan öyle çok şey vardı ki. Kapıyı açarken içimde uyanan o aptal umut mesela… Bir mucize olur da seni yine evde bulurum sanmıştım. İnsan en büyük acının içinde bile kendini kandıracak bir çatlak arıyormuş meğer.
O gün eve ilk girdiğim ânı yeniden düşündüm.
Anahtarı çevirmiştim. Kapı her zamanki gibi biraz zor açılmıştı. Sen hep “Şu kapıya bir gün omuz atacaksın,” diye takılırdın. Ben de “Bir gün bu evden taşınırsak bunu kutlayacağım,” derdim. Oysa şimdi anlıyordum; bazı evlerden insan taşınarak değil, eksilerek çıkıyordu.
Ayakkabılarımı çıkarmadan içeri yürümüştüm. Islak montumu yere bıraktım mı, askılığa mı astım, hatırlamıyordum. Hafıza bazen en acı anlarda kırılır. Bazı saniyeler taş gibi net kalır, bazıları sanki başkasının başına gelmiş gibi silinir. Tek hatırladığım, mutfağın ışığının kapalı oluşuydu. Ve salondaki o boşluk.
Masadaki kupan yerindeydi.
İçinde yarım kalmış çay yoktu artık. Günler önce yıkamış olmalıydın. Ama ben yine de baktığımda, sanki dudak izin hâlâ oradaymış gibi hissetmiştim. İnsan aklını kaybetmeye, böyle küçük şeylerde başlıyordu belki.
Kalemim yeniden hareket etti.
Herkes bana güçlü olmam gerektiğini söylüyor. Bu cümleden nefret etmeye başladım. Güçlü olmak ne demek, bilmiyorum. Sen öldün ve benden hâlâ düzgün cümle kurmamı, insanlara teşekkür etmemi, başımı sallayıp “iyiyim” dememi bekliyorlar. İyi değilim. Bunu sana itiraf edebilirim. Çünkü sen bana hiçbir zaman yalan söyletmedin. İyi değilim. İçimde sanki biri bütün ışıkları söndürdü.
Bir damla kâğıdın üstüne düştü. Gözyaşı mıydı, yağmurdan saçlarımdan süzülen bir su damlası mıydı, anlamadım. Silmedim. Bazı izler kalmalıydı. Yazının üstünde, o geceye dair küçük bir kanıt gibi.
Bir ara başımı geriye yaslayıp tavana baktım. Tavan aynı tavandı. Beyaz, hareli, önemsiz. Ama insanın hayatı dağıldığında en anlamsız şeyler bile göze batıyordu. Bir çatlak, duvardaki bir leke, dolabın yamuk kapağı, masanın çizilmiş köşesi… Hepsi bir anda fazlasıyla gerçekleşiyordu. Sanki dünya, insanın acısıyla dalga geçer gibi ayrıntı kazanıyordu.
Salondan yatak odasına uzanan kısa koridora gözüm takıldı. Oraya bakmamaya çalışıyordum saatlerdir. Çünkü kapı yarı aralıktı ve içeride senin tarafın hâlâ düzenli duruyordu. Yastığın, başucunda bıraktığın kitap, dolabın kulpuna asılı hırkan… İnsan bazen bir odaya giremeyerek yaşadığını sanıyor. O odanın varlığını inkâr ederek acıyı geciktirebileceğini düşünüyor. Ama yokluk, kapısı kapatılınca gitmiyor.
Ayağa kalktım.
Birkaç adım attım.
Yatak odasının kapısına geldiğimde nefesimin sıklaştığını fark ettim. Elimi kapının kenarına koydum. Tahta soğuktu. İçeri baktım. Her şey yerli yerindeydi. Her şey, sanki sen birazdan banyodan çıkıp saçını havluyla kurulayarak odaya girecekmişsin gibi duruyordu. İşte en zalim şey de buydu: Ölüm bazen her şeyi olduğu yerde bırakıyordu. Dağıtan oydu ama kanıtlarını toplamıyordu.
Başucundaki kitabı gördüm. Arasına bir saç telin sıkışmış gibiydi. Yaklaştım. Eli mi sürdüm, dokunmadan mı geri çekildim, bilmiyorum. Yatak kenarına oturduğumda yatak hafifçe çöktü. O kadar. Geri kalanı hâlâ soğuktu.
İnsan sevdiği biri öldüğünde ilk neyi özler?
Sesini mi?
Kokusunu mu?
Dokunuşunu mu?
Adını sana söyleyişini mi?
Ben galiba hepsinden önce sıradanlığını özledim.
Senin evin içinde dolaşmanı.
Mutfakta bardak ararken dolapları gereğinden fazla sert kapatmanı.
Şarj aletini hep yanlış yerde unutmanı.
Benim tişörtlerimi giyip “Daha rahat,” demeni.
Bir şeye sinirlendiğinde alt dudağını sıkmanı.
Uyumadan önce “Bir şey anlatsana,” deyişini.
İnsan en çok, bir daha asla tekrarlanmayacak küçük alışkanlıkların yasını tutuyordu.
Yatağın kenarında otururken başımı ellerimin arasına aldım. Odaya sinmiş kokun gitmeye başlamıştı belki. Ya da ben paranoyaklaşmıştım. Ama sanki havada senden kalan çok ince bir şey hâlâ vardı. Belki de insan sevdiği kişiyi kaybettikten sonra kokuları bile hatıra gibi saklıyordu zihninde.
O gece mektuba geri döndüğümde artık yazacak tek bir cümle değil, taşacak bir yıkıntı vardı içimde.
Bugün odamıza girdim. “Bizim” demek istiyorum hâlâ. “Benim odam” diyemiyorum. Senden sonra sahip olduğum hiçbir şey gerçekten bana ait gelmiyor. Yastığın yerindeydi. Kitabın yerindeydi. Hırkan dolabın kulpundaydı. Bir an, hepsine dokunursam dağılacakmışsın gibi korktum. Sonra fark ettim ki sen zaten dağılmışsın; eşyalara, havaya, duvarlara, bu evin içindeki sessizliğe bölünmüşsün. Ben de seni toplamaya çalışıyorum. Ama hangi parçanı nereye koyacağımı bilmiyorum.
Mektubu yazarken bir şey daha fark ettim: Acı, insanı dürüstleştiriyordu. Günlük hayatta kendimizden sakladığımız ne varsa yas onları yüzeye çıkarıyordu. Ben o ana kadar hep “iyi olacağım” gibi düşünmeye çalışmıştım belki. İnsanların yanında ayakta durmaya çalışmış, cenazede yere yığılmamayı başarı saymış, gelenlere su ikram edilince saçma bir şekilde bununla ilgilenmiş, sanki işlevsellik acıya karşı bir zırhmış gibi davranmıştım. Ama gece olunca, herkes gidince, kapılar kapanınca, ev kendi sessizliğine çekilince anlıyordun: İnsan en çok kendi yalnızlığında çöker.
Saatin tik takları duyulmaya başlamıştı. Normalde hiç dikkat etmediğim duvar saati. Onu sen seçmiştin. “Çok sade,” demiştin mağazada. Ben “Dümdüz saat işte,” demiştim. “Her şeyi bu kadar düz görme,” diye gülmüştün sonra. Şimdi o saat, sanki benimle alay eder gibi zamanı ölçmeye devam ediyordu. Ne büyük küstahlık. Sen yoktun ve zaman hâlâ ilerliyordu.
Masadaki telefona baktım. Ekran karanlıktı. Son mesajın duruyordu içinde, biliyordum. Açmaya cesaret edemiyordum. İnsan bazen bir cümleyi son kez okursa onun da öleceğinden korkar. Mesaj kutusunda durduğu sürece, yazıldığın an biraz daha hayatta kalıyor sanıyordum belki.
Dışarıda gök gürledi. Yağmur hızlandı.
Böyle geceleri severdin sen. Pencereyi azıcık aralayıp yağmur kokusunu içeri alırdın. Ben üşüyorum diye söylenirdim. Sen “Biraz hisset işte,” derdin. Ben o zaman anlamazdım. İnsan bazı şeyleri, onları bir daha yaşayamayacağını öğrendiğinde anlıyor.
Mektup uzadıkça uzuyordu. Ama içimdeki şey eksilmiyordu. Hatta kelimeler arttıkça acı daha görünür hale geliyordu. Sanki ben yazdıkça senin yokluğun daha da kesinleşiyordu.
Yine de yazdım.
Bugün herkes senden geçmiş zamanla bahsetti. Buna dayanamadım. Kimseye bir şey söylemedim ama içimden hepsine bağırmak geldi. Senin adını geçmiş zamanla kullanmaları, seni benden biraz daha uzaklaştırdı. Oysa ben hâlâ kapının açılıp seni içeri sokabileceğini düşünen bir deliyim. Biliyorum, bu olmayacak. Aklım biliyor. Ama kalbim, aklımdan daha yavaş öğreniyor ölümü.
Bir süre sonra kalemimi bıraktım. Parmaklarım ağrıyordu. Omuzlarım taş gibi olmuştu. Fakat asıl yorgun olan bedenim değil, içimde taşıdığım şeydi. Yas dediğimiz şey, insanın üstüne çöken görünmez bir ağırlıktı. Onu kimse görmezdi. Sen yürürken hâlâ aynı görünürdün. Konuşurken sesin bile aynı çıkabilirdi. Ama içinde, taş ocağı taşırdın.
Mutfağa gidip su almak istedim. Yürürken ışığı açmadım. Karanlıkta yolumu bulabiliyordum artık. Sen olsaydın kızardın buna. “Gece gece bir yere çarpacaksın,” derdin. Belki de haklıydın. Ama bazı çarpmalar insanın bedenine değil, hayatına denk geliyordu. Onlardan kaçınmak çok daha zordu.
Musluğu açtım. Suyun sesi mutfaktaki sessizliği böldü. Bir bardağa doldurup içtim. Sonra gözüm, tezgâhın kenarında duran küçük cam kavanoza takıldı. İçinde kahve vardı. Sen almıştın. “Bunu dene, daha yumuşak içimi var,” demiştin. Hâlâ kapağını senin kapattığın gibi kapalı duruyordu. Elimi uzatıp kavanozu aldım. Açtım. Çok hafif bir koku yayıldı. İnanılmaz bir şeydi bu; bir koku, insanı saniyeler içinde zamanda geriye fırlatabiliyordu.
Bir sabahı hatırladım.
Henüz hiçbir şey kırılmamıştı. Henüz ölüm kelimesi evimizin eşiğine gelmemişti. Sen mutfakta duruyordun. Saçların toplanmamıştı. Üstünde benim gri tişörtüm vardı. Elinde kaşıkla fincanı karıştırıyor, bana bir şey anlatıyordun. Muhtemelen yine uzun uzun ve heyecanlı biçimde, bir yerde okuduğun saçma ama tatlı bir şeyi. Ben seni dinliyor gibi yapıp yüzüne bakıyordum daha çok. Çünkü bazı insanları dinlemek ile seyretmek arasında bir fark kalmaz. Sesleri kadar mimikleri de cümlenin parçası olur.
“Dinliyor musun?” demiştin sonra.
“Dinliyorum.”
“Hayır, bakıyorsun.”
“Bakmak da bir tür dinlemek.”
Gülmüştün. O gülüş, o sıradan mutfak sabahı… Şimdi dünyadaki bütün paha biçilemez şeylerden daha değerliydi.
Kavanozu yerine bırakırken boğazım yeniden düğümlendi. Mutfak tezgâhına iki elimle tutundum. Nefes almaya çalıştım. İnsanın bedeninin bu kadar acıya rağmen çalışmaya devam etmesi bazen hakaret gibi geliyordu. Kalbin kırılıyor ama atmaya devam ediyor. Akciğerlerin dolup boşalıyor. Eller titriyor ama düşmüyorsun. Sanki vücut, ruhun yaşamak istemediği zamanlarda bile kendi bildiğini okuyor.
O gece sabaha kadar uyumadım.
Mektubun ilk sayfası dolmuştu. İkinciye geçmiş, sonra üçüncüde takılmıştım. Bazen yazıyor, bazen dakikalarca kâğıda bakıyor, bazen odanın içinde dolaşıyor, bazen hiçbir şey yapmadan oturuyordum. Ama her seferinde yine masaya dönüyordum. Çünkü o kâğıtların başından kalkınca acı geçmiyordu. En azından yazarken ona bir şekil verebiliyordum.
Bir yerde şunu yazdım:
Belki bu mektupları sana değil, kendime yazıyorum. Çünkü seni kaybettiğim günden beri içimde paramparça dolaşan şeyi başka türlü toplayamıyorum. Sana ulaşmayacağını bilsem de yazacağım. Belki yarın, belki bir ay sonra, belki yıllar sonra. Bilmiyorum. Ama yazacağım. Çünkü senin adını içimde susturursam ben de tamamen susacağım.
O cümleyi yazdığımda uzun süre baktım.
Belki de hikâyemiz tam o anda başladı. Ölümle değil. O ilk mektupla.
Çünkü insan bazen birini kaybettiği gün değil, onun yokluğuyla yaşamayı öğrenmeye başladığı gün değişir. Ben o gece değişiyordum. Henüz fark etmiyordum belki, ama içimde başka biri doğuyordu: aynı yüzü taşıyan, aynı sokaklarda yürüyecek olan ama artık hiçbir şeye eskisi gibi bakamayacak biri.
Sabaha karşı yağmur yavaşladı. Pencerenin dışındaki karanlık griye dönmeye başladı. Şehir, gecenin içinden çıkıyordu. Bir iki kuş sesi duyuldu uzaktan. İlk servis araçlarından biri sokağın başından geçti. Dünyanın yeniden çalışmaya başladığını, insanların birazdan uyanacağını, birilerinin alarmını erteleyeceğini, birilerinin duş alıp işe gideceğini, birilerinin kahvaltı hazırlayacağını düşündüm. Bu kadar büyük bir acının, bu kadar sıradan bir sabahın içine sığabilmesine inanmak zordu.
Masada otururken göz kapaklarım ağırlaşmıştı. Ama uyumaya korkuyordum. Çünkü uyursam belki rüyamda seni görürdüm. Seni görmek isterdim, evet. Ama sonra uyanmak zorunda kalırdım. İnsan bazen sevdiği kişiyi rüyasında görmeye bile cesaret edemez; çünkü ikinci kayıp, ilkinden bile daha acı gelebilir.
Mektubun sonuna o gece tek bir cümle ekledim. Çok düşündüm. Daha ağır, daha süslü, daha edebi bir şey yazabilirdim. Ama acı en dürüst halinde kendini basit sözcüklerle anlatıyordu.
Şunu yazdım:
Bugün sensizliğin ilk gecesi. Ve ben, bunun sadece başlangıç olmasından korkuyorum.
Kalemi masaya bıraktım.
Parmaklarımı gevşettim.
Başımı sandalyenin arkasına yasladım ve gözlerimi kapattım. İçimde garip bir his vardı. Hafiflik değildi. Rahatlama hiç değildi. Daha çok, derin bir yaranın ilk kez fark edilmesi gibi bir şeydi. Acı hâlâ oradaydı, hatta belki daha da büyümüştü. Ama artık adı vardı. Artık şekli vardı. Artık bir başlangıcı vardı.
O an henüz bilmiyordum:
Bir gün bu masanın başına yine oturacağımı.
Yine sana yazacağımı.
Aradan haftalar, aylar, yıllar geçse de kalemin ucunda hep senin adının duracağını.
Bazı mektupların öfkeyle yazılacağını.
Bazılarının özlemle.
Bazılarının suçlulukla.
Bazılarının sarhoş gecelerde yarım kalacağını.
Bazılarının hiç gönderilmeyeceği zaten en başından belli olacağı halde yine de zarfa konacağını.
Ve altı yıl boyunca, senin yokluğunun hayatımın etrafında dönen görünmez bir gezegen gibi kalacağını.
Henüz bilmiyordum.
Sadece şunu biliyordum:
Ben o gece ölmedim.
Ama içimde yaşayan adamın bir kısmı, seninle birlikte toprağa verilmişti.
Pencereye doğru döndüm. Sabah ışığı yavaş yavaş odanın içine sızıyordu. Gece boyunca karanlıkta seçemediğim ayrıntılar görünür oluyordu şimdi. Masanın çizikleri. Perdenin ucundaki sökük. Sandalyenin ayak izi. Ve kâğıdın üstünde, biraz yamuk, biraz titrek, ama geri alınamaz biçimde yazılmış o ilk hitap:
Sevgilim.
İnsan bazen hayatının geri kalanını tek bir kelimenin etrafında geçirirdi.
Ben geçirecektim.
Çünkü o sabah, gün doğarken, içimde iki şey aynı anda oldu:
Seni kaybettiğimi biraz daha anladım.
Ve seni kaybetmemek için yazmaya başladım.