AÇELYA

All Rights Reserved ©

Summary

‘Sen’ dedim. ‘Senin gözlerin yeşil mi?’ ‘Ne?’ dedi anlamadığını fark ettiğim bir edayla. ‘Gözlerin’ dedim ısrarcı ve sabırsız bir ses tonuyla. ‘Yeşil renkli mi?’ ‘Evet ama bunun konumuzla ne alakası var. İki saattir sana konuşuyorum. İyi misin? Pek iyi gözükmüyorsun.İstersen bir hastaneye gidebiliriz?’ Duymuyordum,duyamıyordum.Kafam ihtimallerin şüphesinde feci şekilde zonklayıp duruyordu. ‘Yeşilmiş’ diye mırıldandım fısıldar gibi. 'Gözleri, yeşilmiş.' Yanıma geldi, dermanı kalmayan bacaklarımın bir kez daha titrediğini hissettim.Yüzüme doğru eğildi ve gecenin karanlığında, deniz hırçınlıkla kayalıkları döverken ve gri bulutlar yağmur damlalarını daha fazla taşıyamazken, üzerimize akıtırken usul usul, gözlerime baktı: ‘İyi değilsin.’ İşte o an, bir süredir konuşuyor olmasına rağmen sesini ilk kez fark ettim. O'ydu. ‘Hayır’ dedim içimden. ‘Hayır, hayır, hayır!’ Bu gerçek olamazdı değil mi? Öldüğünü bildiğim, cenazesine gittiğim, daha dün mezarını ziyaret ettiğim kişi burada karşımda duruyor olamazdı.Bir benzerlik,bir yanlışlık olmalıydı. İnsan insana benzerdi sonuçta. ‘Sen,’ diye fısıldadım, sesim oldukça cılız bir şekilde çıkarken. ‘Gerçek değilsin…’ Ve bunlar, tanıdık bir yabancının kollarına bayılıp düşmeden önce ona söylediğim son sözler oldu. İşte, hikayemiz böyle başladı.

Status
Excerpt
Chapters
2
Rating
n/a
Age Rating
16+

BİRİNCİ BÖLÜM - YEŞİL GÖZLER

Adımlarımı sıklaştırdım.Yavaş yürümekten haz etmiyordum.Ayrıca havanın çoktan kararmış olduğu gerçeği de bana hep temkinli olmam gerektiğini hatırlatıyordu. ‘Nefes al, nefes ver.Düzenli ve ritmik şekilde nefes alıp vermeye devam et. İşte, şarkının temposu yükseliyor. Adımların ve adım aralıkların birbirleriyle orantılı olsun. Adımlarını kontrol etme, sadece tempoda yürü.Bir, iki,üç. Hazırlan ve örüntüyü bozmadan koşmaya başla.İşte, mükemmel bir geçiş.Saatine bak, kalp atışlarını kontrol et.Nefes al,ver.Nefes al,ver.Nefes al, ver.Durma, koşmaya devam et. Koşmaya devam et.Durma.Nefes al,ver.Nefes al,ver.Nefes al,ver.’

Durma.

Kendime söyleyip durduğum şey buydu: Durmamak.

İçindeki tüm acıyı, öfkeyi,yenilgiyi,yalnızlığı adımlara dönüştürdüğün an.

Benim anım, benim zamanım.

Dediğimi yaptım, dediğimi, kafama koyduğumu her zaman yaparım.

Şimdi de yaptım,bundan sonra da yapacağım.

Hızımı arttırarak koşmaya devam ettim. Şarkı değişmiş, gri yağmur bulutları tepemize sis gibi çökmüştü. Sahilde koşuyordum, deniz de içim gibi fırtınalıydı.Dalgalar kayalıklara çarpıp yola dökülürken tuzlu suyun üzerime sıçramasını önemsemedim.Devam ettim,devam ettim,devam et-

Ta ki birinin omzuna şiddetle çarpana kadar.

Dikkatim etrafta olmadığı için ilk başta kime çarptığımı, ne olduğunu idrak edemedim.İkimiz de çarpışmamız yüzünden birkaç adım geri çekilmiştik.Soluklanmak için derin derin nefes aldıktan sonra başımı kaldırdım ve yüzüne baktım. Bakışlarım yerden yükseldiğinde ve sonunda yüzünde durduğunda, gördüğüm kişinin siması beni şoka uğrattı.Konuşup duruyordu, bir şeyler diyordu ancak duymuyordum,anlamıyordum.Kalbimin şiddetle çarptığını hissedebiliyordum.Hayal görüp görmediğimden emin olabilmek için gözlerimi kırpıştırdım.Islak, kumral saçları,uzun boyu,çenesinin kemikli yapısı ve yüz hatları...Karşımda gördüğüm insan bana onu hatırlatmakla kalmamış, sanki onun bir kopyasıymışcasına karşımda dikiliyordu.

‘Ama...’ diye fısıldadım. Bu genç adamın ‘o’ olmasının mümkünatı yoktu.

Ben onu kaybedeli iki yıl oluyordu. Hayatta olmasının imkanı yoktu.

Çünkü ‘toprağın altındaydı.’

Konuşmaya devam ediyordu, yüzünde anlamsız bir ifade vardı.Kafamın zonkladığını hissediyordum,karşımda dikiliyor olamazdı değil mi? O olamazdı?

‘Sen’ dedim. ‘Senin gözlerin yeşil mi?’

‘Ne?’ dedi anlamadığını fark ettiğim bir edayla.

‘Gözlerin’ dedim ısrarcı ve sabırsız bir ses tonuyla. ‘Yeşil renkli mi?’

‘Evet ama bunun konumuzla ne alakası var. İki saattir sana konuşuyorum. İyi misin? Pek iyi gözükmüyorsun.İstersen bir hastaneye gidebiliriz?’

Duymuyordum,duyamıyordum.Kafam ihtimallerin şüphesinde feci şekilde zonklayıp duruyordu. ‘Yeşilmiş’ diye mırıldandım fısıldar gibi. ‘Gözleri, yeşilmiş.’

Yanıma geldi, dermanı kalmayan bacaklarımın bir kez daha titrediğini hissettim.Yüzüme doğru eğildi ve gecenin karanlığında, deniz hırçınlıkla kayalıkları döverken ve gri bulutlar yağmur damlalarını daha fazla taşıyamazken, üzerimize akıtırken usul usul, gözlerime baktı:

‘İyi değilsin.’

İşte o an, bir süredir konuşuyor olmasına rağmen sesini ilk kez fark ettim. O’ydu.

‘Hayır’ dedim içimden. ‘Hayır, hayır, hayır!’ Bu gerçek olamazdı değil mi? Bir benzerlik,bir yanlışlık olmalıydı. İnsan insana benzerdi sonuçta.

’Sen, diye fısıldadım, sesim oldukça cılız bir şekilde çıkarken.

‘Gerçek değilsin...’

Ve bunlar, tanıdık bir yabancının kollarına bayılıp düşmeden önce ona söylediğim son sözler oldu.

İşte, hikayemiz böyle başladı.

...

“Bana yalan söylememiş olmanı isterdim öncesinde. Bir bebeği uyutur gibi söylediğin ninnilermişcesine, ahenkle ağzından çıkan,kolayca, vicdanın sızlamadan söylediğin o yalanları... Hiç söylememiş olmanı isterdim.Şimdi gerçekler karşısında eskiden haz etmediğim o yalanlara ne kadar çok ihtiyaç duyduğumu fark ediyorum. Adeta, bana yalan söylemen için sana yalvarıyorum.”

Yavaşça gözlerimi araladım. Karşılaştığım ilk şey beyaz bir tavan oldu.Gözlerimi ovuşturarak kafamı kaldırdım hafifçe ve üstümde beyaz bir örtünün olduğunu gördüm.Ve sonra, başımı soluma çevirdiğimde bana bakan bir çift göz karşıladı beni.Bana bakan yeşil gözler.Bakışlarımız kesiştiğinde, gördüğüm en son şeyin ...’ye benzeyen gözleri olduğunu anımsadım ve hiç bilmediğim bir yabancının kolları arasına bayıldığımı.

Ah, evet. Bayıldım.

Sırf karşımdaki bu kişiyi ona benzettim diye, bayıldım.

“Nasıl hissediyorsun?”

“Biraz başım ağrıyor, onun dışında bir şeyim yok. Beni hastaneye kadar getirmene gerek yoktu aslında.”

“Yani seni baygın halde bırakamayacağıma göre.” dedi.

“Yüzüme su falan döksen ayılırdım sanki ya.” diye kendi kendime mırıldandığımda güldüğünü işittim ve ben de gülümsedim hafifçe.

“Bu arada, neden gözlerimin rengini sordun? Yeşil olduğunu söyledikten sonra bayılıverdin.”

“Çok uzun hikaye” dedim içimden ve yutkunduktan sonra cevap verdim.

“Hiç. Seni kaybettiğim birine benzettim sanırım.”

Başını salladı, “Anladım.”

“Bu arada ben kendimi tanıtmayı unuttum, ismim Egetürk.”

Bu ismi ilk kez duyduğum anda öylesine bir tanınmazlık hissettirirken sonradan en çok duymak istediğim ve en çok dudaklarımdan dökülmesini isteyeceğim isim olacağını o zamanlar bilmiyordum,bilmiyordum.

Uzattığı elini sıktım ve ismimi söyledim: “Ben Açelya, Açelya Öztürk. Daha önce hiç böyle bir isim duymamıştım, ne güzelmiş.”

Mahcup olmuş gibi başını aşağı eğdi ama dudaklarının usulca kıvrıldığını gördüm.

“Sanırım sen de koşmayı seviyorsun.“dedim ortamdaki garip sessizliği bozmak adına. “Profesyonel olarak mı koşuyorsun?”

“Bazı yarışmalara katıldığım oldu ama profesyonel olduğumu söyleyemem.Koşmak zihnimi boşaltıyor, iyi geliyor bana. Ya sen? Sen ne için koşarsın?”

Unutmak için diyemedim. Sanki bıraksalar tüm hayat hikayemi dökecektim bu yabancının zihnine.Birine bu konudan bahsetmeyeli öyle çok zaman olmuştu ki.Yakın arkadaşlarımla, ailemle dahi bu durumu konuşmaktan kaçınıyordum.Konuşursam daha kötü olacağımı biliyordum bu yüzden ben de içimde zehirli bir sarmaşık misali sustuklarımın filizlenmesine izin verdim.

“Aynı sebepler” diye geveledim ağzımın içinde.İçim her sıkıldığında koşmak için sahile inerim.Kar, çamur,yağmur fark etmez.Neredeyse her gün koşarım.”

“Hımm,” diyerekten mırıldandı. “O zaman için neredeyse her gün sıkılıyor ha?”

Yakalanmış bir edayla, biraz da mahçup gülümsedim. O esnada hemşire geldi ve serumun bittiğini söyledi.Kafamı çevirip hemşire serumu çıkarırken onu izledim.Sohbet ederken serumun ne kadar dolu olduğuna hiç dikkat etmemiştim. Hemşire geçmiş olsun diyerek yanımızdan ayrıldığında teşekkür ettim usulca. Ben hastane yatağından kalkıp toparlanmaya çalışırken o da ayaklandı. “Yardım etmemi ister misin? “Hayır, hayır.” deyiverdim.Ses tonum ve söyleyiş şeklim biraz kaba hissettirmişti, durumu toparlamaya çalıştım.

“Demek istediğim, ben hallederim.Zaten yeterince zahmette bulundun benim için, teşekkür ederim.”

“Ne demek, iyi insanlar hala ölmedi.” dedi ve bana göz kırptı. Gülümsemekle yetindim.Hastaneden çıktığımızda saat dokuzu bulmuştu.Belki bir saattir buradaydık. Kenardaki otobüs durağına doğru ilerledik. Artık bu yabancıya veda etme vaktimin geldiğini biliyordum. Benden önce davrandı.

“Sanırım veda etme vakti ha,” dediğinde başımla onayladım ve “evet” dedim.

“Her ne kadar biraz talihsiz bir karşılaşma olsa da tanıştığıma memnun oldum.”

“Ben de, tekrardan çok teşekkür ediyorum.” dedim minnettarlığımı belli ederekten.

“O zaman görüşmek üzere.” dedi elini kaldırıp hoşçakal anlamında sallarken.Elimi hafifçe kaldırmakla yetindim.

Bir daha görüşmeyeceğimizi biliyordum.Sadece bana yardım eden ve ...’ye benzettiğim bir yabancı olarak hayatıma giremeden gidecektin.Bu kadar. Fazla bir anlam aramaya gerek yok.

Kendi kendime düşündüğüm anda “Ama,” diyen sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.Bana el sallayıp da arkasını dönüp gideli çok olmamıştı ki, gülümseyerek suratıma bakıyordu.

“Bu iyiliğimin bir karşılığı olarak bir bardak kahve içmeye hayır demem.”

Hı?

Bu da neydi şimdi?

Anlamsızca suratına baktım sadece.Tepki vermedim.Numarasını bile bilmiyorken nasıl kahve içmek için buluşacağımızı düşünüyordu acaba?

Herhangibir cevap vermemi zaten beklemiyormuş gibi bu anlamsız sözleri söyledi ve arkasını dönüp yürümeye devam etti. “Hayret bir şey” dedim kendi kendime. “Madem kahve içmek istediğini söylüyorsun o zaman neden numaramı almak için geri dönmedin ki. Gerçi sanki numaramı sana verecekmişim gibi, her neyse.”

Neden ve nasıl ...’ye benzediğini merak ediyordum.Bir an, sadece bir an karşımda o var sandım.Sanki hiç ölmemiş gibi, sanki hiç gitmemiş gibi.Onun sesini duyduğumu, onun gözlerine baktığımı zannettim. Ama bu sadece bir tesadüftü değil mi? Sadece sarsıcı bir tesadüf.İnsan insana benzerdi sonuçta. Ona benzettiğim bir yabancıdan daha fazlası değildi bu çocuk. Zaten, asla o olamazdı.Kimse o olamazdı.Hiçkimse.

“Hah,” diye sinir bozukluğuyla güldüm. “Aklımı kaçırıyor olmalıyım, bu da gördüğüm o lanet sanrılardan biri olmalı.İlaçlarımı düzenli kullanmam gerekiyor yoksa bu şekilde devam edemeyecek.”

Sanrılar, halüsilasyonlar, hayaller.

Peşimi bırakmıyorlar.Bu, bu sebepten bayıldığım ilk an değil; sonda olmayacak gibi duruyor.İlaçlarımı kullanmadığımda bana iyi gelmediğini biliyorum ancak tüm o doktor randevularını, sabah, akşam, yemekten sonra, yatmadan önce içilecek antidepresanları ve bilmem kaç adet vitamin hapını yutmayı içim, zihnim kaldırmıyor artık. Eve gitmem gerek,kendimi tüm bu sancılardan kurtarmak için eve gitmem gerek.

...

Evdekilere bir dolu açıklama yaptıktan, ‘ya sana bir şey olsaydı’ laflarını dinledikten ve sıcak suyla güzel bir banyo yaptıktan sonra kendimi yatağa attığımda saat on ikiye geliyordu. Yağmur hala yağmaya devam ederken balkon kapımı kapatmaya yeltenmedim.Beyaz tül perdem esen rüzgarla uçup duruyordu, yağmur damlaları sertçe döverken dünya üzerindekileri. Komidinim üzerinde şarj olan telefonumu prizden çıkardım ve instagrama girdim.Bir yandan da ayaklarımı yavaşça sallayıp duruyordum. Bir takip isteği vardı, genelde kişisel hesabımda fazla istek olmadığından kim olabileceğine meraklanarak bildirime tıkladım. Ve işte o an, bu yabancının gitmeden önce ‘ama’ diyerek başladığı cümlede ne demek istediğini tam anlamıyla şu dakika anladım.

egeturkoglu sizi takip etmek istiyor.

Şapşal şey.

Aynı zamanda da beni instagramda bulacak ve son kartını oynayacak kadar da zeki.

“Demek ismin sadece Ege idi, Türkoğlu ise soyadın.Hımm.”

Bir an beni nasıl instagramda bulduğunu anlayamadım ancak sonra aklıma hastanede soyadımı öğrenmiş olabileceği ya da oradaki görevliye kayıt açtırmak için kimliğime bakmış olabileceği ihtimalleri geldi. Takip isteğini onaylayıp onaylamamak konusunda kararsız kalsam da parmağım onayla tuşuna doğru ilerledi.

“En fazla ne olabilir ki,” dedim kendi kendime. Rahatsız olursam engellerim, biter gider.

Ve isteği onaylayıp ona istek attım. Birkaç dakika içinde isteğim onaylanırken mesaj kutuma da kendisinden bir mesaj düştü.

egeturkoglu: Kahve teklifimi kabul ettiğini varsayıyorum o zaman? ;)

“Epey de hızlıyız.” dedim gülümserken.

acelyaozturk: Eh, sanki biraz emrivakiye kaçtı bu durum ama kabul edelim bakalım. :>

egeturkoglu: Merak etme, pişman olmayacaksın. :9

“Ne kadar da kendinizden eminsiniz Ege Bey, gerçi kibar tavrınız dikkatimden kaçmadı da değil.”

“Pişman olmayacaksın...” sözünü sesli tekrar ettim hafif bir tonda.

Pişman olmayacaksın. Pişman olmayacaksın.Pişman olmayacaksın.

Pişman olma.Olma,olma.

Ama çok geç.

Fazlasıyla.

Ben, pişmanım.

Edemediğim vedalar ve değerlendiremediğim fırsatlar yüzünden.

Bir yeni mesaj daha geldi ben düşüncelerime dalmışken.

egeturkoglu: İyi geceler Açelya çiçeği. :)

Nefes alıp verdim, yeni insanlarla tanışmaya kapalı değildim ancak yeni bir insanla tanışacak enerjiyi de O’ndan sonra kendimde bulamıyordum.Kimsenin kişiliğini öğrenmeye hevesim, hobilerini dinlemeye vaktim yoktu.

“Belki,” diye mırıldandım.

Ege’nin mesajını beğendim ve telefonumu kapatıp yağmur sesi eşliğinde, uyuyabilmek için gözlerimi kapadım.

egeturkoglu bir mesaj gönderdi.

egeturkoglu: Beni hatırlayacağın zamanı iple çekiyorum.İyi geceler sevgilim.

egeturkoglu: Bu mesaj silindi.


Bölüm Sonu.



Bana ulaşmak için, instagram - everyghostinme.

Bloğuma ulaşmak için, kooplog - shirasword; everyghostinmeblogspot.com

Bu hikayeyi wattpad üzerinden takip etmek için, wattpad - shirasword.

Geri dönütlerinizi bekliyor olacağım.Şimdiden merhaba.Zihnime hoşgeldiniz.

S.




Next Chapter