AKŞAMIN RİTMİ
İstanbul’da akşam saatleri, özellikle sezon sonuna gelindiğinde, dışarıdan bakana her zamanki gibi görünürdü ama sporcuların olduğu yerlerde hava farklı olurdu. Şehir kendi ritminde akmaya devam ederken, otellerin içindeki zaman biraz daha yavaş ilerlerdi. Gün bitmiş gibi olurdu ama kimse gerçekten bitirmezdi; herkes ertesi günün yükünü çoktan taşımaya başlamış olurdu.
Zeren Spor’un kaldığı otelin sekizinci katındaki odada ışık tamamen açık değildi. Televizyon çalışıyordu, yayında final serisinin ikinci maçının ısınma görüntüleri vardı. Salonun uğultusu, ekrandan taşarak odaya yayılıyordu. Top sesleri, kısa paslar, oyuncuların birbirine attığı topların ve adımların sesleri… Bunların hepsi Saliha için tanıdık ve rahatlatıcıydı. O seslerin içinde büyümüş gibi hissederdi bazen.
Saliha Şahin yatağın üstünde yan yatıyordu. Duş almıştı ama saçlarını tam kurutmamıştı, omzuna düşen ıslaklık hâlâ hissediliyordu. Üstünü değiştirmişti ama tamamen toparlanmış sayılmazdı. Yastığı göğsüne çekmiş, yarı açık gözlerle televizyona bakıyordu. Onu tanıyan biri bunun uyumakla uyanık kalmak arasında bir hâl olduğunu bilirdi. Saliha’nın dünyaya biraz geç karıştığı anlardan biriydi.
Kapı açıldı, Beyza Arıcı içeri girdi. Elinde kahve vardı. Saliha’yı gördüğü anda gülümsedi.
“Yine mi aynı pozisyon?”
Saliha gözünü bile kırpmadan cevap verdi. “Bu pozisyonu seviyorum.”
Beyza ayakkabılarını çıkarıp yatağın kenarına oturdu. “Ölü gibisin.”
Saliha başını biraz çevirdi. “Ölü değilim.”
Beyza kahvesinden bir yudum aldı. “Emin değilim. Biraz daha geç gelsem nabzına bakmam gerekebilirdi.”
Saliha bu kez hafifçe gülümsedi ama doğrulmadı. Televizyona baktı. “Başladı mı?”
“Isınıyorlar.” dedi Beyza.
Saliha yavaşça doğruldu, sırtını duvara yasladı. Yastığı kucağına aldı. Artık gerçekten izliyordu.
Ekranda önce Fenerbahçe tarafı vardı. Oyuncular ısınıyordu. Melissa Vargas servis çizgisine doğru yürüyordu. Yüzü her zamanki gibi sakindi ama bu sakinlik boşluk değildi. İçeride bir şey topluyordu. İlk maçın ağırlığı üstündeydi ama dağılmış değildi. Daha çok kendini toparlamaya çalışan bir hali vardı.
Kamera biraz kaydı ve Hande göründü.
Saliha’nın bakışı orada dahada odaklandı.
Hande topu manşetle aldı, pas tekrar kendisine geldi, zamanlaması iyiydi ve iyi zıpladı ve vurdu. Hareket temizdi. Teknik olarak hiçbir sorun yoktu. Ama eksik bir şey vardı. Bu eksiklik sayıyla ilgili değildi. Hande oyunun içindeydi ama oyun onun içinde değildi. Saliha bunu hemen anladı. Telefonunu eline aldı. Maç başlamadan önce yazarsa belki biraz iyi gelirdi.
Eline telefonu aldı ve doğrudan Hande'ye yazdı: " İzliyorum."
Cevap beklediği gibi biraz geç geldi. "Ben de."
Kısa bir duraklama. Saliha aslında, anlamıştı Hande’nin “Ben de.” derken demek istediğini ama emin olamıyordu.
Sonra bir mesaj daha geldi Hande'den: "Bugün farklı olacak. Gerginim ama belli etmeyeceğim."
Saliha ekrana baktı, kamera çoktan Vakıfbank tarafına geçmişti. Sonra yazdı. "Zaten belli ediyorsun. Kendini özgür bırak. O zaman farklı olur."
Bu kadar. Uzun motivasyona gerek yoktu. Yıllardır birbirlerini tanıyorlardı. Bu kadar yeterliydi.
Hande telefonunu kenara bıraktı. Bençteki sandalyelerden kalkarak saha kenarına yürüdü. Artık sahadaydı. Bundan sonrası sadece oyun olmalıydı.
Ama bazen olmuyordu. Çünkü bazı sahalar sadece oyun değildi. Karşı tarafta Zehra vardı.
Kamera bu kez Vakıf Bank tarafına döndü. Zehra ısınıyordu. Rahattı. Gülüyordu. Takım arkadaşlarıyla konuşuyordu. İlk maçı kazanmış bir takımın oyuncusu gibi duruyordu. Üzerinde bir güven vardı.
Hande bir an istemeden baktı. Eskisi gibi bir bakış değildi. Eskiden o bakış daha uzun olurdu. Daha ağır olurdu. Şimdi daha kısa sürdü. Ve en önemlisi… Bir şey hissettirmedi. Bu iyi bir şey olmalıydı. Ama Hande bunun iyi olup olmadığından emin değildi. Çünkü bazen bir şeyin bitmesi, insanı rahatlatmaz. Sadece boşluk bırakır. O boşluk, sahada da kendini belli ederdi.
Vargas bir an Zehra’nın yanından geçti. Omuzları hafifçe birbirine değdi. Bu bilinçli bir temas değildi ama yabancı da değildi. Zehra başını çok hafif eğdi, neredeyse görünmeyecek kadar kısa bir gülümseme geçti yüzünden. Vargas’ın ifadesi değişmedi ama o küçük anın içinde bir yumuşama vardı.
Bu, sahadaki iki rakibin hali değildi. Bu, birbirine alışmış iki insanın haliydi. Saliha bunu gördü. Ama üzerinde durmadı. Çünkü o sırada telefonuna başka bir mesaj düşmüştü.
Sude. Fotoğraf göndermişti. Saçları dağınık, yüzünde o tanıdık rahat gülümseme vardı.
Altına yazmıştı: “Yine maç izliyorsun.”
Saliha’nın yüzü değişti. Bu değişim küçük ama netti. "İzliyorum."
Cevap hemen geldi. "Sen hep izliyorsun zaten."
Saliha ekrana baktı, altındaki imayı anlamıştı ama anlamamış gibi devam etmeyi seçti. Sonra yazdı."Sen izlemiyor musun?"
"İzliyorum ama senin kadar ciddiye almıyorum. Ciddiye almak istediğim şey sadece sensin."
Saliha gülümsedi.
Sude ile olan şey, başından beri rahattı ama aynı zamanda yoğun bir tarafı vardı. Yan yana olduklarında aralarındaki mesafe hep biraz daha az olurdu. Dokunuşları daha doğal, daha uzun sürerdi. Bu bir anda olmamıştı ama bir noktadan sonra geri de gitmemişti.
Bir akşam antrenman çıkışı, herkes dağılmışken, Sude yanına gelip oturmuştu. Konuşuyordu, hızlı ve canlı. Saliha dinliyordu. Sonra bir an olmuştu. Sude’nin eli onun dizine değmişti. Çekmemişti. Saliha da çekmemişti. O an kısa sürmüştü ama iz bırakmıştı.
Sonrasında her şey aynı gibi devam etmişti. Ama değildi. Şimdi telefondaki kısa mesajlarda bile o yakınlığın izi vardı.Saliha yazmadı. Telefonu bıraktı. Televizyona döndü.
Oyuncular çizgiye gelmişti.
Beyza öne eğildi. “Bugün daha sert geçecek.”
Saliha gözünü ayırmadan cevap verdi. “Her maç bir öncekinden daha sert olmaz mı zaten? Ama bugün olmak zorunda, Fenerbahçe için.”
Düdük çaldı. Top havaya kalktı. Maç başladı. Ve o an, herkes kendi yerindeydi. Ama kimse tam olarak aynı yerde değildi.
İlk set başladığında oyunun temposu hemen kendini belli etti. Fenerbahçe oyuna kötü girmemişti ama rahat da değildi. Hareketler doğruydu, yerleşim doğruydu, ama akış yoktu. Oyun oynanıyordu ama henüz hissedilmiyordu.
Hande ilk hücumu aldı. Topu temiz vurdu, sayı oldu. Tribün kısa bir tepki verdi ama Hande’nin yüzünde aynı tepki yoktu. Sadece kısa bir nefes aldı ve yerine geçti.
Zehra ön hatta geldiğinde blok zamanlaması hemen fark edildi. İlk denemede kaçırdı, ikinci denemede tam oturdu. Top Hande’nin kolundan sekip dışarı çıktı.
Zehra yere indi, takımına döndü. Gülümsedi. Bu gülümseme abartılı değildi ama kendinden emindi.
Hande arkasını döndü. Bu sahnede daha önce bulunmuştu. Ama bu sefer farklıydı. Çünkü bu sefer his yoktu. Sadece oyun vardı. Ve bu, onu daha çok rahatsız ediyordu.
Vargas servis çizgisine geldi. Topu elinde çevirdi. Karşı sahaya baktı. Zehra’yı gördü. Bu bakış uzun sürmedi ama boş değildi. Zehra da onu gördü, başını hafifçe eğdi.
Bu, bir rekabet anı değildi. Bu, tanıdık bir şeydi. Ama bu tanıdıklık… her zaman güvenli değildi.
Set ortasına gelindiğinde fark yavaş yavaş hissedilmeye başladı. Skor yakın olsa da kontrol VakıfBank’taydı. Fenerbahçe mücadele ediyordu ama oyunu yönetmiyordu.
Saliha bunu net gördü. “Ritim yok,” dedi.
Beyza başını salladı. “Evet.”
Bu cümle kısa ama yeterliydi. Konuyu bilen iki kişi neyden bahsettiğini anlardı.