Bavulumda Birikenler

All Rights Reserved ©

Summary

Nefes alıyorum, hayatın beni nereye götüreceğini bilmeden peşinde sürükleniyorum. Çok denedim, bir yere ait olmayı çok istedim; fakat olmadı. Nereye gitsem olmadı… Kalbim hiçbir zaman ait olduğu yeri bulamadı. Elimde küçük bir bavulum ile dolaşıyorum virane şehrin göbeğinde. Gittiğim her yerden bavuluma anılar doluyor, her bir durakta farklı anılar sinsice bavuluma sızıyor. “Bavulumda anılar vardı, gittiğim her yere benimle gelen. Asla çöpe atamadığım anılar…” Belkide sorun sevmeyi bilmek değildi. Asıl sorun gittiğim her yerde kalbimin bağ kurmak için doğru toprağı bulamamış olmasıydı. Ve birde bavulum artık doldu. Bir sonraki duraktan anılar toplayamayacak hâle geldi, sanırım artık bavulumda birikenleri dökme vakti… Gezip durduğum duraklara geri dönmek istesem dönemezdim. Hiç düşünülmeden öylece ortada bırakılan geri dönüldüğünde aynı kalmazdı, biliyorum. Peki, ya bavulumda birikenleri yok ettiğim anda ben de yok olursam? Beni ben yapan, bavulumun içinde birikenlerdi. Anılarım, tecrübelerim, ve her bir durakta hissettiklerim… Belki de mesele bavulumda biriken anıları yok etmek değil, içimde yeni bir yer açmaktır. Bir sonraki durakta anı biriktirmek değil, yuvamı bulabilmektir. Hata bendeydi, bu yola çıkarken küçük bir bavulu almak yerine büyük bir bavul almalıydım, bilemedim. Ait olduğum yeri ararken bu kadar çok duraktan geçeceğimi nerden bilecektim ki? Peki ya var olduğum topraklara geri dönmek? Arada geçen hiçbir durağa değil, beni ben yapan varolmama sebep olan, kalbimin doğduğum anda bağ kurduğu toprağa dönmek, belki o zaman kim olduğumu, nereye ait olduğumu bulabilirim. Ne kadar çok kendimle çalışıyorum değil mi? Ne yapacağını bilmeyen, elinde küçük bir bavul ile ortada kalmış, ince bir ipin üzerinde duran acemi cambaz gibiyim. Ne ileriye bir adım almaya cesaretim var, ne bir adım geriye gidecek yüzüm…

Genre
Drama
Author
rmeysa
Status
Ongoing
Chapters
2
Rating
n/a
Age Rating
16+

1.Bölüm

Nefes alıyorum, hayatın beni nereye götüreceğini bilmeden peşinde sürükleniyorum. Çok denedim, bir yere ait olmayı çok istedim; fakat olmadı. Nereye gitsem olmadı… Kalbim hiçbir zaman ait olduğu yeri bulamadı. Elimde küçük bir bavulum ile dolaşıyorum virane şehrin göbeğinde. Gittiğim her yerden bavuluma anılar doluyor, her bir durakta farklı anılar sinsice bavuluma sızıyor.

“Bavulumda anılar vardı, gittiğim her yere benimle gelen. Asla çöpe atamadığım anılar…”

Belkide sorun sevmeyi bilmek değildi. Asıl sorun gittiğim her yerde kalbimin bağ kurmak için doğru toprağı bulamamış olmasıydı. Ve birde bavulum artık doldu. Bir sonraki duraktan anılar toplayamayacak hâle geldi, sanırım artık bavulumda birikenleri dökme vakti…

Gezip durduğum duraklara geri dönmek istesem dönemezdim. Hiç düşünülmeden öylece ortada bırakılan geri dönüldüğünde aynı kalmazdı, biliyorum. Peki, ya bavulumda birikenleri yok ettiğim anda ben de yok olursam? Beni ben yapan, bavulumun içinde birikenlerdi. Anılarım, tecrübelerim, ve her bir durakta hissettiklerim…

Belki de mesele bavulumda biriken anıları yok etmek değil, içimde yeni bir yer açmaktır. Bir sonraki durakta anı biriktirmek değil, yuvamı bulabilmektir. Hata bendeydi, bu yola çıkarken küçük bir bavulu almak yerine büyük bir bavul almalıydım, bilemedim. Ait olduğum yeri ararken bu kadar çok duraktan geçeceğimi nerden bilecektim ki?

Peki ya var olduğum topraklara geri dönmek? Arada geçen hiçbir durağa değil, beni ben yapan varolmama sebep olan, kalbimin doğduğum anda bağ kurduğu toprağa dönmek, belki o zaman kim olduğumu, nereye ait olduğumu bulabilirim.

Ne kadar çok kendimle çalışıyorum değil mi? Ne yapacağını bilmeyen, elinde küçük bir bavul ile ortada kalmış, ince bir ipin üzerinde duran acemi cambaz gibiyim. Ne ileriye bir adım almaya cesaretim var, ne bir adım geriye gidecek yüzüm…

YENİ KARARLAR YENİ HAYAT

Hayatın küçücük kararlar ile ne kadar çok değiştiğini biliyor musunuz? Verdiğiniz küçücük bir karar ya sizi, ya karşınızdaki bir kişiyi devasa boyutta etkileyebiliyor. Bir anlık gafletle, atılan her bir adım insanı kocaman bir uçurumun kenarına sürükleyebiliyor.

Hayatım boyunca hep bunu sorguladım, ya onu değil diğerini seçseydim hayatım ne kadar değişirdi diye düşünüp durdum. Bir seçeneği seçtikten sonra aklım hep diğer seçenekte kaldı. O büyük kararı artık verdim, babamla birlikte Türkiye’ye gitmeye cesaret edebildim.

Uçağa bindiğim ana kadar içimde bir ses, “geri dön, arkadaşlarını, anneni bırakıp gitme,” diye fısıldadı fakat ben ilk kez o an ipleri kendi ellerimde hissettim, ilk kez bir kararı ailem değil ben kendim verdim. Bu beni cesaretlendirdi, kendi kararımı kendim vermiş olmamın mutluluğunu anlatacak kelimeler bulamam ama bu hissi hiçbir zaman unutmayacağımdan eminim.

Uçağa adımımı attıktan sonra beni nasıl bir hayat bekliyordu diye düşünmeye başladım. Türkiye’yi uzun bir süre sadece fotoğraflarda, sosyal medyada görmüştüm şimdi ise babamın memleketine, hep hayallerini kurduğum, babamın çocukluk anılarını dinlediğim o ülkeye gitmenin gururu ile dolup taşıyordum. Ailemizi hep merak etmiştim, babaannemi, dedemi, babamın kuzenlerini, amcasını ve o kalabalık geleneksel Türk ailesini.

Babamın anlattığı kadarıyla çok kalabalık bir ailelermiş. Bayramlarda hep beraber olurlarmış, evde kadınların sohbetleri, çocukların koşuşturması, erkeklerin oynadıkları, ismine “tavla” denilen oyun oynanırmış. Çocukluğumdan beri Almanya’da yaşadığım için Türk geleneklerine oldukça uzak hissediyor, birçok geleneği bilmiyordum sadece babamın anlattıkları ile büyümüştüm bu da beni biraz daha korkutuyordu ama tarih hep cesurları yazar düşünceme sadık kalıp korkumu babama belli etmemeye çalıştım.

Yanımda oturmuş, derin düşüncelere dalmış olan babama baktım. Neler düşünüyordu, ne hissediyordu çok merak ediyordum, acaba benim gibi korkuyor muydu yoksa ailesine karşı nefret mi duyuyordu? Koyu kahve gözleri sadece karşıya bakıyor, havaalanına geldiğimizden beri ne benimle göz göze geliyor ne de tek bir kelime söz ediyordu. Elimi, babamın elinin üzerine koydum, o an beni fark eder gibi donuk bakışları normale döndü ve bana sıcacık gülümsedi.

Babam, annem ile evlenmeden beş sene önce Almanya’ya gelmiş, neredeyse yirmi beş yıldır Almanya’da yaşıyor, ailesini ise çok nadir arıyordu. Aslına bakarsanız babamın ailesini, Türkiye’de neler yaşadığını ve neden o kadar sene ailesini görmediğini, neden bize çok az bahsettiğini hep merak etmiştim fakat hiçbir zaman bunları babama soramamıştımım. Belki derin bir acısı, derin bir yarası vardır diye düşünmüş ve babamı üzmek istememiştim.

“Heyecanlı mısın?”diye sordum.

“Evet,” dedi, “çok.”

Korkuyordu...

Babamı hayatım boyunca hiç bu kadar endişeli görmemiştim, gözlerinde derin bir hüzün, saklamaya çalıştığı büyük bir korku vardı. Benimde hayatımda korktuğum birçok konu olmuştu ama hepsi gereksiz, küçücük kuruntulardı. Babamın gizlemek için yüzüme dahi bakmadığı korkusunu, ilk kez gördüm, ilk kez hissettim.

Biz insanlar, korkuyu önümüze çıkan büyük bir engel olarak görüyoruz, korkuyu kaybetmek olarak nitelendiriyoruz fakat korku; kaybetmekten değil, değişmekten ürktüğü an büyürdü çünkü değişmek artık eskisi gibi olamayacağını kabul etmektir.

Babamın korkusuysa geçmişin yüküydü, annemle bana anlatamadığı o geçmiş babamı usul usul zehirleyip, boğmaya çalışıyordu.

Kafamı uçağın penceresine çevirdim. İzmir yukardan çok güzel görünüyordu. Sonunda iniş vaktimiz geliyor, babamın ailesini görmeye bir adım daha yaklaşıyordum. İçimdeki heyecan ile harmanlanmış korkunun tarifini size anlatamam.

Ve Türkiye…

Uzun yıllar boyunca yalnızca fotoğraflardan, ekranlardan tanıdığım bir yerdi. Babamın anlattığı anıların içinde var olmuş, benim için biraz masal, biraz gerçek kalmış bir ülke… Şimdi ise o masalın içine doğru yol alıyordum.

Babamın çocukluğunu geçirdiği sokakları, sesini özlediği insanları, adını sıkça duyduğum ama yüzünü hiç görmediğim akrabalarımı… Hepsini ilk kez tanıyacaktım.

Tekrardan babama döndüm, gözlerindeki öfke ve huzursuzluk biraz daha artmıştı. Babamın korkusu da buydu.

Geçmişin yükü, yıllar sonra bile omuzlarından inmemişti. Anlatamadığı, belki de anlatmak istemediği o hikâye, içinde sessizce büyümüş; onu yavaş yavaş tüketmişti.

Ve şimdi…

Biz o hikâyenin tam ortasına doğru gidiyorduk.

Uçağın içindeki anons sesi düşüncelerimi böldü. İnişe geçiyorduk.

Kemer ışığı yandı. Kabin görevlilerinin sakin ama alışılmış tonuyla yaptığı uyarılar, içimde büyüyen o tuhaf hissi bastırmaya yetmedi. Camdan dışarı baktım. Bulutların arasından süzülen şehir ışıkları görünmeye başlamıştı. Türkiye… Artık bir hayal değil, birkaç dakika sonra ayak basacağım bir gerçekti.

Kalbim hızlandı.

Yanımda oturan babamın nefes alışverişi değişmişti. Daha derin, daha düzensiz… Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti. Parmakları birbirine o kadar sıkı geçmişti ki, sanki bırakırsa bir şeyler dağılacakmış gibi tutuyordu kendini.

“İyi misin?” diye fısıldadım. Cevap vermedi.

Gözlerini camdan ayırmadan, sadece çok hafif başını salladı. Ama bu bir “iyiyim” değildi. Daha çok, “sorma” demekti.

O an anladım. Babam yalnızca bir ülkeye dönmüyordu.

Geçmişine dönüyordu.

Ve bazı dönüşler, insanı iyileştirmez. Sadece yüzleşmeye zorlardı.

Uçak havaalanına indi. Herkes aceleyle uçaktan inerken biz usul usul yol alıyorduk.

En sonunda babam korkusuna rağmen uçaktan inmek zorunda kaldı veelimi tutup indi.

Yüzüme çarpan ilk hava, farklıydı. Daha yoğun, daha sıcak, daha gerçek. İçime çektim. Bu koku, bu his… Belki de ait olduğum yerin ta kendisiydi.

Ama babam durdu.

Havalimanının kalabalığı akıp giderken o sabit kaldı. Gözleri etrafta dolaşıyordu ama bir şeyi arar gibiydi. Ya da bir şeyden kaçıyordu.

“Baba?” dedim, yine cevap vermedi.

Sonra çok yavaş bir şekilde, neredeyse duyulmayacak bir sesle konuştu: “Her şey hâlâ burada.”

Ne demek istediğini sormak istedim ama sormama gerek kalmadan anladım.

Geçmiş, bazen geride kalmaz.

Sadece seni bekler.

Ve biz…

Artık onun tam ortasındaydık.