Saat Dilimlerinin Yer Değiştirdiği Başlangıçlar.
Sia – Snowman.
Bir gün,
Bir yerde,
Birinde.
Üzerindeki siyah takımın kumaşını zorlayarak adımlar atıyordu.
Adımının yere temas ettiği anı kollayan gardiyan, nefesini tutmuş sabırla bekliyordu. Nefesi, onun her adımı yere değer değmez dışarı çıkıyor; nefes sesi, adımlarına karışıyordu.
Yürürken artık bir tempo tutturmaya başlayan kadın, yolundan hiç sapmadı.
Mevsim geçişlerinin ilk damlası toprağa düştüğünde, yuvalanacağı yere sertçe vurdu. Damlanın yere değdiği noktadan sıçrayan çamur, onu sıçratan asıl damladan çok da uzaklaşmadan, bir daire çizerek etrafa dağıldı. Şehir, saklı ve sihirli belirtilerini ortaya çıkarmaya başlarken herkesi bundan habersiz bıraktı.
“Bir prenses varmış. Prenseslik unvanını aldığı gün, karın kristal taneleri yağarken etrafında dönerek gökyüzüne bakmış. İlk kar taneleri her zaman önce onun saçına değermiş,” diye fısıldıyordu.
“Bir Yakut efsanesine göre vaktiyle dünya çok soğukmuş,” dedi gardiyan fısıltıyla. Gözleri, o kızıl gözlü kadındaydı. Kafeye giren esinti önce onu teğet geçti.
“Ülker, Yakut Türkçesine göre yıldızının gökte açtığı delikten soğuk rüzgârlar girer ve yeryüzündeki her şeyi dondururdu.”
Biraz duraksadı. Dua eder gibi hızlanıp birbirine vuran dudakları, fısıltısını yuttu.
“Bir gün büyük bir bahadır çıkmış; elleri donmasın diye otuz çift kurt derisinden eldiven yaparak göğe çıkmış ve Ülker yıldızının deliğini kapatmış…”
Onu izliyordu.
Daima onu izliyordu.
Sırtını izlediği kadın, elini cebine atıp gülü fark ettiğinde kapılar tamamen açıldı.
Kırmızı-beyaz bir gül. Rosa Osiria.
Birbirine kenetlenmiş evrenleri var gücüyle ayırmaya çalışan adamın başının üstünde beliren, buz parçalarından oluşan sonsuzluk işareti çatırdadı.
Sesi duyan adam aniden durdu. Ağzından çıkan buhar bulutu uçup, ayırmaya çalıştığı evrene çizildi. Bilinci yerindeyken yüzünü göremediği bir kadının sesini duydu. Onun evreni, kendi evrenine karıştı. Bedenindeki tüm güç çekilirken küfür ediyordu.
Kadın, kaşları çatık bir şekilde durup cebinden çıkan güle şaşkınca baktı.
“Nasıl?” diye fısıldadı.
Gülü, ince ve zarif parmakları arasında hızla çevirip bakmaya devam etti. Gözlerini kısmış, yüzünü buruşturmuştu. Omuzlarında biten kumral saçları, hafifçe esen rüzgâra kapılıp gözlerinin önünde uçuşuyordu. Kalkık, üçgen burnunun ucu kusursuz bir eğimle yükselerek en sivri noktaya ulaşıyordu. Yüzünün en keskin noktası orasıydı. Öfkesinin kolaylıkla okunabildiği burun ucu ve delikleri, önden bakıldığında üçgen formdaydı. Etli, kısa dudaklarını sıktı.
Gülün dikenleri temizlenmemiş hâliyle oldukça ağırdı. O kadar fazla ve büyüktüler ki… Bu, dikenleri en büyük gül müydü?
Siyah ceket ve kumaş pantolondan oluşan takımını tamamlayan; sivri topuklu, bilekten ince bantlı, ucu açık ayakkabıları yere artık daha sağlam basıyordu.
Öfke tam da buradaydı. Tüm bedeninde hızla dolaşıyordu.
Az önce beri devam eden topuk sesine dönenler, şimdi onu baştan aşağı süzüp yollarına devam ediyordu.
Zaman denen şey, kendi zamanı içinde işte böyle akmaya başladı.
...*******
O anlattıkça böylesi anlar çoğalıyor gibiydi.
“Hislerinin kokusunu alabiliyorum,”
Bir sağ bir sol gözüme bakarken konuşuyordu. Kadın bunu söylerken, gözleri sanki içimde saklı bir şeyi de arıyor gibiydi. Ya da yok! İçime bir şeyleri bizzat o saklamak istiyor gibiydi. Gözleri sürekli gözlerimde bir sağa bir sola kayıyordu. Etkili iletişimin ilk ilkesini layığıyla yapıyordu. Oturduğum masaya yakın olan kapıdan biri girdiğinde, içeriye süzülen o minicik esinti, tenime değdi. Aynı anda içim ürpermişti. Hafifçe titredim. Omuzlarımı kendime çekip duzelttim kendimi. Doğru an, doğru kişi, doğru yer...gerçek bir tepki vermeme engel olacak kadar ani ve keskin bir dokunuştu bu.
Kısa bir an, saçlarımın savruluşunu izledim. Falcı, evrenle anlaşmış da kapıdan giren rüzgârı kendi diline mi çevirmişti sanki?
Kendi düşünceme belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdim. Gözlerimi de kırpıştırmıştım.
Pekâlâ!
“Uzun zamandır gidecek yeri olmayan bir sevgi…” Sesi yavaşladı önce, sonra kelimelerinin arasına ince bir duraksama yerleşti.
“Yaşayıp bitirdiğini sandığın her anda yaşamaya devam edersin.”
"Edeceksiniz de.” Bir duraksama daha. Ve sonra , ''Sonsuz ve onun sonrası kadar…” dedi.
Bilmem ki… Aklın alabildiği şeyler miydi bunlar?
Bazı başlangıçlar oldukça basit olmalıydı.
Bu memlekette bir türk kahvesi içelim dediğimizde son hep buraya geliyordu. Belli belirsiz gülümsedim. Bir kaç kişininde dahil olup, şahit olduğu, bir fikri sahip olabileceği ve kendi bakış açısıyla başkasına aktaracağı şu anı; tek başıma yaşarken buldum kendimi.
Herkesin bir gün bir yerde böyle hissedeceği bir durum değil miydi bu?
“Telvelerindeki gizemi görebiliyorum. Sen...dünyada var olmayan bir günde doğdun,”
Falcı az önceden beri, yani kendi normalinde konuştuğu o sesten daha yüksek çıkardığı sesiyle kendimle aramdaki düşüncelerimi bozdu. Yanımda oturan bu kadın, aheste aheste konuşuyor, her kelimesini özenle seçiyor bana aktarıyordu.
Nazlı, yaklaşık on dakika önce masamıza çağırmıştı bu kadını.
Gözlerimi devirerek parmaklarımı boynuma dokundurdum, sonra kavradım boynumu. Sol omzumdan mekâna bakışlar attım. Amacım hislerimi, yanımda oturan iki kadından da gizlemekti.
Benim bu saçmalıklara inanacak bir yanım yoktu. Olmasını isteyecek bir yanım da.
Bu ay ağustostu; sıcaklık olması gerekenden daha fazlaydı. Terliyor, bunalıyor, bir de hiç istemediğim bu duruma maruz kalıyordum. Oturduğum yerde rahatsızca kıpırdandım.
Sıcaktan nefret ediyordum.
Gözlerim bir an için kafedeki klimayı aradı. Neredeydi? Çalışıyor muydu? Ya o az önceki rüzgar?
Son birkaç dakikadır derin derin nefesler alıp veriyordum. Cidden göğsüm bedenime sığmak istemiyordu..
Algım o kadar hassastı ki şu an...Bir elimle beni bunaltan kıyafetimin kumaşına dokunuyor, o temasla kumaşın tenime değdiği her santimetreyi hissediyordum. Bunu düşündükçe daha çok terliyordum sanki.
Masanın altında üst üste attığım bacaklarımı sabırsızca sallıyor, kadının susup bir an önce gitmesi için tüm beden dilimi kullanıyordum. Neden bilmiyorum; normalde rahatsız olduğum şeylerden bugün iki üç kat daha fazla rahatsız oluyordum. Kadın fincanı eline almış, bir kere bile çevirmeden içine bakıyor, bir de anlamsız cümleler kuruyordu.
“Birkaç tuşu eksik bir piyano var burada,” dedi, sesini kısarak.
Piyano?
Tabii!
Şimdi merakla yüzünü izliyordum. Daha ne kadar daha boş cümleler kuracaktı acaba?
Güzel bir teni, kendinden emin, havalı bir ifadesi vardı. Aniden onu izlerken yakaladı beni. Gözlerimizi hızla birleştirdi.
Sıradan bir falcı diyemezdim.
Her manada şıktı. Oldukça şık. Kendime inkar edemeyeceğim süslü ve tam yerine oturan lafları...
Üzerindeki dar bluzun ince kolları teninde hafif bir kızarıklığa neden olmuştu. Göbeğini açıkta bırakmayan siyah yüksek bel bol kotu ünlü bir markaydı. Onun bir dudak kenarı havalandığında, içimde bilmediğim başka hisler uyandı. Adlarını bilemiyorum. Adını bilemediğimiz, koyamadığımız herkesin farklı yaşadığı o hisler.
Gözlerimi kaçırmak istedim ama başaramadım. Yakalanmıştım. Yutkundum ve yavaşça dudaklarımı yaladım. Her şeyin devamını bekledim sadece.
Bu sıcak… bu kadın… Bu durum... Çıldırtacaktı beni.
Ben kış insanıydım. Sanki, sıcak sadece benim ruhumu öldürüyordu!
Bana hep 'Kış kadını' diyen kuzenim falcıyı dikkatle ve merakla izliyor beni umursamıyordu. İlk kar yağdığında saatlerce karda oturur, o anları hâlâ nefes alabildiğim tek zamanlar olarak tanımlardım.
Bazen içime dokunabilen tek şeyin soğuk olduğuna inanır, bu fikrimi, bu hissimi kimse ile paylaşmazdım. Kışın bilmediğim şeylerini özler, bana verdiği bu tuhaf hislerle çok çok iyi olurdum.
Şimdi de kaçıp soğuğa saklanmak istiyordum.
Kadın gözlerimin içine bakıyor, odağını hiç bozmuyordu.
“Kalbin soğuk,” dedi bana.
Kalbim, onun ağzından çıkan o kısa cümle ile gerçek bir tepki verdi.
Benim onu dinleyen tek organım kalbimdi.
Nasıl?
Hitabı sadece onaydı. İçimde uyuyan o yalnız his uyanıyormuş gibi kıpırdandı. Kendime, doğru bir tasvir olacaksa: esneyerek gerneşti diyebilirdim.
“Evet,” dedi yanımdaki kuzenim, “buz tutmuş.”
O hislere rağmen inatla omuz silktim.
Umrumda değil diyordum böylece!
Ne demiş atalarımız: 'fala inanma falsızda kalma.' Buna şu an inanmak isteyip, inanmayı başaran kalbim bu aptal fikirlerime el salladı.
Kadın hâlâ bana bakıyor, susmuyor ve inatla devam ediyordu laflarına. Gözlerimin tam içine bakıyor, odağını bir an olsun bozmuyordu..
Ya da bana özel değil, insanlara normalde de böyle bakarak, böyle davranarak işini yapıyordu.
Ona uzun uzun bakıyordum. Ben de geri adım atmıyordum.
Falcı kadın mı?
“Hah…” diye bir ses çıkardım istemeden. Kendi kendime kafamın içinde konuşuyor, etrafı umursamıyordum bile. Ben fallara asla inanmıyordum.
Gözlerimi kısarak izledim onu.
Gözlemliyordum. O da o delici bakışlarıyla yüzümdeki ifadeyi çözmüş, buna karşılık böyle davranıyormuş gibi görünüyordu.
Bu kez, kahve fincanına bir kez bile bakmadan yüzümü inceleyerek konuştu.
“Kalbin soğuk,” dedi.
Sözlerinin muhatabı olan kalbim hafifçe kıpırdadı yine. İçimde uyuyan bir yanım uyandı artık. Bu hissi kendime anlatabileceğim sadece bu kelimeler oldu..
Şimdilik.
“Soğuk mu?” dedi yanımda oturan kuzenim.
“Evet. Buz tutmuş… Buzu yutmuş.”
Onu umursamadım. Gözlerim hızla Nazlı'ya değip yine eski odağına, o kadına döndü.. Beni mi okuyordu, yoksa sallıyor muydu bu kadın? Saçmalık.
Herkes, hepimiz soğuğuz.
Kim ısıtabilirdi ki bu soğuğu? Bu dünya değildi o kesin. Buz tutan bu kalpler çalışır mıydı? Atabilir miydi?
Bunu her müşteriye mi söylüyordu?
Mecaz mıydı? Değil miydi?
Değildi.
Omuzlarımı kaldırıp indirdim.
Gözlerimin içine bakmaya devam ederken, iç sesimi duymuş gibi sol dudak kenarını yine hafifçe kaldırdı. Rahatsızca kıpırdandım. Yutkundum.
Sözlerinin, gözlerinin bıraktığı enerji huzursuzluk olarak içimde dolaşmaya devam ediyordu.
Ne oluyordu?
Falcının koyu kırmızı rujla belirginleşen dudakları tekrar aralandığında, ben hâlâ onu izliyordum. Garip bir şekilde gözlerimi ondan alamıyordum da.
Kahretsin!
Ama saniyeler geçtikçe bakışlarının tuhaflığı… ve üzerimdeki ilgisi… beni ürkütmeye başladı.
Gözlerimi kaçırmak istiyordum...ama yapamıyordum.
Ama bu kadının ilgisi… farklıydı. Ve bu beni rahatsız etmenin ötesindeki o boyuta taşıyordu. Bir isimde veremiyordum bu hisse. Neydi o boyut bilen var mıydı? Hisseden çoktu eminim.
Neden aniden çıkmıştı karşıma?
Hali, tavrı… her şeyi çok tuhaftı.
Yeşil gözleri canlıydı. Kısa, küt saçları kalın telli ve parlaktı. Kar beyazı teni neredeyse gerçek dışıydı.
Zaten zihnim; bilinmezlerle, tuhaf düşüncelerle ve hislerle doluydu. Şimdi yine o garip şeyleri düşünüyor… bir de üstüne deneyimleyip yaşıyor ve hissediyordum.
Tıpkı kışı hissetmenin güzel yanı hariç hissedilen donukluğuydu.
“Çalan müziğin eksik, ama hep öyle kalmayacak.”
Gözlerimi kırpıştırdım. ''Eksik mi?” diye mırıldandım. Kaşlarımı çatarken.
Pekala, derin bir nefes alıp verdim. Konuşmasına izin verip bugünü bitirecektim.
“Eksik parçan çalmaya başlayacak.”
Biraz bana doğru eğildi.
“Senin sonsuzluğun… adamın başının üzerinde belirdi.”
Bir anda başımı başka tarafa çevirdim.
Refleks gibiydi. Neden yapmıştım bunu.? Tik gibiydi.
Nazlı, "Ohaa abla, evet bildin! Ona uzun zamandır talip biri var,” dedi kulağımın dibinde.
“Nazlı!” dedim, gözlerimi devirerek.
Yanımda oturmuş bu kadına destek çıkıyordu. Harika bir ikiliyiz diyemezdim ama bazen onun yanında kendimi iyi hissederdim. Hep neşeliydi. Hep umursamaz.
Bazen akraba olmamız bile garip gelirdi bana. Annemi hiç tanımamıştım ben. Onu hatırlayamayacağım kadar küçükken kaybetmişiz. Ölüm nedenini bile bilmeyecek kadar kimse anlatmamıştı bana annemi.
Bu dünyada ulaşamadığım en değerli şey oydu benim için. Şu kısacık anda bile kalbim bir anlığına tökezledi.
Gözlerimi kıstım. Bu kadın, Nazlı yüzünden başımıza musallat olmuştu. Böyle hoş bir kafede masa masa dolaşan bir falcı… beni, iç dünyamı karıştırdı.
Mantıklı değildi. Hemde hiç mantıklı değildi.
“Neyse, yeter bu kadar. Ücretinizi verelim, teşekkürler.”
Bir anda atıldım. O kolladığım anı yakalamıştım.
Çantamdaki cüzdana uzandığım anda, kadın aniden bileğimi yakaladı.
“Hayır. Başka biri.”
Donup kaldım.
O da.
Nazlı da sustu.
İstemeden o yeşil gözlerine bu kadar yakından bakmak zorunda kaldım. Bakışları anlam doluydu. Bilmediğim ama tanıdık gelen bir şey vardı içinde.
Benim kadar tuhaf… benim kadar soğuk…
Ya da ben o anlamı tarif edemiyordum.
Hayatımda ilk kez gördüğüm bir yüz… bana özlemle bakıyor gibiydi.
Yok artık.
Özlem, çok uç bir histi.
Zihnim yine kelimelerle dolup taştı. Hepsi bir anlam bulmaya çalışıyor, ama hiçbir yere yerleşemiyordu.
Ne alakası vardı ki?
Kaşlarımı bir an için çatıp hemen düzelttim.
Elleri soğuktu. Ellerinin soğukluğu bileğime işlerken, İçim ürperdi.
Bana ne cüretle dokunuyordu?
Kaçamak bakışlar atmaya başladım. Normalde kendimi her zaman geri çeken ben. Şu an.. Ama...
Sadece bakmaya devam edip kafamda çoktan ona cevap vermiş ittirmiştim onu. Ama fiilde olanlar... onları kaçırıyordum. Sonunda zoraki bir gülümsemeyle elini nazikçe ittirdim. Burada rezillik çıkarmayı ikimizde istemezdik diye düşünüyordum. Çünkü o fazlasıyla haddini aşıyordu.
“Tamam, abartmayalım,” dedim, otoriter bir tonla.
Ama bileğimde bıraktığı soğuk...orada öylece kaldı. Hiç dağılmıyor, gitmiyordu da..
Bir süre daha ona baktım. İçime ferahlık veren soğuk dokunuşu ... kahretsin!
Soğuk… benim için anlamsız derecede, bir şekilde anlamlıydı. Nazlı kadına sorular sormaya devam edince aniden ayağa kalktım. İçimdeki seslere dayanamıyordum artık. Onu kolundan yakaladım.
Gerekirse sürüklerdim peşimden.
Parayı masaya bırakıp kadına bir daha bakmadan hızla uzaklaştım oradan.
Korkudan mı… öfkeden mi…kalbim hızlıydı.
Hayır!.
Başka bir şeydi bu.
Nazlı, kafenin bahçesine çıktığımız anda kolunu kurtardı elimden.
“Kızım, fala inanma tamam ama falsız da kalma. Biraz daha dinleseydik,” diye söylenmeye başladı.
“Tabii…” dedim, gözlerimi devirerek.
Yürümeye devam ettim.
Neyse ki şu durumda Nazlı’nın konuşmaları, kafamın içindeki sesleri bastıracaktı. Yani ben öyle ümit ediyordum.
Ama bir yer vardı… Kimsenin susturamadığı bir yer. Herkesin içinde olduğuna emin olduğumuz o yer...
İnsanı insan yapanın o sesler olduğu gerçeği de korkutuyordu beni. Aslında bendeki o eksik melodiler… bu kadın söylemeden önce de oradaydı.
Ben biliyordum.
Hissediyordum.
Bugün her şey… her zamankinden daha karmaşıtı. Rüya olma şansı yok muydu bu iç sıkintımın?
Derin bir nefes aldım.
Pekâlâ.
Ben bugün rüya görmeyeceğim geceler için tekrar tekrar uyuyacaktım.