PARÇALANMIŞLAR

All Rights Reserved ©

Summary

Lotte için hayat, distopik bir dünyada "Parçalanmış" güçleriyle hayatta kalmaktan ibaretti. Ta ki rüyalarına sapsarı gözlü bir karga ve 17. yüzyılın en nadide çiçeği olan Semper Augustus girene kadar. Hollanda’nın altın çağındaki bir lale çılgınlığı, nasıl olur da geleceğin metalik koridorlarında bir ölüm kalım savaşına dönüşebilirdi? Lotte, zihnindeki illüzyonlar ve damarlarında akan o bilinmez güçle yüzleşirken şu soruyu sormak zorunda: Sen sadece bir Casus musun, yoksa bir imparatorluğun küllerinden doğan son varis mi? Gerçeklik parçalanıyor. Hazır mısın?

Genre
Scifi
Author
ahmet enes
Status
Ongoing
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
16+

Bölüm 1

“C-9” bunu duyunca artık ait olmadığım yerde olduğumun farkındaydım. Bulunduğum yerde yüzüme vurup duran titreyen ışıktan başka bir şey yoktu oda soğuktu. Duvarlar ortamın havasına uygun ürpertici tona sahip gri renkle bütünleşiyordu. Tavan ise C sınıfını belirten kan kırmızısı renge bürünmüştü. Ellerim arkadan sımsıkı kelepçelenmişti. Bileklerime dolanan metalin soğukluğu kemiklerime kadar işliyordu. Karşımda oturan adamın yüzünde, muhtemelen bizimkilerin bıraktığı taze yara izi hala kıpkırmızı parlıyordu. Öfkesini gizlemeye tenezzül etmiyordu ama aşırı derecede sakindi. Dosyayı masaya koydu kağıtların masaya çarpma sesi odada yankılandı. Bu adamı daha önce hiç görmemiştim belli ki onun piyonlarından biriydi.

"C-9 hoş geldiniz," dedi rahatsız edici derecede misafirperver bir şekilde. "Neden burada olduğunu ikimiz de biliyoruz sanırım. Oyun oynamayı bırak da anlatmaya başla."

Yutkundum. Boğazım kurumuştu, sesim titremesin diye kendimi zorlayıp bilmezlikten gelmeye çalışarak "Benden ne istiyorsunuz? Ne oyunundan bahsediyorsunuz?" dedim.

Adam hafifçe öne eğildi. Gözleri, zihnimi kazımak ister gibi keskindi ürkütücü seviyede kibarlaşıp "Kuralları biliyorsun Lotte kim olduğunu, buraya nasıl geldiğini dürüst ol ki sana yardımcı olabilelim."

Geçmişimi hatırladıkça zihnimde alevler içinde kaldığım o anı hissediyordum. Ateşin sıcaklığı adeta yüzüme işliyordu. Vücut sıcaklığımın arttığını hissederken nefes alışım biraz daha hızlandı. Kısa kesmek istiyordum. "Lotte Vennis," diye başladım zorla. "Hollandalıyım. Ben küçükken çıkan yangında... her şeyim yanıp kül oldu. Annemi ve babamı o… o yangında kaybettim. Erkek kardeşime ise... " dedikten sonra durdum onun yangın içindeki çığlıkları adeta kulaklarımda çınladı. Ondan son kalan şey bu çığlıktı. Kelepçelenmiş ellerim titrerken tekrardan normal görünmeye çabaladım.

"Kimsem yoktu, yetimler yurduna gönderilip orada büyüdüm. Yıllarımın çoğunu orada geçirdim. Tıp fakültesini kazandım. Sonrasında —"

"Gerisini biliyoruz zaten," diyerek sözümü yarıda kesti. Masanın üzerinde benden aldığı neşteri alıp parmaklarının ortasında çevirmeye başladı parıltısı gözümü alıyordu. "Bana asıl meseleyi anlat hatırlayamazsan söyleyeyim içindeki o lanet gücü nasıl kazandığından?"

Nefes alışım normale döndü. Ciddileşmemle öfke korkumun önüne geçti. Sandalyede acıyla doğruldum her kelimeyi teker teker söyleyerek. "Beni buna zorlayamazsın!"

Adam kahkaha atmadı ama alay edercesine gülümsedi. Nazik dille çocuğa anlatır gibi. "Bu odada hiçbir şey yapamazsın küçük hanım eğer denemek istersen zevk duyarım. Bak," dedi neşterin ucunu bana doğrultarak "Ya o gücünle ilgili bildiğin her bilgiyi tane tane anlatırsın ya da seni diğer parçalanmış dostlarının yanına yollatırım. Orada neşterle hayat kurtararak değil, başka yollarla da çürüyebilirsin." dedikten sonra gözlerimin içine bakıp " Senin gibi birinin burada harcanmasını istemem Lotte bizi zorlama. Eğer ki asıl konuyu anlatırsan iş birliğine girebiliriz seni hak ettiğin statüye çıkarabilirler. Sen ve ekibinden uzak dururuz."

Gözlerimi onunkilerden ayırmadım suyuma gitmeye çalıştığı belliydi ancak ben o bileti çoktan yakmıştım. Bir yandan da içimden kıs kıs gülerek "Sizinle gerçekten işbirliğine gireceğimi mi zannettiniz. Doğrusu ben de sizi az da olsa zeki zannetmiştim. Buradaki esir tuttuğunuz kim olursa olsun. Sizin dünyanızda cazip görülen bu teklife yalnızca gülerek karşılık verir."

Şimdi ölmek istemiyordum. Lakin bunu onlara göstermeyecektim. "Asıl meseleye gelince bunu anca öbür tarafta yanarken öğrenirsin. Sizinle çalışmaktansa burada dostlarımla çürümeyi yeğlerim!"

Adam ifadesiz bir yüzle bana baktı. Arkasındaki korunaklı cama kısa bir işaret verdi. Kapı sürtünerek hızla açıldı; içeriye yüzlerinde şeffaf koruma maskeli, iki kadın asker girdi.

"C-9’u protokol odasına götürün. Biraz aklı başına gelsin sonra kaldığımız yerden devam ederiz, Lotte keyifli vakitler dilerim."

Askerler beni kaba bir şekilde çekip sürüklemeye başladığında sandalye büyük bir gürültüyle devrildi. Zeminde sürünürken korunaklı cama dönerek kalan son gücümle bağırdım.

"Beni oradan izlediğini adım gibi biliyorum. Küllerimden doğmayı iyi bilirim; bunu en iyi sen bilirsin. Saklanmaya devam et. Elinde sonunda seni bulacağım!"

.....

Ben Lotte, şu an kapkaranlık ve rutubet kokusundan genzimi yakan bir hücrede bekliyorum aynı zamanda bu bekleme vücudumun gittikçe daha da titremesine yol açıyordu. Emma’nın üstünde yapılan çalışmalar sırasında çıkan çığlıklarını duyarken içim param parça oluyordu. Her bağırışında bayılmış bedenini anımsıyordum. Arıları hücre içinde karanlık bir köşeye çekilmiş sanki onunla birlikte canları yanıyormuşçasına vızıldıyordu. Ancak hepsinin yerine ben acı çekmek istiyordum. Keşke başka bir çözüm yolu bulup herkesi kurtarabilseydim diye düşündüm. Beklerken zihnim beni her şeyin başladığı o güne götürdü üniversite çıkışına…

Hava bulutluydu ve ıssızdı çıkışa doğru tek başıma yürürken Jessica ve o meşhur zorba çetesi önümü kesti. Jessica normalde hiç dersi dinlemese bile sınavlardan iyi not alan tiplerdendi ama içten gidikti. Bana bakarken bile duygu bozukluğundan olsa gerek sağ gözünü sürekli kırpıyordu ağzında ki sakızı şişirip durması ise ayrı sinir bozucuydu. O altı ay bana bir dakika rahat vermemişti. "Bakın burada kim varmış" diyerek ben daha ne olduğunu anlayamadan yüzümdeki yanıkları örtmek için kullandığım sargıyı kibirli gülümsemesiyle çekip attı. Herkes yanık izlerime bakan alaycı gözlerle etrafıma doluşmuştu gülünç duruma düşmüştüm. Bu hayatım boyunca olmuştu ama bu seferki çok acıydı öğrencilerin kendi aralarındaki fısıldaşmalar kulaklarımda uğulduyordu. Olduğum yerde donup kalmışken biri benim kolumdan tuttu "Onu rahat bırakın üniversite öğrencisi misiniz, yoksa hala çocuk musunuz?" diye bağırdı. Herkes kenara çekildi bu Drewdi. Herkes susarken o kararlı bir şekilde öne çıktı. Bana karşı her zaman iyiydi şimdi de beni bu utanç verici durumdan kurtarıyordu. Beni üniversiteden yani benim tabirimle cehennemden çıkardı ne diyeceğimi bilemiyordum. Aynı onunla tanıştığım ilk gün ki gibi hissediyordum.

Okul başlayalı bir hafta olmamıştı herkes kendi arasında kaynaşırken ben kütüphanede İnsan Anatomisi hakkında kitapları kurcalamaktaydım. Üst rafta K bölümünde aradığım kitabı sonunda buldum fakat boyum oraya hayatta yetişmezdi. Ne yapsam diye düşünürken yanımdaki merdiven gözüme ilişti hemen bu ağır merdiveni zar zor kitaplığa sabitleyip birer birer basamaklarından çıkmaya başladım. Son basamağa ulaştığımda sonunda varmıştım kitaplıkların boyu anormal derecede uzundu bu yüzden büyük sorun yaşıyordum. Elimi dikkatle kitaba uzatırken dengem bir anda kayboldu. Korkuyla merdivenin basamaklarına yapıştım geriye doğru düşüyordum. Gözlerimi kapadım ve kendimi hazırladım yapacağım bir şey yoktu sabitlediğim yerden merdiven çıkmıştı. Kalp atış hızım yere her yaklaştığım an sanki daha da artıyordu. Arkaya doğru giderken bir anda düşmediğimi anladım. Ne oluyor diye etrafa baktığımda yerde siyah saçlı, esmer, masmavi gözleri hemen belli olan, benden bir tık uzun bir çocuğun merdiveni tuttuğunu fark ettim. Az kalsın yere yapışmaktan kurtulduğum için ufaktan rahatlamıştım. Yüzüm aşırı derecede kızardı domatesi andırdığımdan şüphem yoktu. Çocuk merdiveni tekrardan sabitleyerek “Orada kalmaya niyetin yoksa inebilirsin.” diyerek beni ufaktan şakayla karışık tersledi zoraki bir gülümsemeyle yavaş yavaş basamaklardan indim. Ne olur ne olmaz yine de merdiveni ben inene kadar tuttu. Son basamakta tebessüm dolu bir bakışla elini bana uzattı tereddüt dolu bir bakışla elini tutup sonunda yere ayakbastım. Saçımı kulağımın arkasına atıp ona bakarak “Şey… ben teşekkür ederim sen olmasan galiba çoktan yere çakılmıştım.” diye teşekkür ettim sonra çantamı omzumda düzelterek oradan hızla uzaklaşırken arkamdan “Ben Drew” diye konuştu sesi duyunca tekrardan arkamı döndüm. Birinin benimle tanışmasını hiç alışık değildim. Elini bana doğru nazikçe uzattı hem utanıyordum hem de ona bakmaya çekinerek masum bir sırıtış içinde alçak sesle “Lotte” diyerek elini sıktım böylece onunla tanışmış olduk. O günden sonra okula erken saatlerde gittiğimde istediğim kitabı bana kütüphaneden alarak yanıma geldi. Böylelikle altı ay boyunca her ders bitişinde kütüphaneye gittik onunla çok iyi vakit geçirdiğimi söylemeliyim.

Çıkışa geldiğimizde tereddütle bana bakıp beni incitmekten korkar gibi "İyi misin?" diye sordu. Bende sadece başımı sallamakla yetindim. Sonra bir anlık adrenalin minnet duygusu karışımı aptal bir refleksle ona sarıldım. Evet bir utanç verici durum daha! Bu hem teşekkür hem de sığınma manasındaydı hemen geri çekildim. Yüzüne bakmaya çekinerek "Özür dilerim Drew şey… Ben iyiyim merak etme." deyip kalabalığın içinde kimseyi umursamayarak çarpıp geçerek var gücümle koştum. Koşarken bazen insanlara omuz bile atıyor başımı eğmeden var gücümle ilerliyordum. Kimsenin ne dediği umurumda değildi. Kalabalık sokaklardan sıyrılıp ıssız bir tepede durdum Bütün duygularımı var gücümle tiz bir çığlık atarak boşalttım. Çığlık gökyüzünde yankılanırken dizlerimin üstüne çöküp çimenlerin üzerine uzandım. Sonra bir köşede ağlamaya başladım. Çimenlere yatmış sadece yok olmak istiyordum gözyaşlarım yanık izlerimin üstünden seller boşanırcasına akmaya başlamıştı. Gözlerimi kapatmış iç sesimi kapatmış duruyordum. Gözlerime gelen parlaklıktan dolayı açtığımda gökteki parlak bir ışığı fark ettim. Işık gittikçe büyüyordu ve bana yaklaşıyor gibiydi kendime gelerek ayağa kalktım. İlk başta uzaklara düşen bir gök taşından ibaret olduğunu sandım. Ancak bana yaklaştığından emin olunca uzaklaşmaya başladım koştum ama koştukça sanki daha da yaklaşıyordu. Kalp atışım bana yaklaştığı her saniye artmaya başladı. En sonunda tam bana çarpacakken durdu. Korkudan gözlerimi kapatmıştım fakat sonra yavaşça açtım. Bu göz kamaştırarak parlayan kırmızı ve sarı karışımı ışıklar saçan şekli yamuk yumuk bir kristale benziyordu. Bizim gezegenimize ait olmadığı ilk bakışta belli olan bu cisim garip bir şekilde bambaşkaydı. Renkleri beni etkilemeye yetiyordu üzerimde bir baskı oluşturuyor gibiydi. Yamuk yumuk olsa da yansıyan bir dokuya sahipti ışığın muazzam bir şekilde yayılmasını sağlıyordu. Bir anlık vücudumu ele geçiren gelen tereddütle karışık cesaretle havada ışık saçarak dönen bu değişik parçaya dokunmak istedim. İlk başta çok sıcak olabileceğinden dolayı çekindim fakat bu bildiğimiz göktaşı falan değildi yaydığı ısısı vücut sıcaklığımla neredeyse eşitti. Sonunda merakıma yenik düşerek bu kristale dışarıdan muntazam görülen vahşi bir hayvanı sevmek istercesine dokundum. Işığı bir anda söndü ve ne olduğuna anlam vermemişken ayaklarımın bir anda yerden kesildiğini anladım. İç sesim aynen şu şekildeydi "H-hey neler oluyor!". Onu elimden atmaya çalıştım ama sanki tutkalla elime sıkıca yapışmıştı. Yer çekimi o an benim için kaybolmuş bir kuraldan başka bir şey değildi. Yeterince yükselince parçanın elimden kayıp tam karşımda durduğunu gördüm ardından gözlerim kararmaya başladı ve bir anda bambaşka, daha önce hissetmediğim duygularla dolu bir boyuta geldim. Etrafım sadece bembeyaz bir boşluktan ibaretti. Galiba yok olma isteğim gerçekleşmişti. Korkudan dilimi yutmuş gibi hissediyordum. Şoke olmuş bir şekilde boşlukta öylece duruyordum ta ki derinlerden gelen gür bir sesi duyana kadar...