Sessi̇z Kardan Adam (Türkçe) by Deniz. at Inkitt
Customize readability
Aa

SESSİZ KARDAN ADAM (Türkçe)

All Rights Reserved ©

Summary

Herkes kendi kışını yaşar. Aşkın üstünde bir aşk varmış. Kendi kışını yaşayan Karsu'nun hikayesidir bu. Degersiz, istenmeyen, kullanılmayan, ötelenen.... her hissin kendini bulmasının hikayesidir. ''Sonunda kendinle tanışmıssındır. onunlayken.'' Buzun bağrında bir ateş yakıldı. Dünyada var olmayan bir günde doğdu böylece. Bir kar tanesi yaz mevsimini çok seviyormuş. Ama yaz geldiginde de ilk o ölmüş.

Genre
Fantasy
Author
Deniz.
Status
Ongoing
Chapters
18
Rating
n/a
Age Rating
18+

Saat Dilimlerinin Yer Değiştirdiği Başlangıçlar.

Sia – Snowman.

Bir gün, bir yerde, birinde.

Karsu üzerindeki siyah takımın kumaşını zorlayarak adımlar atıyordu. Adımının yere temas ettiği anı kollayan gardiyan, nefesini tutmuş sabırla onu bekliyordu. Nefesi, onun her adımı yere değer değmez dışarı çıkıyor; nefes sesi, adımlarına karışıyordu. Yürürken artık bir tempo tutturmaya başlayan Karsu, yolundan hiç sapmadı.

Mevsim geçişlerinin ilk damlası toprağa düştüğünde, yuvalanacağı yere sertçe vurdu. Damlanın yere değdiği noktadan sıçrayan çamur, onu sıçratan asıl damladan çok da uzaklaşmadan, bir daire çizerek etrafa dağıldı. Şehir, saklı ve sihirli belirtilerini ortaya çıkarmaya başlarken herkesi bundan habersiz bıraktı.

Gardiyan, "Bir prenses varmış. Prenseslik unvanını aldığı gün, karın kristal taneleri yağarken etrafında dönerek gökyüzüne bakmış. İlk kar taneleri her zaman önce onun saçına değermiş," diye fısıldıyordu.

"Bir Yakut efsanesine göre vaktiyle dünya çok soğukmuş," diye devam etti. Gözleri daima Karsu'daydı.

Kafeye giren esinti önce onu teğet geçmiş, sonra etrafında dolanmıştı.

"Ülker, Yakut Türkçesine göre yıldızının gökte açtığı delikten soğuk rüzgârlar girer ve yeryüzündeki her şeyi dondururdu."

Biraz duraksadı. Dua eder gibi hızlanıp birbirine vuran dudakları, fısıltısını yuttu.

"Bir gün büyük bir bahadır çıkmış; elleri donmasın diye otuz çift kurt derisinden eldiven yaparak göğe çıkmış ve Ülker yıldızının deliğini kapatmış..." dedi.

Onu izliyordu.

Daima onu izliyordu.

Sırtını izlediği kadının, elini cebine atıp gülü koyduğu yerde fark ettiğinde kapılar tamamen açıldı.

Kırmızı-beyaz gül. Rosa Osiria.

...

Hemen hemen aynı zamanda ama bambaşka bir yerde,

Birbirine kenetlenmiş evrenleri var gücüyle ayırmaya çalışan adamın başının üstünde beliren, buz parçalarından oluşan sonsuzluk işareti çatırdadı.

Sesi duyan adam aniden durdu. Ağzından çıkan buhar bulutu uçup, ayırmaya çalıştığı evrene çizildi. Bilinci yerindeyken yüzünü göremediği bir kadının sesini duydu. Onun evreni, kendi evrenine karıştı. Bedenindeki tüm güç çekilirken yere düşüyordu.

...

Zaman yine Karsu'ya döndüğünde, o kaşları çatık bir şekilde durup cebinden çıkan güle şaşkınca baktı.

"Nasıl?" diye fısıldadı.

Gülü, ince ve zarif parmakları arasında hızla çevirip bakmaya devam etti. Gözlerini kısmış, yüzünü buruşturmuştu. Beline değen açık kumral saçları, hafifçe esen rüzgâra kapılıp gözlerinin önünde uçuşuyordu. Kalkık, üçgen burnunun ucu kusursuz bir eğimle yükselerek en sivri noktaya ulaşıyordu. Yüzünün en keskin noktası orasıydı. Öfkesinin kolaylıkla okunabildiği burun ucu ve delikleri, önden bakıldığında üçgen formdaydı. Etli, normal boyuttaki dudaklarını sıktı.

Gül, dikenleri temizlenmemiş hâliyle bile oldukça ağırdı. O kadar fazla ve büyüktüler ki... Normal görünse de tuhaftı.

Bu, dikenleri en büyük gül müydü ki bu kadar ağırlaşabiliyordu?

Beyaz ceket ve kumaş pantolondan oluşan takımını tamamlayan; sivri topuklu, bilekten ince bantlı, ucu açık ayakkabıları vardı üzerinde. Topuğunu iyice yere bastırıp tüm ağırlığını arkaya vererek yere daha sağlam bastı. Kaşları çatık, anlam vermeye çalıştığı her olayda öfkesi daha da artıyordu.

Sonuçta az ya da çok, öfke tam da buradaydı. Tüm bedeninde hızla dolaşıyor, onu bir sona hazırlıyordu.

Az önce beri devam eden topuk sesine dönenler, şimdi onu baştan aşağı süzüp yollarına devam ediyordu.

Zaman denen şey, kendi zamanı içinde işte böyle akmaya başladı.

Böylece Karsu, yarım saat önce olanları zihninde tekrar tekrar yaşadı.

...

O anlattıkça böylesi anlar çoğalıyor gibiydi.

"Hislerinin kokusunu alabiliyorum," dedi.

Bir sağ bir sol gözüme bakarken konuşuyordu. Kadın bunu söylerken, gözleri sanki içimde saklı bir şeyi de arıyor gibiydi. Ya da yok! İçime bir şeyleri bizzat o saklamak istiyor gibiydi. Gözleri sürekli gözlerimde bir sağa bir sola kayıyordu. Etkili iletişimin ilk ilkesini layığıyla yapıyordu. Oturduğum masaya yakın olan kapıdan biri girdiğinde, içeriye süzülen o minicik esinti, tenime değdi. Aynı anda içim ürpermişti. Hafifçe titredim. Omuzlarımı kendime çekip düzelttim kendimi. Doğru an, doğru kişi, doğru yer... Gerçek bir tepki vermeme engel olacak kadar ani ve keskin bir dokunuştu bu.

Kısa bir an, saçlarımın savruluşunu izledim. Falcı, evrenle anlaşmış da kapıdan giren rüzgârı kendi diline mi çevirmişti sanki?

Kendi düşünceme belli belirsiz bir tebessümle karşılık verdim. Gözlerimi de kırpıştırmıştım.

Pekâlâ!

"Uzun zamandır gidecek yeri olmayan bir sevgi..." Sesi yavaşladı önce, sonra kelimelerinin arasına ince bir duraksama yerleşti.

"Yaşayıp bitirdiğini sandığın her anda yaşamaya devam edersin."

Devam etti.

"Edeceksiniz de." Bir duraksama daha.

Ve sonra, "Sonsuz ve onun sonrası kadar..." dedi.

Bilmem ki... Aklın alabildiği şeyler miydi bunlar?

Bazı başlangıçlar oldukça basit olmalıydı.

Bu memlekette bir Türk kahvesi içelim dediğimizde son hep buraya geliyordu. Belli belirsiz gülümsedim. Birkaç kişinin de dahil olup, şahit olduğu, bir fikre sahip olabileceği ve kendi bakış açısıyla başkasına aktaracağı şu anı; tek başıma yaşarken buldum kendimi.

Herkesin bir gün bir yerde böyle hissedeceği bir durum değil miydi bu?

"Gözlerinin içindeki saklananı görebiliyorum. Sen... Dünyada var olmayan bir günde doğdun."

Falcı az önceden beri, yani kendi normalinde konuştuğu o sesten daha yüksek çıkardığı sesiyle kendimle aramdaki düşüncelerimi bozdu. Yanımda oturan bu kadın, aheste aheste konuşuyor, her kelimesini özenle seçiyor, bana aktarıyordu.

Telvelerinde görüyorum denmez miydi buna? Bu aşırı kâhin sözleri de neyin nesiydi? Hele ki şiirsel yanı...

Nazlı, kuzenim. Yaklaşık ten dakika önce masamıza çağırmıştı bu kadını.

Gözlerimi devirerek parmaklarımı boynuma dokundurdum, sonra kavradım boynumu. Sol omzumdan mekâna bakışlar attım. Amacım hislerimi, düşüncelerimi, tedirginlikle harmanlanmış bu kadından rahatsız olma halimi... Yanımda oturan iki kadından da gizlemekti.

Benim bu saçmalıklara inanacak bir yanım yoktu. Olmasını isteyecek bir yanım da. İnanasım gelene kadar bu böyle kalacaktı. İnandığımda ise yine bunu istemediğimden kaçacaktım. Çünkü insan daima böyle, zamana yayılan çelişkilerle yaşardı.

Bunu istemediğimden kaçıyordum gibiydi sanırım.

Rahatsız oluşumu daha da açacak olursam: Bu ay ağustostu; sıcaklık olması gerekenden daha fazlaydı. Terliyor, bunalıyor, bir de hiç istemediğim bu duruma maruz kalıyordum. Oturduğum yerde rahatsızca kıpırdandım.

Sıcaktan nefret ediyordum.

Gözlerim bir an için kafedeki klimayı aradı. Neredeydi? Çalışıyor muydu? Ya o az önceki rüzgâr neredeydi? Artık kapı aralansa, içeriye birisi girse de esinti yoktu.

Son birkaç dakikadır derin derin nefesler alıp veriyordum. Cidden göğsüm bedenime sığmak istemiyordu...

Algım o kadar hassastı ki şu an... Bir elimle beni bunaltan kıyafetimin kumaşına dokunuyor, o temasla kumaşın tenime değdiği her santimetreyi hissediyordum. Bunu düşündükçe daha çok terliyordum sanki.

Masanın altında üst üste attığım bacaklarımı sabırsızca sallıyor, kadının susup bir an önce gitmesi için tüm beden dilimi kullanıyordum. Neden bilmiyorum; normalde rahatsız olduğum şeylerden bugün iki üç kat daha fazla rahatsız oluyordum. Kadın fincanı eline almış, bir kere bile çevirmeden içine bakıyor, bir de anlamsız cümleler kuruyordu.

"Birkaç tuşu eksik bir piyano var burada," dedi, sesini kısarak.

Piyano?

Tabii!

Şimdi merakla yüzünü izliyordum. Daha ne kadar bu tarz cümleler kuracaktı acaba?

Güzel bir teni, kendinden emin, havalı bir ifadesi vardı. Aniden onu izlerken yakaladı beni. Gözlerimizi hızla birleştirdi.

Sıradan bir falcı diyemezdim. Cümleleri tuhaf bir şekilde klastı. Her manada şıktı. Oldukça şık. Kendime inkâr edemeyeceğim süslü ve tam yerine oturan lafları...

Üzerindeki dar bluzun ince kolları teninde hafif bir kızarıklığa neden olmuştu. Göbeğini açıkta bırakmayan siyah yüksek bel bol kotu ünlü bir markaydı. Onun bir dudak kenarı havalandığında, içimde bilmediğim başka hisler uyandı. Adlarını bilemiyorum. Adını bilemediğimiz, koyamadığımız, herkesin farklı yaşadığı o hisler.

Gözlerimi kaçırmak istedim ama başaramadım. Yakalanmıştım. Yutkundum ve yavaşça dudaklarımı yaladım. Her şeyin devamını bekledim sadece.

Bu sıcak... Bu kadın... Bu durum... Çıldırtacaktı beni. Pekâlâ, belki fazla olacaktı ama her sözü beni köşeye sıkışmış gibi hissettiren bir şiirdi. Tabii bu sıcaklar da cabasıydı. Başıma güneş mi geçmişti acaba?

Ben kış insanıydım. Sanki, sıcak şu anda sadece benim ruhumu öldürüyordu!

Bana hep "Kış kadını" diyen kuzenim, falcıyı dikkatle ve merakla izliyor, beni umursamıyordu.

Öyleydim. İlk kar yağdığında saatlerce karda oturur, o anları hâlâ nefes alabildiğim tek zamanlar olarak tanımlardım.

Bazen içime dokunabilen tek şeyin soğuk olduğuna inanır, bu fikrimi, bu hissimi kimse ile paylaşmazdım. Kışın bilmediğim şeylerini özler, bana verdiği bu tuhaf hislerle çok çok iyi olurdum.

Şimdi de kaçıp soğuğa saklanmak istiyordum.

Kadın gözlerimin içine bakıyor, odağını hiç bozmuyordu.

"Kalbin soğuk," dedi bana.

Kalbim, onun ağzından çıkan o kısa cümle ile gerçek bir tepki verdi. Bu bir algı meselesi, adını duyan birinin otomatikman dönüp bakması gibiydi.

Benim onu dinleyen tek organım kalbimdi.

Nasıl?

Hitabı sadece onaydı. İçimde uyuyan o yalnız his uyanıyormuş gibi kıpırdandı. Kendime, doğru bir tasvir olacaksa: Esneyerek gerindi diyebilirdim.

"Evet," dedi yanımdaki kuzenim, "buz tutmuştur."

O hislere rağmen inatla omuz silktim.

Umrumda değil diyordum böylece!

Ne demiş atalarımız: "Fala inanma, falsız da kalma." Buna şu an inanmak isteyip, inanmayı başaran kalbim bu aptal fikirlerime el salladı.

Kadın hâlâ bana bakıyor, susmuyor ve inatla devam ediyordu laflarına. Gözlerimin tam içine bakıyor, odağını bir an olsun bozmuyordu... Ne istiyordu benden, gözlerimden?

Ya da bana özel değil, insanlara normalde de böyle bakarak, böyle davranarak işini yapıyordu.

Ona uzun uzun bakıyordum. Ben de geri adım atmıyordum.

Falcı kadın mı?

"Hah..." diye bir ses çıkardım istemeden. Kendi kendime kafamın içinde konuşuyor, etrafı umursamıyordum bile. Ben fallara asla inanmıyordum.

Gözlerimi kısarak izledim onu.

Gözlemliyordum. O da o delici bakışlarıyla yüzümdeki ifadeyi çözmüş, buna karşılık böyle davranıyormuş gibi görünüyordu.

Bu kez, kahve fincanına bir kez bile bakmadan yüzümü inceleyerek konuştu.

"Kalbin soğuk," diye yineledi kendini.

Sözlerinin muhatabı olan kalbim yine hafifçe kıpırdadı. Belki midemde oluşan bir his de olabilirdi. Hiç bilinsin istemediğin şeyin olmasıyla oluşan yakalanma hissi.

"Buz tutmuş... Buzu yutmuş," dedi.

Ona, fala, kehanete vs. ya da her neyse inanmak isteyen yanım artık var oluyordu. Peki bunu aptalca bulan yanım? Kendimle çelişiyordum şimdi.

Buz doğruydu, soğuksa benim.

En son yine onu sadece bu konuda umursamayı seçtim. Devamını duymak istiyordu bir yanım. Gözlerim hızla Nazlı'ya değip yine eski odağına, o kadına döndü... Beni mi okuyordu cidden, yoksa sallıyor muydu her şeyi bu kadın?

Bu devirde herkes, hepimiz soğuk değil miydik zaten?

Kim ısıtabilirdi ki insanların bu soğuğunu? Bu dünya değildi, o kesin. Buz tutan bu kalpler çalışır mıydı? Atabilir miydi? Hayır!

Mecaz mıydı? Değil miydi?

Değildi.

Derin bir nefes alıp verdim. Pekâlâ,

Gözlerimin içine bakmaya devam ederken, sol dudak kenarını hafifçe kaldırdı. Rahatsızca kıpırdandım ve sesli bir şekilde yutkundum.

Sözlerinin, gözlerinin... Bende bıraktığı enerji huzursuzluk olarak içimde dolaşmaya devam ediyordu.

Ne oluyordu? Evet! İnanıyordu içim buna ama aklım asla.

Falcının koyu kırmızı rujla belirginleşen dudakları tekrar aralandığında, ben hâlâ onu izliyordum. Garip bir şekilde gözlerimi ondan alamıyordum da.

Kahretsin!

Ama saniyeler geçtikçe bakışlarının tuhaflığı... Ve üzerimdeki ilgisi... Beni ürkütmeye başlıyordu.

Gözlerimi kaçırmak istiyordum... Ama yapamıyordum da.

Bu güzel kadının ilgisi... Farklıydı. Ve bu beni rahatsız etmenin ötesindeki o boyuta taşıyordu. Bir isim de veremiyordum bu hisse. Neydi o boyut, bilen var mıydı? Belki, ama hisseden çoktu eminim.

Neden aniden çıkmıştı karşımıza? Hali, tavrı, sözleri... Her şeyi çok tuhaftı.

Yeşil gözleri canlıydı. Kısa, küt saçları kalın telli ve parlaktı. Kar beyazı teni neredeyse gerçek dışıydı.

Zaten zihnim özünde bilinmezlerle, tuhaf düşüncelerle ve hislerle doluydu. Şimdi yine o garip şeyleri düşünüyor... Bir de üstüne deneyimleyip yaşıyor ve hissediyordum.

Tıpkı kışı hissetmenin güzel yanı hariç hissedilen donukluğu gibiydi.

"Çalan müziğin eksik, ama hep öyle kalmayacak."

Gözlerimi kırpıştırdım. "Eksik mi?" diye mırıldandım. Kaşlarımı çatarken konuşmuştum.

Pekâlâ, derin bir nefes alıp verdim. Düşüncelerimi susturup konuşmasını zihnimde hiç bölmeyip, cümlelerinin üzerine düşünmeyerek bu olanlara izin verecek ve bugünü böylece bitirecektim.

"Eksik parçan çalmaya başlayacak."

Biraz bana doğru eğildi.

"Senin sonsuzluğun... Adamın başının üzerinde belirdi," diye fısıldadı.

Bir anda başımı başka tarafa çevirdim.

Refleks gibiydi. Neden yapmıştım bunu? Tik gibiydi.

Nazlı, "Vay canına!" dedi. "Doğru bir adam var."

"Nazlı!" dedim, gözlerimi belerterek.

Yanımda oturmuş, bu kadına destek çıkıyordu. Harika bir ikiliyiz diyemezdim ama bazen onun yanında kendimi iyi hissederdim. Hep neşeliydi ve umursamaz.

Bazen akraba olmamız bile garip gelirdi bana. Annemi hiç tanımamıştım ben. Tek bildiğim kışın en sert ayında yolu bile olmayan yüksek bir alanda beni doğururken ölmesiydi.

Benim için bu dünyada ulaşamadığım en değerli şey oydu. Şu kısacık anda bile kalbim bir anlığına tökezledi. Onu hatırlayacak bir resmim vardı elimde, evet ama hayatlarını hep gizli yaşamayı seçmişler; bu yüzden sanırım o resim bile oldukça eski ve flu çekilmişti. Ona bu resmi çeken babam ise o öldüğü gün gitmiş.

Gözlerimi kısarak kafamın içinden sıyrılıp Nazlı'ya baktım. Bu kadın en çok Nazlı yüzünden başımıza musallat olmuştu. Böyle hoş bir kafede dolaşan havalı bir falcı... Şimdilik uğradığı tek masa da bizdik ama bilemiyordum...

Beni, iç dünyamı karıştırmayı başarmıştı.

"Neyse, yeter bu kadar. Ücretinizi verelim, teşekkürler," diyerek atıldım. Bu, bu işi bitirmek için elime geçen ilk fırsattı.

Çantamdaki cüzdana uzandığım anda, kadın aniden bileğimi yakaladı.

"Hayır. Başka biri," dedi gözlerimin tam içine bakarak.

Donup kaldım. Önce bu temas, sonra o cümlesi... İnanılmazdı ama kalbim tekledi. Ben bile buna şok olurken anlam veremediğim şeye her insan gibi tepki vererek öfkelenip reddettim bunu.

"Çok ileri gidiyorsunuz," dedim.

Çoktan ikiye bölünen bazı organlarım tarafını seçmişti. Kalbim inanmıştı evet ama aklım inanmamayı seçmek istiyordu.

Bu zamansız temas aynı zamanda aklıma galip gelip tüm hırçınlığımı tetiklemişti. Ne yapmaya çalışıyordu? Temastan hiç ama hiç hoşlanmıyordum.

Nazlı da susmuştu.

Onun bu hamlesiyle kadının o yeşil gözlerine bu kadar yakından bakmak zorunda da kalmıştım. Bakışları hâlâ anlam doluydu. Bilmediğim ama tanıdık gelen bir şey vardı içinde. Benim kadar tuhaf... Benim kadar soğuk... Ben o anlamı tarif edemiyordum işte. Onu itmek istiyordum. Belki kavga bile çıkarabilirdim ama...

Hayatımda ilk kez gördüğüm bir yüz... Bana özlemle bakıyor gibiydi.

Yok artık.

Özlem, çok uç bir histi.

Zihnim yine kelimelerle dolup taşmaya başlarken, hepsi bir anlam bulmaya çalışıyor, ama kafamda yere yerleşemiyordu.

Kaşlarımı çatıp asla düzeltmedim onları. Elleri çok soğuktu. Ellerinin soğukluğu bileğime işlerken içim ürperiyordu.

Bana ne cüretle dokunuyordu?

Kaçamak bakışlar atmaya başladım. Normalde kendimi her zaman geri çeken ben, şu an... Ama... Yok, olduğum yerde kalakalmıştım.

Sadece bakmaya devam edip kafamda çoktan ona cevap vermiş, ittirmiştim onu. Ama fiilde olanlar... Onları kaçırıyordum. Sonunda zoraki bir gülümsemeyle elini nazikçe ittirdim. Burada rezillik çıkarmayı ikimiz de istemezdik diye düşünüyordum. Çünkü o fazlasıyla haddini aşıyordu.

"Tamam, abartmayalım," dedim, otoriter bir tonla.

Ama bileğimde bıraktığı soğuk... Orada öylece kalmış. Hiç dağılmıyor, gitmiyordu da...

Bir süre daha ona baktım. İçime ferahlık veren soğuk dokunuşu... Kahretsin!

Soğuk... Benim için anlamsız derecede, şu durumda bir şekilde anlamlıydı.

Nazlı kadınla konuşmaya başlayınca aniden ayağa kalktım.

"Hanımefendi lütfen devam edin. Kim bu adam?" demişti Nazlı.

İçimdeki seslere dayanamıyordum artık. Onu kolundan yakaladım. Gerekirse sürükleyecektim peşimden.

Parayı masaya bırakıp kadına bir daha hiç bakmadan hızla uzaklaştım oradan.

Şimdi, korkudan mı... Öfkeden mi... Kalbim hızlıydı.

Hayır!

Başka bir şeydi bu.

Nazlı, kafenin bahçesine çıktığımız anda kolunu kurtardı elimden.

"Kızım, fala inanma tamam ama falsız da kalma. Biraz daha dinlemeliydin," diye söylenmeye başladı.

"Tabii..." dedim, gözlerimi devirerek.

Yürümeye devam ettim.

Neyse ki şu durumda Nazlı’nın konuşmaları, kafamın içindeki sesleri bastıracaktı. Yani ben öyle ümit ediyordum.

"Karsu lütfen bir kez olsun inan şu şeylere."

"Of Nazlı!" diye sitem ettim.

"Peki tamam ama o adamı hiç mi merak etmiyorsun?"

"Ne adamı, saçmalama lütfen."

"Kadın falcıdan çok kâhin gibiydi Karsu, tüylerim diken diken oldu."

Gülüyordu.

Yürümeye devam ettik. Tempomuzu düşürmüş, aramızdaki mesafeyi aşmamıştık. O arkamda geliyordu.

O görmese de gözlerimi devirdim.

"Sen inan madem."

"Of, şu kendini beğenmiş haline diz çöktürecek o adamla tanışmak için her şeyimi verirdim."

"Abartma!" diye bağırdım ona.

O konuşmaya devam etti. Benimse içimin bir kısmı tetiklenmiş yeri vardı artık... Kimsenin susturamadığı bir yer. Herkesin içinde olduğuna emin olduğumuz o yer...

İnsanı insan yapanın o sesler olduğu gerçeği de korkutuyordu beni. Aslında bendeki o eksik melodiler... Bu kadın söylemeden önce de oradaydı.

Ben biliyordum. Hissediyordum.

Bugün her şey... Her zamankinden daha karmaşıklaşıp beni daha da yormuştu. Rüya olma şansı falan yok muydu bu iç sıkıntımın?

Derin bir nefes aldım ve yavaşça geri verdim onu.

Pekâlâ.

Ben bugün rüya görmeyeceğim geceler için tekrar tekrar uyuyacaktım.

Let Deniz. know what you thought about this chapter!
Love this

0

Love this

Funny

0

Funny

Spicy

0

Spicy

Suspenseful

0

Suspenseful

Emotional

0

Emotional

Profound

0

Profound

Heartwarming

0

Heartwarming

Shocking

0

Shocking

Good Writing

0

Good Writing

Compelling Plot

0

Compelling Plot

Great Character

0

Great Character

Strong Dialog

0

Strong Dialog

Further Recommendations

Our third chance

Easter Hope: Hello author!!!I have read this story more than thrice already and I still couldn't get over it! I love how you created the story plot and how everything was put into place at the end! Of all the stories that I saved, this is my most favorite!Thank you for this! Though only 20 chapters but it had a ...

Read Now
My Fake Straight Boyfriend

shane3140sw: Interesting read. A bit slow in parts and a little repetitive. But for some reasion, I couldn’t put it down. I had to find out what happened next.

Read Now
The Kingsley Contract

BlueMountain: This is just amazing. The plot, characters, their pasts, the surprises. Just, wow! The dialogue flows so easily, and the interactions are quick and funny. It was comical, emotional, loving, suspenseful and down-right amazing. It wasn't a single moment where I even considered closing the book, even d...

Read Now
Fated to My Ex- Best Friend

Saraa: I really admire how unique your plot is. It didn't feel predictable at all. Did you always know how the story would end, or did the ending change while you were writing?

Read Now
The Orc's Pet

Aleesa: I loved reading this book! Great job Stephanie, you have a wonderful talent, thank you so much for sharing it☺️.

Read Now
Off limits to fate, My Alpha, my sin

AlyKeller: This story starts very interestingly: a strong-willed girl full of alpha blood is coming of age. Her dad's love for her was off in the name of protection, but her mom always knew what was best for her. She had to convince her mate to take her and love her because he was old and friends with her dad....

Read Now
Alpha’s Claim

Stefania: It's the best book of this kind that a ever read, and i read a lot. I like everything, how was handled every chapter, every emotion.

Read Now
The Mate he couldn't have

Jayne K. Ainslie: It was a great story - loved the plot line and curse and everything. It just felt a bit rushed, although I’m a sucker for more dramatics so maybe that’s just me. Love the HEA though. Thank you for the story!

Read Now
Bad Influence

Luciana: Interesting story, in my opinion the dialogue should have been a bit more longer, more extended, it has potential.

Read Now