Chapter 1
Bazı ruhlar birbirine aşık olmak için değil, birbirini yok etmek için yaratılmıştır. Ama bazen, küllerinden doğan şey nefretten daha yıkıcıdır.” “Kuzey, Gece’yi pusulası sanmıştı; oysa Gece, pusulaları bozan fırtınanın ta kendisiydi.” BÖLÜM 1: AYNA VE BARUT Lise koridorunun soğuk zemini, üzerimdeki huzursuzluğu dindirmeye yetmiyordu. Siyah kuşak disipliniyle eğitilmiş zihnim, her adımda bir tehlike analizi yapmaya alışıktı ama bu seferki tehlike, bir yumrukla devirebileceğim türden değildi. Omuzlarıma dökülen dalgalı saçlarım, her adımımda ritmik bir şekilde sallanıyor; pencerelerden sızan güneş, tellerindeki gizli kızılları birer uyarı ateşi gibi parlatıyordu. Yanımdaki Vera, saçlarını kulağının arkasına itip, “Yeni başlangıçlar, yeni belalar demektir Gece,” diye fısıldadı. Haklıydı. Belayı daha kantin kapısında gördüm. Koridorun diğer ucundan, tıpkı benim tempomla yürüyen biri yaklaşıyordu. Esmer teni, dalgalı saçları ve tişörtünün altından belli olan kaslı yapısıyla bir dövüşçünün heybetini taşıyordu. Ama beni durduran bu değildi. Beni durduran, onun da tıpkı benim gibi badem formundaki okyanus gözlerini üzerime dikmiş olmasıydı. Çenemi dikleştirip gözlerimi doğrudan onun fırtınalı bakışlarına diktim.Yolundan çekilmeyi dener misin? dedim, sesimdeki soğukkanlılığı koruyarak. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı ama bu bir gülümseme değildi. Bu koridorda yollar verilmez Karahan, dedi, sesi tok ve meydan okuyan bir tondaydı. “Hak edilir.” O sırada arkadan bir kahkaha yükseldi. Devrim, 1.75′lik boyuyla Vera’nın üzerine doğru bir gölge gibi çökmüştü ama Vera, 1.55′lik boyuna rağmen milim kıpırdamadı. “Kuzey, bakıyorum da Tavuklar çetesi ilk günden avını bulmuş,” dedi Devrim düz saçlarını karıştırarak. Vera, gözlerini kısıp Devrim’in tam karşısında durdu. “Biz av değiliz,” dedi buz gibi bir sesle. “Ama sizin o tüylerinizi tek tek yolmaya geldik.” Kuzey’in bakışları tekrar bana döndü. Eğilip kulağıma, o ilk savaş ilanı olan cümlesini bıraktı: “Bakalım bu yıl boyunca kim kimin aynası olacak, Gece. Ama unutma; aynalar kırıldığında en çok ona bakanın eli kanar.” Kantin kapısındaki o buz gibi havayı arkamızda bırakıp sınıfa yöneldik. Koridorda yürürken Vera ile aramızdaki o sessiz anlaşma devreye girmişti; biz bu okulun figüranları değil, başrolüydük. sınıfın kapısını sertçe itip içeri girdim. Sınıf çoktan dolmuştu ama en arka cam kenarı, sanki bizi bekliyormuş gibi boş duruyordu. Dalgalı saçlarım omuzlarımda sallanırken sıraya doğru ilerledim ve çantamı masanın üzerine pat diye bıraktım. Ama bir sorun vardı. Aynı anda, sınıfın diğer kapısından giren Kuzey ve Devrim de aynı sıraya doğru hamle yapmıştı. Kuzey, gövdesiyle benden önce davranıp sıranın diğer ucuna kalçasını yasladı. “Burası dolu,” dedi Kuzey. Okyanus gözleri, sınıftaki ışığın etkisiyle daha da keskinleşmişti. “Üzerinde adın yazmıyor,” dedim, sesimdeki huzursuzluğu saklamaya gerek duymadan. Bir adım daha yaklaştım; aramızdaki o boy farkı beni zayıf göstermiyordu, aksine her an bir tekme savuracakmışım gibi gergin duruyordum. Kuzey sırıttı. Eğilip çantamı sıradan aşağı, yere attı. “Artık yazıyor. Kuzey’in arkası, Gece’nin mezarı...” Sınıf bir anda sustu. Devrim, arkada Vera’nın önünü kesmiş, o fırlama gülüşüyle ortamı izliyordu. Vera ise 1.55′lik boyuyla Devrim’in göğsüne parmağını dayamış, “O çantayı oradan senin o kaslı arkadaşın mı alacak yoksa ben seni o camdan aşağı mı atayım?” diye tıslıyordu. O sırada sınıfa, elinde kalın bir kitapla Fikret Hoca girdi. Herkes bir anda yerlerine çakıldı. Fikret Hoca, gözlüklerinin üzerinden bize bakıp, “Siz dördünüz,” dedi kalın bir sesle. “Okulun ilk gününden ayakta kalma yarışı mı yapıyorsunuz? Oturun çabuk!” Kuzey, yerinden kıpırdamadı. “Hocam, yer kavgası yapmıyoruz. Sadece arkadaşlara okulun kurallarını öğretiyordum.” “Oturun dedim!” diye kükredi hoca. Başka şansımız kalmamıştı. En arka sırada Kuzey ve ben yan yana, hemen önümüzde ise Vera ve Devrim oturmak zorunda kaldık. Dirseklerimiz birbirine değiyordu. Onun o ağır kokusu burnuma dolarken, içimden bir yemin ettim. Bu çocuk bu sene benim en büyük antrenman çuvalım olacaktı. Kuzey, defterinin köşesine küçük bir not karalayıp bana doğru itti: ‘Aynı sıradayız Gece. Bakalım ilk kim pes edecek?’ Notu buruşturup avcumun içinde sıktım. Bakışlarımı tahtaya diktim ama zihnim çoktan ilk hamleyi planlamıştı bile. Fikret Hoca tahtaya “Termodinamik Yasaları” yazarken sınıfta sadece tebeşir sesi vardı. Ama benim içimde, az önce yere atılan çantamın fırtınası kopuyordu. Kuzey, dirseğini masaya yaslamış, bana bakarak o sinir bozucu notu karalayıp duruyordu. “Bakışlarınla beni dövemezsin ,” diye fısıldadı Kuzey, sesinde o küstah tınıyla. “Daha etkili bir şeyler lazım.” “İstediğin o olsun,” diye mırıldandım. Vücudumu milim kıpırdatmadım, bakışlarımı tahtadan ayırmadım. Rakibine saldıracağını belli etmeyeceksin. Masanın altında, bacaklarımı yavaşça serbest bıraktım. Kuzey, zafer kazanmış bir komutan edasıyla arkasına yaslandığı an, sağ bacağımı bir yay gibi gerip kaval kemiğine tam isabetle, profesyonel bir tekme savurdum. Küt! Sınıfın o sessizliğinde çıkan ses, sanki bir odun kırılmış gibi yankılandı. Kuzey, beklemediği bu darbeyle sarsıldı. Acıyla dişlerini sıktığını, gözlerinin irileştiğini yan gözle gördüm. İnlememek için kendini zor tutuyordu ama acı o kadar keskindi ki, masayı bir hışımla ileri itti. “N’apıyorsun lan?!” diye bağırdı Kuzey, sesindeki acıyı öfkeyle örtmeye çalışarak. Fikret Hoca elindeki tebeşiri ortadan ikiye kırarak bize döndü. Yüzü kıpkırmızıydı. “Neler oluyor orada?!” Kuzey acıyla bacağını tutarken beni işaret etti. “Hocam, bu kız bana tekme attı! Kemiğim kırıldı sanırım!” Ben, dünyanın en masum ve donuk bakışıyla hocaya baktım. “Hocam, sadece bacaklarımı uzatıyordum. Sıranın bu kadar dar olduğunu bilmiyordum. Arkadaş biraz hassas galiba.” Devrim arkadan bir kahkaha patlattı. “Hassas mı? Kuzey, kız seni bitirdi oğlum!” Vera ise kıs kıs gülerek, “Adalet yerini bulur Devrim, alışsan iyi olur,” dedi. Fikret Hoca masaya yumruğunu vurdu. “Yeter! Kuzey, Gece! İkiniz de derhal dışarı! Okulun ilk gününden beni katil edeceksiniz. Koridorda birbirinizi mi yiyorsunuz yoksa disipline mi gidiyorsunuz umurumda değil, çıkın!” Kuzey, topallayarak sıradan çıktı. Ben ise sanki podyumda yürüyormuşum gibi dalgalı saçlarımı omuzlarımdan geriye attım, yerdeki çantamı tek hamlede alıp kapıya yöneldim. Koridora çıktığımızda kapı arkamızdan gürültüyle kapandı. Kuzey, duvarın dibine çöküp kaval kemiğini ovuştururken bana baktı. Acı çekiyordu ama gözlerinde tuhaf, karanlık bir parıltı vardı. “O siyah kuşağın hakkını veriyormuşsun,” dedi dişlerinin arasından. “Ama bu tekmenin bir bedeli olacak Gece. Savaş şimdi başladı.” Koridorda Kuzey bacağını ovuşturup bana intikam yeminleri ederken, merdivenlerin başında okulun korkulu rüyası, Müdür Yardımcısı Çelik belirdi. Adamın kaşları o kadar çatıktı ki, sanırsın okulun tapusunu üstüne yapmamışız. “Siz ikiniz!” dedi Çelik, sesi koridorda yankılanırken. “Okulun ilk saati, ilk dakikası... Sınıftan mı atıldınız siz?” Kuzey hemen dikleşti, sanki az önce topallayan o değilmiş gibi. “Hocam, küçük bir anlaşmazlık...” “Anlaşmazlığınızı bodrumdaki eski spor deposunda çözersiniz o zaman,” dedi Çelik, elindeki dev anahtar destesini Kuzey’in göğsüne fırlatarak. “O depo yıllardır açılmadı. Akşama kadar oradaki eski minderleri ve tozlu malzemeleri tasnif edeceksiniz. Bitmeden çıkış yok!” Deponun ağır demir kapısı yüzümüze kapandığında çıkan o tak sesi, zihnimde bir geri sayımı başlattı. Kapı kolunu sertçe aşağı indirdim, omuz attım, tepindim... Kilitliydi. Lanet olası kapı, üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi kıpırdamıyordu bile. İçerisi; çürümeye yüz tutmuş kağıtların, paslı demirlerin ve yıllanmış tozun geniz yakan kokusuyla doluydu. Kapalı alanlar beni daraltmazdı ama bu odunla aynı havayı solumak, ciğerlerime asit çekmek gibiydi. “Zorlama,” dedi bir ses. O kadar mesafeli ve umursamazdı ki, bir an onun orada olduğunu unutmamı ister gibiydi. “O kapıyı açmak için bir anahtardan fazlasına ihtiyacın var.” Yavaşça arkamı döndüm. Kuzey, köşedeki eski bir masanın üzerine tünemiş, karanlığın içinden beni izliyordu. Okyanus gözleri, sanki her hareketimi bir laboratuvar faresini inceler gibi takip ediyordu. Bakışlarındaki o ölçüsüz özgüven, midemdeki huzursuzluğu daha da tetikledi. İçimden, “Sakin ol Gece,” dedim. “Bu koca kafalı odun, senin dengeni bozmak için orada. Onu yok saymak, ona saldırıp enerjini tüketmekten çok daha ağır bir darbe olur. Ama içimdeki o ses susmuyor; bu daracık alanda onun o kibirli nefesini duymak bile bir hakaret gibi geliyor.” “Bana akıl verme,” dedim, sesimdeki her harfi buz gibi bir sakinlikle seçerek. “Seninle burada kapalı kalmak, bugüne kadar başıma gelen en berbat şey olabilir. O yüzden o çeneni kapat ve ben bir çıkış yolu bulana kadar varlığını bana unuttur.” Kuzey hafifçe sırıttı; ama bu gülüşte samimiyetten eser yoktu. Sadece meydan okuyordu. “Her şeyi kontrol edebileceğini sanıyorsun,” dedi, sesi karanlıkta yankılanarak. “Sürekli bir gard alma, sürekli bir duvar örme çabası... Kimden kaçıyorsun Gece? Kendi gölgenden mi, yoksa kontrol edemediğin öfkenden mi?” “Haddini aşıyorsun,” dedim, bir adım bile ona yaklaşmadan. Aramızdaki o görünmez ama keskin sınırı korudum. “Benim öfkem de, gölgem de senin anlayabileceğin kadar basit değil. Sen sadece rüzgara göre yön değiştiren birisin, ben ise o rüzgarın kendisiyim. Sakın bir daha beni analiz etmeye kalkma.” Sırtımı soğuk ve paslı kapıya yaslayıp yere çöktüm. Gözlerimi ondan bir an bile ayırmadım. Aramızdaki mesafe bir metreden fazlaydı ama o mesafeye sığan nefret, bu depodan taşacak kadar büyüktü. Burada ne bir yakınlaşma ne de bir ateşkes vardı. Sadece birbirini yok etmek için doğru anı bekleyen iki yabancı ve kilitli bir kapı kalmıştı geriye. Deponun kapısındaki sürgünün metalik sesi, sessizliğimizi bir bıçak gibi kesti. Kapı gıcırdayarak açıldığında, koridorun parlak ışığı karanlık hücremize doldu. Kapının önünde, elleri ceplerinde sırıtan Devrim ve yanında meraklı gözlerle içeri bakan diğerleri belirdi. “Oooo, kapalı çarşıda kimler varmış!” diye bağırdı Devrim, sesi koridorda yankılanarak. “Kuzey, kanka harbi burada mısınız lan? Biz de sizi kantinde arıyoruz.” Hızla yerimden kalktım. Üzerimdeki tozu silkelemek bile istemiyordum; tek amacım bu daraltıcı atmosferden ve o koca kafalı odunun varlığından kurtulmaktı. Kuzey, istifini bozmadan masadan aşağı atladı. Yüzünde hala o sinir bozucu, her şey onun kontrolündeymiş gibi duran ifade vardı. “İşleri bitirin,” dedi Kuzey, Devrim’e bakarak. Sesi otoriterdi. “Burası temizlenmeden kimse çıkmasın. Fikret Hoca’nın emirleri kesin.” Devrim homurdanarak içeri girerken, ben kapıya doğru hamle yaptım. Ancak ayağım yerdeki eski bir dosya yığınına takıldı. Kuzey, reflekse dayalı bir hızla kolumu tutmak için hamle yaptı ama ben ondan önce dengemi bulup geri çekildim. O an, Kuzey’in kaslı kollarının yerdeki ağır koli yığınlarını tek seferde nasıl kaldırdığını gördüm. Damarlarının belirginleştiği o güçlü kollarıyla, sanki tüy kaldırıyormuş gibi rafları düzenlemeye başladı. Bakışlarımı hızla ondan kaçırıp yerdeki dağılmış kağıtlara odaklandım. Görmemem lazım, bu odunu izlememem lazım, diye geçirdim içimden. “Sadece bakma , ucundan tut,” dedi Kuzey, bana bakmadan. Eğilip yerdeki tozlu kitapları toplamaya başladım. Tam o sırada, havalanan devasa bir toz bulutu burnuma doldu. İçimdeki o huzursuz enerji, genzimdeki kaşıntıyla birleşti. “Ha... Ha ... Hap-şuuu!” Öyle bir hapşırdım ki, elimdeki kitaplar neredeyse tekrar yere düşecekti. Ama durmadı. “Hap-şuuu! Hap-şuuu!” Arka arkaya defalarca hapşırırken, gözlerim yaşarmış, yüzüm kızarmıştı. Kontrolü elinde tutmaya çalışan o ciddi kız gitmiş, yerine tozdan nakavt olmuş biri gelmişti. “Çok yaşa,” dedi Kuzey. Sesinde ilk defa alaydan ziyade, hafif ve tuhaf bir gülümseme tınısı vardı. “Pek... Hap-şuuu! Yaşa!” diye bağırdım burnumu çekerek. Devrim arkadan “Kız motoru bozdu,” diye gülerken ben hırsla doğruldum. “Gidiyorum ben. Bu tozlu müzenizde size başarılar.” Tam kapıdan çıkacakken, Kuzey’in sesi beni durdurdu. “Yarın okul çıkışı antrenman salonuna gel Gece. Madem o kadar rüzgarsın, bakalım salonun içinde esebiliyor musun?” Arkamı dönmedim. Sadece kapının pervazına tutunup “Kendi fırtınanda boğulmamaya bak Odun Reis,” dedim ve hızlı adımlarla koridora saptım. İçimden, işte şimdi gerçekten sıçtık,dedim. Yarın o salonda ya ben onu nakavt edeceğim ya da bu nefret beni tamamen bitirecek..