1.1
Stüdyonun kapısı yarım aralıktı; içeriden yapıştırıcının keskin kokusu, zımparanın kuru hışırtısı ve maket bıçağının plastik üzerinde kayarken çıkardığı ince, tedirgin edici ses sızıyordu. Ortadaki büyük masa, neredeyse tamamen kaplayan kocaman, siyah bir maketle doluydu. Etrafına bant, cetvel, kalem, maket bıçakları sıralanmıştı; hepsi, sanki uslu uslu sıraya dizilmiş sırasını bekliyordu.
Tavanda sarı bir tabela asılıydı:“YÜK ALTINDA BEKLEMEYİN.”Bizse tam altında, kendi sahnemizi kurmakla meşguldük.
Na-yul, elindeki ahşap desenli kâğıdı ışığa kaldırdı; kâğıt ince bir perde gibi parlayınca yüzü de aydınlandı. Kaşlarını hafifçe çattı, dudaklarını büzüp bana baktı.
“Bu desen fazla ‘yeni’ gibi durmuyor mu?” dedi. “Ben daha eskimiş, hikâyesi olan bir desen istiyorum.”
Hâlâ maketin zeminine eğilmiş, çizgilere bakıyordum.
“Şu kenarlarını biraz yıpratırsak olur,” dedim. “Çok düzgün duruyor çünkü hiç dokunulmamış gibi. Uçlarını inceltiriz, hafif kırparız; istediğin hissi yakalarsın.”
Ji-woo, bilgisayardaki planı dokunmatik yüzeyden iki parmağıyla büyütüp küçülttü, sonra ekranı bana ve A-rin’e çevirdi.
“Şurayı tamamen karanlık istiyorum,” dedi, imleci kapının iç tarafına getirip orada tutarak. “Kapının bir adım ötesi görünmesin, ne olduğu belli olmasın. Hoca ‘merakı sahnenin içine koyun’ demişti ya, işte onu burada kullandık diyebiliriz.”
A-rin, elindeki köpük parçayı üfledi; minik beyaz tozlar havaya savrulup saçlarının önüne kondu. Parmak uçlarıyla alnının kenarını hızlıca silip, sanki bir tabloya son dokunuşu yapıyormuş gibi sütunun üst kısmını işaret etti.
“Ben sütunun tepesine minicik bir çatlak çizdim,” dedi. Sonra başını hafif yana eğip, gözlerindeki o tanıdık parıltıyla ekledi: “Hayat gibi... çatlaklar varsa ışık da girer. Değil mi?” diye gülerek sordu.
Gülmeden edemedim.
“Yine başladın,” dedim. “Sütuna bile hayat dersi yüklüyorsun.”
“Sanat budur ama?” diye sırıttı. “Hoca da etkilenecek hem bu ayrıntıdan, eminim.”
A-rin böyleydi işte; kimsenin dönüp bakmadığı ayrıntılara takılırdı. Biz bütün sahneye bakarken o, sütunun tepesine küçücük bir çizik ekler, sonra yarım saat o çizik hakkında konuşurdu.
“Harika olmuş,” dedim. Maketin zeminine uzun, ince bir çizgi çektim; sanki kapıya uzanan ilk basamağı işaretliyordum. Kalemin kâğıtta bıraktığı iz, içimde tuhaf bir ferahlık açtı. Keşke hayat da böyle olsaydı... Bir kalem darbesiyle yeni bir yol çizip, canımız istediğinde önümüze çıkan duvarları silebilseydik. Köpüğü tahta, boyayı taş gibi gösterebiliyor iken, gerçekliği de değiştirebilseydik.
Tam o anda telefon titredi; kısa sürdü ama masadaki bant rulosunu bile kımıldatacak kadar belirgindi. Ekrana istemsizce baktım.
Boğazımın düğümlenmesi için tek kelime yetti:
“Anne.”
Zımparanın sesi birden sönükleşti; Ji-woo’nun klavyeye bastığı tuşlar bile uzak bir odadan geliyormuş gibi gelmeye başladı. A-rin hafifçe bana eğildi, saçları omzumun hizasına düştü.
“Açmazsan sonra daha kötü oluyor,” diye fısıldadı. “Biliyorsun.”
Haklıydı. Bu sahneyi daha önce de yaşamıştım. Görmezden gelince hiçbir şey bitmiyor, tam tersine büyüyordu. Derin bir nefes aldım; farkına varmadan birkaç adım geri çekilmiş, sırtımı duvara yaslamış buldum kendimi. Telefon avucumda ısınmıştı; parmaklarımın arasından kayıp gidecekmiş gibi sıkı tutuyordum. Ekranda adının durduğu o küçük dikdörtgene her dokunduğumda boğazımdaki düğüm biraz daha sıkılıyordu.
“Anne?” dedim sonunda.
“Okuldasın,” dedi; sesi, önceden prova edilmiş bir cümleyi tekrar ediyormuş gibi net ve rahattı. “Yarın danışmanınla görüşeceğiz. Randevuyu aldım.”
Bileğimdeki lastik tokaya uzanıp, alışkanlıkla çekip bıraktım. Derimde bıraktığı hafif acı, tuhaf bir şekilde iyi geldi.
“Ne hakkında?” diye sordum; cevabı tahmin ediyordum ama yine de duymak istedim.
“Bölüm değişimi,” dedi. Sanki havadan sudan konuşuyordu. Oysa konu benim hayatımdı. “İşletmeye geçiş mümkünmüş. Son sınıf olman önemli değilmiş. Doğru karar için geç değil.”
Bakışlarım makete kaydı. Zeminindeki basamaklar, A-rin’in çizdiği ince çatlak, Na-yul’un elinde yaşanmışlık kazanmaya çalışan koltuk maketi... Onlara baktıkça içimden,Ben burada olmam gereken yerdeyim,hissi geçiyordu. Annem içinse burası, bir an önce terk etmem gereken büyük bir yanlıştı.
“Bunu defalarca konuştuk, anne,” dedim, saçlarımı geriye atarken gözlerimin yandığını hissederek. “Son sınıftayım. Bitmesine az kaldı. Şimdi her şeyi bırakıp yarıdan başlamak... mantıklı gelmiyor.”
“Konuşmak başka, düzeltmek başka,” dedi, o tanıdık sabırsız tonuyla. “Geçen yazki işini unutma. Kâğıt kes, yapıştır. Buna meslek denmez, hobi denir. Maaşın olmayınca beni anlarsın. Ama artık geç olur.”
Dizimin üzerine doğru biraz eğilip elimi bacağıma bastırdım; tırnaklarım avucuma gömülürken zımparanın sesi arka planda sürüyor, sanki kalbimi inceltip inceltip yok ediyordu.
“Ben sadece maket yapmıyorum,” dedim; bakışlarımı maketten ayıramadan. Sanki aramızda görünmez bir ip gerilmiş gibiydi. “İnsanların nereye bakacağını, ne hissedeceğini tasarlıyorum. Hayallerimi kuruyorum.”
“Hayallerle karın doymuyor,” diye karşılık verdi. “Önce sağlam bir mesleğin olacak. Güvencen olacak. Sonra istersen hobi olarak yine böyle şeylerle uğraşırsın.”
“Bu benim hobim değil,” dedim; sesimdeki titremeyi saklayamadan. “Ben bunu meslek olarak yapmak istiyorum. Bu sektörde çalışmak istiyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu; telefonda sadece nefesini duydum.
“Akşam yine konuşacağız,” dedi sonunda. “Yarın iki buçukta da orada olacağız. Danışmanın ne diyecek, onu da duyalım. Kızımın emeğinin boşa gitmesini istemiyorum. O yüzden uğraşıyorum zaten.”
Ben de emeğimin boşa gitmesini istemiyorum,cümlesi boğazıma kadar gelip dudaklarımda takıldı. Yutkundum.
“Sonra devam edelim,” diyebildim sadece.
Annemin sesi kesildiğinde, telefonu bir süre elimden bırakamadım; sanki bırakınca söyledikleri de, içimdeki ağırlık da benimle birlikte yere yığılacakmış gibi geldi o an. Sonunda telefonu masanın üzerine bıraktığımda, stüdyonun sesi yeniden ayarlanan bir radyo gibi yavaş yavaş geri geldi: bantın cızırtısı, klavyenin tıkırtısı, zımparanın sürtünmesi...
Parmaklarımı birbirine sürtüp avuçlarımı ısıtmaya çalıştım; başımı hafifçe geriye kaldırıp gözyaşlarımı geri göndermeyi denedim.
Ji-woo yanıma geldi, hiçbir şey söylemeden yüzüme baktı. Kurcalamadı, zorlamadı; sadece orada durdu. Nefesim biraz normale dönünce, başıyla maketi işaret etti.
“Buradan devam edelim,” dedi, sakin ama kararlı bir sesle. “Ne yapıyoruz şimdi?”
Sorduğu şey maketle ilgiliydi ama içimde bir yer, sorunun çok daha büyük bir yaraya dokunduğunu biliyordu. Makette ne yapacağımızı biliyordum; ama sıra kendi hayatımın maketine gelince hiçbir fikrim yoktu.
Masanın kenarından A-rin’in uzattığı mendili o an fark ettim.
“Gözlerin azıcık parlıyor,” dedi yumuşak bir sesle. “Bırak parlasın. Hoca ne demişti hem... ‘Kan, ter, gözyaşı... Hepsini hissettirmelisiniz.’ Bizimki daha iyi; hissettirmiyoruz, fiziksel olarak ortaya koyuyoruz resmen.”
İster istemez gülümsedim; gülümsememin ucunda hâlâ bir sızı vardı ama yine de iyi geldi.
Ji-woo, masanın üzerindeki kavanozdan küçük bir şeker alıp avucuma bıraktı.
“Şeker mutluluk demektir,” diye mırıldandı.
A-rin, sütunun yanına eğilip köpüğün üzerinde parmağını gezdirdi, yeni bir çizik daha ekledi.
“Şimdi oldu,” dedi. “Biraz hasar almış ama hâlâ ayakta. Bizim gibi.”
Na-yul, masanın ucundaki fırçaları toplarken kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:
“Ben de arka duvarı biraz daha soluk yapıyorum. Çekimde derinlik ilizyonu verir.”
Fırçayı çok az boyaya batırıp, neredeyse kuru sayılacak hâlde zeminden geçirdim. Renk açılıp soldukça, alan güneşte yıllarca kalmış eski bir meydan gibi görünmeye başladı. Birkaç darbeden sonra, maketin önü gerçekten “geçmişi olan bir yer” havasını almıştı.
Kapı hafifçe tıkırdadı; hepimiz refleksle başımızı çevirdik. Hoca kapı aralığından içeri bakıp makete doğru ilerledi.
“Çocuklar,” dedi. “Güzel gidiyorsunuz. Şu sütunun tepesindeki çatlak detayı sevdim. Böyle küçük şeyleri sakın son anda silmeyin. İşi asıl onlar güzelleştirir.”
A-rin göz ucuyla bana baktı; “Gördün mü?” der gibi kıkırdadı.
Hoca çıktıktan sonra stüdyoyu yine bizim uğultumuz doldurdu: bant sesi, kalem sesi, bilgisayar fanı...
A-rin sütunu yerine yerleştirip bir adım geri çekildi; hep beraber makete baktık.
“Bence sahne hazır gibi,” dedi. “En azından kafamda canlanıyor artık.”
Tasarlamayı gerçekten seviyordum. Karşımda sadece bir maket duruyor gibi görünse de, ben üstünde çoktan sahne ekibini, kabloların arasından koşturan teknisyenleri, prova yapan grubu, konser bitse de oradan ayrılmak istemeyen seyircileri görüyordum.
Bir taraftan annemin sesi ise hala kulaklarımdayken, diğer tarafta yıllardır emek verdiğim işi bitirmeye çalışıyordum. İkisi de bana büyük duygular yaşatıyordu.
Belki de cevap buydu. Her zaman sorunlar olacaktı. Hayatımın maketini de tıpkı bu sahneyi çizdiğim gibi, yavaş yavaş, deneye yanıla kuracaktım. Yanlış kesilen parça çöpe gider, yenisi kesilirdi; önemli olan vazgeçmemekti.
Masaya biraz daha yaklaştım. Fırçayı elime aldığımda, az önce telefonda duyduğum kelimeler zihnimden yavaş yavaş dağıldı.Yanımda Na-yul, karşıda Ji-woo ve A-rin... Her birimizin elinde başka bir iş, ama kafamızda aynı amaç.
Saatler böyle geçti. Sonunda, akşam stüdyonun ışıklarını kapatırken, masanın üzerindeki makete son kez dönüp baktım. Yorgundum, gözlerim yanıyordu ama içimde garip bir huzur vardı. Ne tam olarak zihnimde annemin sesini susturabilmiştim ne de geleceğe dair bütün korkularımı... ama en azından şunu biliyordum: Bu masanın başında, elimde kalem, arkadaşlarım yanımdayken kendimi yanlış yerdeymişim gibi hissetmiyordum. Gerçekten ait olduğum yerde hissediyordum.
-------------------
Cadde akşam ışığıyla doluydu; dükkân tabelalarının renkleri ıslak asfalta vuruyor, kaldırımda yürüyen insanların gölgeleri bu renklerin içinden geçtikçe uzayıp kısalıyordu. Bir yandan turistlerin yüksek kahkahaları, bir yandan derse yetişmeye çalışan öğrencilerin telaşlı adımları, uzaktan gelen otobüs frenleri... Hepsi birbirine karışıyor, sokağın üstüne ince bir uğultu gibi yayılıyordu. Sokak yemeklerinin kokusu da buna eşlik ediyordu tabii; kavrulmuş et, kızarmış hamur, bir yerden yükselen sarımsaklı sos buharı... Rüzgâr yön değiştirdikçe bütün o farklı kokular kahve kokusuna karışıp yüzüme vuruyordu.
Köşedeki küçük kafeye doğru yürürken, cam kapının önünde bir an durup içeri baktım. İçerideki ışık, dışarıya göre daha loş ve sıcaktı; sanki kalabalık caddeden çıkıp başka bir ortama, başka bir tempoya geçecekmişiz gibi hissettirdi.
Kapıyı itince, üstteki küçük çan ince bir ses çıkardı. Daha içeri adımımı atmadan kavrulmuş kahve çekirdeği kokusu vanilyayla birlikte burnuma geldi; göğsümdeki sıkışma hafifledi, sanki “tamam, biraz nefes alabilirsin” diyen bir his oturdu içime.
Cam kenarındaki yüksek masaya oturduk. Ahşap yüzeyde yıllardır bardakların bıraktığı soluk halkalar, arada derinleşen ince çizikler, canı sıkılan birinin sivri bir şeyle kazıdığı belli belirsiz harfler vardı. Parmak uçlarımı masanın kenarında gezdirince, pütürlü yüzey hafifçe tenime dokundu; bu küçük takılma, tüm gün omuzlarımda taşıdığım yorgunluğu sandalyeye bırakmam için bahaneye dönüştü.
A-rin, bileğinin içindeki küçük güneş dövmesine başparmağıyla dokundu; parmağı güneşin etrafında bir tur döndü.
“Ben kararımı çoktan verdim,” dedi, sesindeki neşeyle. “Bana şeftalili soğuk çay.″
Ji-woo, camdaki buhara eğilip parmağıyla küçük bir kalp çizdi; kalp buharın dağılmasıyla bir saniyede bozuldu ama o aldırmadı. Parmak ucunu havada tutup sanki görünmez bir pipetten yudum alıyormuş gibi yaptı.
“Ben buzlu americano alacağım,” dedi. “Yarın trene bininceye kadar beynimin ayık kalması lazım. Yoksa trende uyuyup Busan durağını kaçırırım, siz konsere gidersiniz, ben de ömür boyu ‘o konseri kaçıran arkadaş’ diye anılırım. Psikologluk vaka çıkar oradan.”
Na-yul menüye son bir kez baktı, hafifçe iç çekip gülümsedi, sonra menüyü kapatıp masaya bıraktı.
“Ben de latte alayım,” dedi.
“Ben vanilya latte istiyorum,” dedim, elimi hafifçe kaldırarak.
Kupayı henüz görmeden, avuçlarıma oturacak o ağır, sıcak şeyi hayal ettim; buharının yüzüme vurmasını, ilk yudumda boğazımdan aşağı inen ılıklığın midemde bıraktığı o tanıdık ağırlığı...
Barista başıyla selam verip kasaya doğru ilerledi. Tavandaki pervane ağır ağır dönüyor, her dönüşünde saçlarımızın önlerini azıcık kıpırdatıyordu. Kafenin uğultusu yumuşaktı; fonda çalan şarkının sözlerini seçemiyor ama ritmini, masanın altından geçen bir su gibi hissedebiliyordum.
“Yarın gerçekten Busan’dayız,” dedi Ji-woo birden, normal şakacı tonundan biraz daha ciddi ama gözleri daha parlak bir sesle. Dirseğini masaya koydu, gövdesini bize doğru eğip sanki çok önemli bir sır veriyormuş gibi yaklaştı. “Düşünsene; sabah trene biniyoruz, koltuklarımıza yayılıyoruz. Bir süre sonra pencereden deniz görünmeye başlıyor. Akşam da stadyumda yerimize oturup konseri bekliyoruz. Şu an bunu yüksek sesle söylemek bile içimdeki gerginliği biraz azaltıyor.”
Na-yul, masaya biraz daha yaklaşarak kollarını çaprazladı; sesi alçaktı ama söylediği her kelime netti.
“DRE-M hâlâ hak ettiği yerde değil bence,” dedi. “Stargaze’den çıkışları bile olaydı ama ona rağmen şirket sanki bilinçli olarak onları hep bir adım geride tutuyor. Promosyon desen, yarım; programlara doğru düzgün çıkarmıyorlar. Oysa sahneye çıktıklarında havanın değiştiğini çıplak gözle görüyorsun. O ağırlık, o sakin özgüven... Çoğu grupta yok. Ben her performansta ’bu çocuklardaki potansiyeli nasıl fark edemiyorlar diye sinir oluyorum.”
Tam o sırada A-rin’in şeftalili çayı masaya geldi. Bardağı iki eliyle kavradı; buzlar birbirine çarpınca çıkan sesi, sanki bardaktaki küçük bir müziği dinliyormuş gibi yüzüne hafif bir gülümsemeyle izledi.
“Belki de bu yüzden bu kadar seviyorum onları,” dedi, gözlerini bardaktan kaldırıp bize bakarak. “Hiç ‘bakın ne kadar parlıyoruz, hadi bizi görün’ diye bağırmıyorlar. Sahneye çıkıyorlar, birkaç dakika içinde içimizde bir yeri yakıp geçiyorlar. Şarkı bittikten sonra dışarıdan bakan için hiçbir şey yokmuş gibi durabilir ama ben olduğum yerde otururken içimin hâlâ yandığını hissediyorum. Sanki şarkı bittikten sonra sahneden değil de içimden çalmaya devam ediyor.”
İçeceklerimiz bir tepsiyle masaya geldi. Tepsi bırakılınca kupaların sıcak tabanları ahşapta soluk, yuvarlak halkalar bıraktı. Khaveyi kavradığım anda ellerim ısındı; kupanın kenarından yükselen buhar yüzüme vurdu, kirpiklerimin ucuna kadar geldi sanki. İlk yudumu aldığımda kahvenin tanıdık acılığıyla vanilyanın tatlı kokusu boğazımdan aşağı birlikte indi; göğsümün ortasında yayılan o ılıklık, omuzlarımı fark etmeden gevşetti. Dudaklarımın kenarı kendiliğinden yukarı kıvrıldı; bu kez gülmek için özel bir sebebe ihtiyacım yoktu.
Ji-woo soğuk kahvesinden büyükçe bir yudum aldı, sonra gözlerini abartılı şekilde açıp bardakla sanki dramatik bir sahne oynadı.
“Resmen ‘yarın büyük gün’ kahvesi bu,” dedi; gülüşü gözlerinin kenarındaki çizgilere kadar yayıldı. “Tren biletleri tamam, konser biletleri cebimizde, kalacak evi ayarladık, programı yaptık. Ama asıl önemli maddeye hâlâ gelemedik.” Telefonunu masaya, sunum dosyası bırakır gibi koydu, sonra bakışlarını bana çevirdi. “Eum-ji, senin ilk DRE-M konserin. Bu konuda resmi görüşünü almak istiyorum.”
Bardağın buharını yüzüme biraz daha yaklaştırdım; burnumun ucuna dokunan sıcaklık, gözlerimin ardındaki yorgunluğu biraz eritti. Bir an gözlerimi kapatıp “yarın gerçekten orada olacağız” cümlesiyle baş başa kaldım, sonra tekrar açtım.
“Tüm şarkıları ezbere biliyorum ya,” dedim, kupayı avuçlarımın arasında yavaşça çevirirken. “Evde dinlerken bile bazen nefesim kesiliyor. O yüzden ilk konserim için ‘heyecanlıyım’ demek fazla hafif kalıyor. İçimde sanki uzun süredir bekleyen, kapağı zor tutulan kocaman bir coşku var ve ben sahneyi gözümle görene kadar bunun gerçek olduğuna tam inanamayacağım gibi hissediyorum.”
A-rin sandalyede doğruldu, iki kolunu yanlara açıp sanki masadan başlayıp tüm salona yayılacak bir dalga başlatıyormuş gibi salladı.
“Biz senin yanındayız ya, merak etme,” dedi. “Senin tek görevin bağırmak. Gerisini biz hallederiz. Ellerimizi böyle kaldırır dalga yaparız, sen sadece kendini müziğe bırak. Hem VIP bilet aldık, sahneye o kadar yakınız ki, otele dönünce gözümüzü kapatsak bile sahnedeki hâllerini görmeye devam ederiz muhtemelen. Kalıcı konser yan etkisi olur.”
Na-yul, parmak uçlarıyla masaya yavaş bir ritim vurmaya başladı; sanki kafasının içinde setlist çoktan sıraya girmiş, o da sessiz sessiz davul çalıyordu.
“Bu arada şarkı listesi sızmış, haberiniz var mı?” dedi. “İnternette millet coşmuş durumda, herkes paylaşıyor. Ama ben özellikle bakmadım. İlk kez orada, sahnede duymak istiyorum.″
“Ben de bakmadım,” dedim, kahvemin kokusunu içime çekerken. “Böyle küçük sürprizler iyi geliyor. Yeter ki gerçek anlamda kalp krizi geçirmeyeyim; çünkü bazı performans videolarını izlerken bile elim ayağım birbirine giriyor.″
Ji-woo “plan yapan arkadaş” moduna geçtiğini belli eden o klasik hareketi yaptı; telefonunu cebinden çıkarıp masanın ortasına koydu.
“Yine de son kez üzerinden geçelim,” dedi. “Yarın sabah dokuzda KTX. Ne çok erken, ne çok geç. Öğleden önce Busan’dayız. İstasyondan doğru sahile geçeriz; biraz deniz, biraz fotoğraf. Kapılar beş gibi açılıyor. Zaman konusunda gayet rahattayız.”
Ekranı bize doğru çevirip parmağını sanki sunum yapıyormuş gibi salladı.
“Ve rica ediyorum,” dedi, kelimeleri tek tek vurgulayarak, “dijital biletlerinizi telefona kaydedin. Sonra bir de ekran görüntüsü alın. Kapıda ‘internet çekmiyor, bilet açılmıyor’ diye panik yapan bir kişi görmek istemiyorum. Özellikle de aramızdan.”
Bakışları yarım saniyeliğine bende takılı kaldı. Başımı eğip gülümsemekle yetindim; önceki bilet faciam hâlâ aramızda espri konusuydu.
Na-yul geriye yaslandı, sandalyesi hafifçe gıcırdadı. Omzunu küçük bir zafer edasıyla silkerek konuştu.
“Üç ay boyunca neredeyse sadece makarna yedim,” dedi. “Son bir ayı da tostla kapattım. Ama koltukları düşününce, cidden değmiş. Sahne dibiyiz resmen. Daha ne olsun?”
Cümlenin sonunda yerinde kıpır kıpır oynamaya başladı; elleriyle görünmez gitar çalıyormuş gibi yaptı, başını salladı. Kafede çalan şarkıyla alakası yoktu ama onun kafasında çoktan DRE-M çalmaya başlamıştı.
“Dur, o enerjiyi yarına sakla,” dedi Ji-woo, kahkahasını hiç saklamadan. “Yarın konser sırasında bize lazım olacak. Şimdi burada boşuna tüm enerjini harcama, sahnede nefes nefese kalırsın sonra.”
Onları izlerken, kupanın sıcaklığını biraz daha sıkı kavradım. Bir an için, Busan’a giden trenin camında kendi yansımamı, arkamda denizi, ileride stadyumun ışıklarını hayal ettim.
İçimden geçen cümle kendiliğinden belirdi:“İyi ki bu üçü benim yanımda,” diye düşündüm. “Ve iyi ki o sahneyi ilk kez onlarla birlikte göreceğim.”
---------------------------------------------------- ,
Kapıyı araladığım anda yüzüme önce buharda pişmiş pirincin sıcak kokusu vurdu. Hemen ardından, babamın yıllardır değiştirmediği limon kolonyasının keskinliği karıştı havaya. Sanki kafamın içinde eski bir çekmece açıldı; içinde okuldan eve koşa koşa geldiğim günler, annemin “ellerini yıka” diye seslendiği akşamlar, babamın haber izlerken mırıldandığı cümleler... Hepsi bir anlığına gözümün önünden geçti. Sonra bugünün ağırlığı, sanki hiç gitmemiş gibi yeniden omuzlarıma oturdu.
Eşiğe oturup ayakkabılarımı çıkarmaya başladım. Bağlara parmak uçlarımla dokundum, düğümü yavaş yavaş çözdüm. Ayakkabının bağları gevşedikçe içimdeki düğümün tersine, daha da sıkılaştığını fark ettim.
“Geldin mi? Konuşacağız biraz,” dedi annem, salondan. Televizyonun sesi, tabak çanak hışırtısı ve onun sesi birbirine karıştı.
“Geldim,” dedim. “Konuşalım.”
Sesim ne çok sertti ne de çok yumuşak; arada bir yerde asılı kaldı, yutkunarak.
Salona girince beyaz tavan lambasının ışığı gözlerimi bir an kamaştırdı. Orta sehpanın üzerinde fincan tabaklarının bıraktığı yuvarlak kahve izleri vardı. Kumandanın köşesinde ince bir toz tabakası duruyordu; annem faturaları üst üste dizmiş, birinin köşesini tırnağıyla düzeltmişti, kâğıdın ucu hafifçe kıvrılmıştı. Babam pencerenin yanında duruyor, perdeyi yarıya kadar kapatmış hâlde dışarıdaki sokak lambasına bakıyordu. Omuzları hafif yukarı çekilmişti; sanki üşüyormuş ya da kafasında bir şeyleri tartıyormuş gibi.
Çantamı sandalyenin arkasına astım; askıdan hafif bir gıcırtı sesi geldi. Ayaklarımı halının yumuşaklığına bastım, nefesimi derin çekip yavaşça bıraktım.
Annem televizyonun sesini kısarken bana döndü.“Yarın saat iki buçukta danışmanınla randevunu ayarladım,” dedi. “Okula da aradım, teyit ettirdim. Gidip şu bölüm işini artık netleştirelim. Böyle ‘bakacağız, konuşacağız’ diye uzamaması gerekiyor.”
Ellerimi karnımın önünde birbirine kenetledim, parmaklarımı sıkıp gevşettim.
“Danışmanımla Salı günü görüşeceğim,” dedim yavaşça. “Ama bölüm değiştirmek için değil. Portfolyomu göstereceğim. Bitirme projemi, maketleri, çizimlerimi teslim edeceğim. Önce onu konuşmamız gerekiyor.”
Bu cümleyi kurana kadar sesimin yarıda kesilmesinden korkuyordum. Son kelime ağzımdan çıktığında dizlerimin içi boşalmış gibi oldu ama geri adım atmak istemedim.
Babam perdeyi bıraktı, yavaşça arkasını döndü. Bakışları salondan geçip üstüme yerleşti.
“Şu ‘portfolyo’ dediğin şeyin tam olarak karşılığı ne?” diye sordu. Tonunda bağırma yoktu ama yorgun, ağır bir hava vardı. “Yani elinde öyle bir dosya olacak, tamam... Peki sonra? Onunla ne yapacaksın? Nerede işe yarayacak? Bizim anlayacağımız şekilde anlat biraz.”
Bir an durdu, sonra başını hafifçe yana eğdi.
“Hayal kurmak güzel, Eum-ji,” dedi. “İnsanın hayali olmalı elbette. Ama hayat sadece ’hayal kurmak’la yürümüyor işte. Sonunda karnını doyurman, beklentilerin altından kalkman, belli bir düzene girmen gerekiyor.”
Nefesimi toparlamak için başımı hafifçe eğdim. Göğsümün ortasında sıkışan havayı kontrollü bir şekilde dışarı vermeye çalıştım.
“Ben sadece hayal kurmuyorum,” dedim. “Bütün gün okulda yaptığım şey hayal değil. Sahne tasarımı dediğiniz şey, sadece ortalığı süsleyip ışık yakmak değil. Ağırlık hesaplıyoruz, dengeye bakıyoruz, güvenlik kurallarına göre çizim yapıyoruz. İnsanların üzerine çıktığı, yürüdüğü, atlaya zıplaya dolaştığı zeminleri biz kuruyoruz. Bir konser alanında, bir tiyatroda, bir festivalde... seyirci rahatça oturabiliyorsa, sahne çökmeden ayakta durabiliyorsa, bu bizim işimiz sayesinde oluyor.”
Konuşurken fark etmeden ellerimi açmışım; sanki salonun ortasına görünmez bir sahne kurmaya çalışıyordum. Avuç içlerimin terlediğini hissedince parmaklarımı yavaşça birbirinden ayırıp pantolonumun yan tarafına sildim.
Annem kollarını göğsünün önünde bağladı. Çenesinin altında ince, gergin bir çizgi belirdi; dudaklarını sıktı, sonra ağır ağır açtı.
“Bak kızım,” dedi. “İşletmeye geçsen kötü bir şey olmayacak. Hatta tam tersi, elinde sağlam bir diploma olur. İyi bir şirkete girersin, düzenli maaşın olur. Sigortan olur, emekliliğin olur. Sonra istersen akşamları, hafta sonları yine bu maket işlerini yaparsın. Hobi olarak, keyif için. Kimse sana ‘yapma’ demez ki.”
Kelime boğazıma takıldı: hobi. Sanki içimdeki sahnenin bütün ışıkları bir anda kapanmış gibi hissettim.
“Lütfen hobi demeyin,” dedim; farkında olmadan sesim yükseldi. Kelimeler havada sert bir çizgi gibi asılı kaldı. Annemin kirpikleri hızla kırpıştı, babam ise kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Bu benim mesleğim. Okumak için bu bölümü seçtim, her gün stüdyoda bunun için çalışıyorum. Gece bilgisayar başında çizim yaparken, maket keserken... ben oyun oynamıyorum. Bu işi hayatım boyunca yapmak istiyorum.”
Babam dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme yerleştirdi; sanki “Sonunda söylemek istediklerini açıkça duyuyorum,” demek ister gibiydi. Kolunu koltuğun kenarına bırakırken gözlerini benden ayırmadı.
“Peki,” dedi. “Madem öyle... Yarın ne yapacaksın, anlat bakalım. Nereye gidiyorsun sen?”
Derin bir nefes aldım. “Yarın sabah Busan’a gideceğiz,” dedim. “KTX’le. Sabah trene bineceğiz, öğleye doğru orada oluruz. Akşam da DRE-M’in konseri var. Biletleri aylar önce aldık; para biriktirip tek tek gün sayarak aldık. Yanımda benimkiler de olacak. Sadece eğlenmeye gitmiyoruz; sahneye, ışıklara, seyircinin yerleşimine de bakacağım. Bizim bitirme projemizle kıyaslayacağım. Yani... hem konser, hem de benim için bir nevi yerinde gözlem gibi düşünebilirsiniz.”
Konuşurken farkında olmadan ayak uçlarım halının üzerinde küçük küçük hareket etti. Sanki burada değil de istasyonda ya da stadyumun önündeymişim gibi hissettim.
Annemin kaşları yavaşça kalktı, sonra inerken alnında ince bir çizgi bıraktı. Gözlerinde hâlâ ikna olmadığını belli eden bir tereddüt vardı ama bu kez doğrudan “hayır” demedi. Yutkundu, nefesini düzenledi.
“Tamam,” dedi en sonunda. “Madem biletler alınmış, arkadaşlarınla plan yapmışsın... Şimdi geri dönülecek bir durum yok. Ama şunu bil istiyorum: Derslerini aksatmayacaksın.”
Başımı salladım. Bu cümleyi ondan defalarca duymuştum ama bu kez içimden “zaten öyle yapacağım” demek daha kolaydı.
“Aksatmayacağım,” dedim. “Bitirme projem zaten neredeyse bitti. Danışmanımla da Salı günü konuşacağım. Busan dönüşü direkt okula odaklanacağım, merak etme.”
Babam “tamam” der gibi derin bir iç çekip koltuğa oturdu. Avuç içleriyle dizlerini sıvazladı; alışkanlıkla yaptığı bir hareketti bu. Bir süre salondaki sessizliği televizyonun kısık sesi ve dışarıdan gelen araba gürültüsü doldurdu.
----------------
Sabah gözümü açtığım anda zihnime düşen ilk şey telefonun saati değil, bugünkü konser oldu. Bugün, yıllardır sadece ekranda gördüğüm o insanları gerçekten karşımda görecektim. Bir süre tavana bakıp bunun hâlâ bir rüya olma ihtimalini yokladım.
“Kesin yine sabah olmuş gibi görünen ama aslında hâlâ uyuduğum saçma bir rüya,” diye düşündüm.
Sonra, bileklerimdeki hafif titremeyi fark ettim. Bu titreme uykudan değil, tamamen gerçeklikten geliyordu.
Yorganı ayağımla itip tek hamlede kenara attım. Ayaklarım yere değer değmez, sanki biri “başla” demiş gibi dolabın kapağını açtım. Gözüm aynı anda her yere kayıyordu: En sevdiğim gömlek çok mu ciddi kalır, pantolon fazla mı spor görünür, fotoğraf çekilirsem pişman olur muyum... Hepsi kafamın içinde dönüp duruyordu. Askılara seri seri bakarken bir yandan da kendi kendime söylendim:
“Bu kadar düşünüp sonunda yine en basic şeyi giyeceksin, boşuna kasma.”
Sonunda gömlekle pantolonda karar kıldım. Saçımı aceleyle topladım; tokayı yarım yamalak tutturdum, birkaç telin kenardan kaçmasına göz yumdum. Aynanın karşısına geçip kendime tepeden tırnağa baktım. Konser için zaten otelde hazırlanacaktık, şuanlık rahat ve iyidim bence.
Saate bakmayı akıl ettiğimde biraz daha oyalanırsam treni kaçırabileceğimi fark ettim. “Saçınla uğraşacak vaktin yok, idare edeceksin,” diye mırıldandım.
Aynadaki hâlime bakarken dudaklarımda küçücük bir gülümseme yakalandı; o gülümsemeyi içimdeki heyecanla birlikte cebime koyup odadan çıktım.
Merdivenlerden inerken mutfaktan hafif susam ve yosun kokusu geldi. Kokuyu içime çektiğim anda, “Tamam,” dedim içimden, “kimbap var.”
Mutfak kapısının önünde durup içeri baktım. Annem tezgâhın başında eğilmiş, parlak yeşil yosun yapraklarının üzerine pirinci yayıyor, içlerine havuç, turşu, yumurta diziyordu. Rulo hâline getirdiği kimbapları özenle plastik bir kaba yerleştiriyordu. Babam da onun yanında, tahta kesme tahtasının üzerinde o ruloları kalın dilimlere ayırıyordu. Bıçağın tahta üzerindeki ritmi, sanki kalp atışımla yarışıyordu.
“Erken kalkmışsın bugün,” dedi annem, başını kaldırmadan. Sesi, tezgâhtaki tabak seslerine karıştı. “Senin için ‘erken kalkmak’ genelde sözde olur. Demek ki konser baya önemliymiş.”
Sandalyenin arkasındaki boşluğa çantamı bıraktım; sandalye hafifçe gıcırdadı.
“Yani...” dedim, yüzüme yayılmakta olan gülümsemeyi saklamaya hiç uğraşmadan. “Biraz değil de... bayağı önemli olabilir.”
Babam, kestiği rulolardan birkaç tanesini yan tarafa, ayrı bir kaba koydu. Bıçağı bir kenara bırakıp bana döndü.
“Bunlar tren yolculuğu için,” dedi. “Dışarıdan daha sağlıklı. Fiyatlar zaten uçmuş, bir de iki lokmaya dünya para vermeyin. Bari karnınız doyarken paranız cebinizde kalsın.”
Tezgâhtaki kimbap dilimlerine baktıkça ağzımın suyu aktı. Dayanamadım; elimi uzatıp henüz buharı tam dağılmamış bir tanesini kaptım. İlk ısırıkta içindeki turp turşusunun o keskin çıtırtısı, havuç ve yumurtanın yumuşaklığıyla karıştı. Susamın kokusu burnuma vurunca gözlerimi kapatıp bir an sadece o tadın keyfine odaklandım.
“Hey!” dedi annem, yarı ciddi yarı gülerek, elindeki ruloyu havaya kaldırdı. “Onlar yol için hazırlanıyor, burada kahvaltıya saldır diye değil.”
“Bu, yalnızca bir prova,” dedim, ağzımı kapatmaya çalışarak. “Kalite kontrolü yapıyorum. Yolda bozuk çıkmasın diye.”
Babam termosu sıcak içecekle doldurdu, kapağını dikkatle çevirdi, sızdırmadığından emin olmak için ters çevirip kontrol etti. Sonra bana uzattı.
“Al bunu da,” dedi. “Trende çay iyi gider.Yanına evden bir şeyler almak en iyisi. Bir de ne olur trene geç kalmayın. İstasyonda kalabalık olur, aceleyle koşuşturmaca çıkmasın. Arkadaşlarını sen bekletme, onlar da seni bekletmesin.”
Termosu çantama yerleştirirken içini son kez gözden geçirdim: bilet, cüzdan, kulaklık, yedek pil, maske...
“Tamam,” dedim. Fermuarı çekerken babama baktım. “Merak etme, erken çıkacağım. Zaten Ji-woo dakika hesabı yapan bir insan, geç kalırsam konserden önce beni öldürür.”
Annem, ruloyu kesmeyi bırakıp nihayet başını kaldırdı. Yüzünde, dün akşamki konuşmanın gölgesi hâlâ belli belirsiz duruyordu ama bakışları bugün daha yumuşaktı.
“Yanına yedek maske koydun mu?” diye sordu.
Sayaç gibi saymaya başladım:
“Maske çantamda, yedek de ön gözde. Bilet... burada,” dedim, fermuarı biraz açıp göstererek.
Babam kapıya doğru yürürken elini uzatıp alışkanlıkla saçlarımı hafifçe karıştırdı. Parmakları birkaç telin arasından geçti, sonra elini omzuma bıraktı.
“Tamamdır o zaman,” dedi. “Sen dikkatli ol, kalabalıkta kendini kaptırma. İtiş kakış olursa kenarda dur.″
Kapı girişine yaklaşırken ayakkabılarımı giymek için eğildim. Bağcıkları tutup sıkarken kısa bir an durdum. Başımı kaldırıp anneme ve babama aynı anda baktım. O bakış, “Gidiyorum,” demekten biraz daha fazlasını söylemek istedi ama kelimeye dönüşmedi.
“Yarın görüşürüz,” dedim sonunda. “Ben oradayken merak etmeyin, ara ara mesaj atarım. Konserden önce, sonra... mutlaka haber veririm.”
Annem derin bir nefes aldı; göğsünün hafifçe inip kalktığını gördüm. Yüzünde, “Bu bölümü neden seçtin hâlâ anlamıyorum,” diyen tanıdık ifade bir anlığına belirdi ama bu kez dudaklarına taşınmadı. Onun yerine daha sıradan, daha gündelik bir cümle seçti:
“Üşütme, tamam mı?” dedi. “Akşam serin olur, stadyumda rüzgâr eser. Üstüne bir şeyler al. Bir de... ne olursa olsun, telefonunu yanında tut.”
Gülümsedim.
“Merak etme,” dedim. “Montumu alıyorum.″
Babam kapının koluna uzanıp açtı, bana geçmem için yol verdi.
“Tamam,” dedi. “Hadi bakalım. İyi seyirler, iyi eğlen. Dikkat et kendine.”
Arkamdan annemin sesi geldi:
“İyi eğlen kızım,” dedi. “Ama lütfen kulaklarını çok yorma! Oradan sağır olup dönme bana.”
“Onu da gidip gruba söylerim,” dedim gülerek. “Bir tık kısmalarını rica ederim.”
Kapı kapandığında, koridorun sessizliğiyle birlikte içimdeki heyecan iyice berraklaştı. Çantamın fermuarını bir kez daha yokladım; biletin köşesini parmak uçlarımla hissedince içim rahatladı.
--------------
Dışarı çıkar çıkmaz sabahın soğuğu yüzüme tokat gibi çarptı; sanki “Uyan, bugün ciddi bir gün,” diyordu. Nefesim havayla buluşur buluşmaz ince bir buhar olup dağıldı. Kulaklıklarımı kulağıma iyice yerleştirip montumun yakasını kaldırdım. İki aktarma, üç merdiven, bir yürüyen merdiven derken sonunda istasyonun önüne gelebilmiştim.
Demir rayların o hafif yağlı metal kokusu, anonsların boğuk ama tanıdık sesi, acele adımlarla koşturan insanların telaşı... Hepsi bir araya gelince içimdeki heyecanı iyice büyüttü. Sanki trenlerden birinin içindeymişim ve birazdan hızla şehrin dışına fırlayacakmışım gibi hissettim.
Kalabalığın içinde turuncu bir bere ucu gözüme çarpar çarpmaz Na-yul’u gördüm. O bereyi kışın onsuz düşünmek zaten imkânsızdı. O da beni fark edince bir anda toparlandı, kolunu havaya kaldırıp abartılı bir şekilde salladı. Sanki iki senedir görüşmemişiz gibi yüzü kocaman bir gülümsemeyle açıldı.
“İşte!” dedi, yanaklarını üşümüş gibi ovuşturarak. “Bizimki sonunda teşrif etti. Tam ‘Eum-ji ya alarmı kaçırdı ya da yolda geç kaldığından ağlıyor’ diyordum.”
Onun yanında, boynuna minik kamerasını takmış Ji-woo duruyordu. Kamerayı öyle rahat taşıyordu ki, sanki okul kimliğiymiş gibi onsuz dışarı çıkmıyordu. A-rin ise tek günlük konser için getirdiği meşhur kocaman çantasıyla istasyon bankına yayılmış, fermuarla boğuşuyordu. Fermuarı açmaya çalışırken yüzünü buruşturuyor, çanta da inatla direnir gibi takılıp kalıyordu.
“Tamam,” dedi Ji-woo, beni gördüğünde. Bir anda ciddileşir gibi yaptı, telefonunu çıkarıp kaşlarını hafifçe çattı. “Madem herkes burada, ben de resmi prosedürü başlatıyorum.”
Telefon ekranına bakarken sanki gerçekten memurmuş gibi bir tonla konuştu:
“Şimdi... Hepiniz biletlerinizi en az iki kere kontrol ettiniz, değil mi? Bak açık söylüyorum; biriniz içeri giremezseniz çok üzülürüm ama yapacak bir şey yok, dışarıda kendi acınızı yaşarsınız.”
Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
“Sen bizi dışarıda bırakmazsın,” dedim. “En azından bizi sensiz bırakmazsın, sende kaçırırsın konseri ne var sanki. Vicdanın var sonuçta.”
Ji-woo dudaklarını büzüp başını hafifçe yana eğdi.
“Vicdanım var, doğru,” dedi. “Ama DRE-M’e olan ilgim, sizden azıcık daha ağır basıyor olabilir. Hem düşün; bir yanda yıllardır beklediğim konser, diğer yanda kapıda ağlayan arkadaşlarım... Hangisini seçerim sence?”
Sonra ekranı kaydırırken devam etti:
“Şaka bir yana, bakıyorum şimdi; konser alanından otele yürüyüş on dakika civarı. Oradan sahiline gitmek de şöyle...” Parmağıyla ekranda bir noktadan diğerine çizgi çizdi. “Tamam. Rota hazır. Navigasyon sorumlunuz konuştu. Bana güvenebilirsiniz; kaybolursak da güzelce kayboluruz.”
Biz bir yere giderken Ji-woo’yu canlı GPS gibi kullanırdık; o da bundan ayrı bir gurur duyardı.
Na-yul başını ekrana iyice yaklaştırdı.
“Akşam denize de ineriz o zaman,” dedi. “Konser bittikten sonra hafif kulaklarımız çınlarken sahilde dalgalara bakarız. Sen de kamerayla bize yaklaşır, vloguna duygusal duygusal kapanış yaparsın.”
Ji-woo, kameranın kaydını kontrol edermiş gibi objektife baktı.
“Videonun başlığı da hazır,” dedi. “Hazır mısınız? ‘DRE-M yüzünden hayata küstüm. Çünkü hiçbir üye sevgilim değil.’
A-rin sonunda çantanın fermuarını açmayı başarıp galip gelmiş gibi küçük bir “Ha!” sesi çıkardı. İçinden, üzerindeki desenleri zamanla biraz solmuş ama hâlâ inatla hayatta kalan termosunu çıkardı. Bu termostan daha önce ne denli tehlikeli içecekler tattığımı hatırlayınca içim hafifçe ürperdi.
“Ben üşüdüm ya,” dedi, kapağı açmaya çalışırken. Kapağı açar açmaz metrelerce öteden bile hissedilen keskin zencefil kokusu burnuma kadar ulaştı; kokunun bile boğazımı yaktığını düşündüm.
Bana termosu uzattı.
“Bir yudum iç,” dedi. “İçini ısıtır. Hareketsiz bekleyince insan daha çok üşüyor.”
Burnumu fark etmeden hafifçe kıvırdım.
“Böyle şeyleri içemiyorum, biliyorsun,” dedim. “Geçen sefer bir yudum almıştım, gözlerimden yaş gelmişti.”
“Tamam ama abartıyorsun,” diye söylendi, gülümsemesini saklamadan. “İnsan bir yudum zencefilden ölmez. En fazla iç organların steril olur.”
Ben de çantama eğilip kendi termosumu çıkardım.
“Peki o zaman,” dedim. “Sen iç organlarını yakmaya devam et, bende çay getirmiştim.”
Termosun kapağını açıp yanına sıkıştırdığım üç küçük bardağı çıkardım. Çayı sırayla bardaklara doldurup hepsini arkadaşlarıma uzattım.
“Buyurun efendim,” dedim. “Bugünkü tren yolculuğunun resmi sponsoru: ev yapımı çay ve kimbap hizmetlerimizle karşınızdayız.”
Na-yul bardağı alırken hafifçe eğilip kokladı, sonra memnuniyetle başını salladı.
“İşte benim aradığım koku bu,” dedi. “A-rin, seni çok seviyorum ama çayların benden biraz uzak dursa daha uzun yaşarım gibi hissediyorum.”
A-rin elini kalbine götürüp abartılı bir mimikle iç çekti.
“Resmen bana ihanet ediyorsunuz,” dedi. “Zencefilli çayın kıymetini bu çağ anlamıyor. İleride sağlıklı olmanızın sebebinin ben olduğunun farkına varacaksınız ama iş işten geçmiş olacak.”
Ji-woo da bardağından küçük bir yudum alıp sıcaklığı “ha” diye dışarı verdi.
“Sıcak bir şey içince lensim buğulanıyor,” dedi, gözlüğünü hafifçe yukarı ittirip. Sonra boynundaki kamerayı ortaya doğru çekti. “Ama neyse, sanat için bazı fedakârlıklarda bulunmak gerekiyor. Hazırsanız ilk sahneyi çekiyorum. ‘Busan yolcuları, birinci kayıt.’ Gülümseyin.”
Elimi refleksle yüzüme götürdüm.
“Yüzümü çekme, daha tam uyanamadım,” dedim. “Şu hâlimle yayınlarsan, hayatım boyunca seni affetmem.”
“Tam da bu yüzden çekiyorum ya,” dedi gülerek. “Gerçekçilik satıyor, gerçekçilik izleniyor. Filtrelenmiş hayat devri bitti artık.”
Biz böyle kendi aramızdaki saçma detaylara dalmışken, rayların ucunda beliren titrek ışık daha netleşmeye başladı. Uzakta ağır ağır yaklaşan trenin homurtusu duyuldu; metalin raylarla sürtünürken çıkardığı ses istasyonun duvarlarında yankılandı. Anons sesi kalabalığın uğultusunun içinden sıyrılıp duyulur hâle geldi; insanların hareketi yavaş yavaş hızlandı, oturanlar ayağa kalktı.
Na-yul kolumu hafifçe dürttü.
“Hazır mısın gerçekten?” diye sordu. Gözlerinde hem şaka hem de ciddi bir merak vardı.
Kalbimin göğsümün içinde hızlandığını açıkça hissediyordum. Dudaklarımı ıslatıp başımı salladım.
“Sanırım hazırım,” dedim. “Yani... ne kadar hazır olunabilirse o kadar. Bugün gerçekten Busan’a gidiyoruz.”
“Ve DRE-M’i canlı izliyoruz,” diye araya girdi Ji-woo. “Sadece telefondan değil, gerçekten sahneden. Bunun altını çizmek isterim.”
Tren yanaşırken metal tekerleklerin sesi iyice yükseldi, bir an için bütün konuşmalar arka plana çekildi. Elimdeki bileti çıkardım; sanki elimden kayıp gidecekmiş gibi biraz daha sıkı tuttum. Kâğıdın kenarı avucuma hafifçe battı ama bu bile hoşuma gitti; gerçekliğin küçük bir kanıtı gibiydi.
Kapılar açıldığında kalabalık öne doğru hafifçe dalgalandı. Biz dört kişi, bir anlık refleksle birbirimize baktık. Na-yul’un turuncu beresi, A-rin’in koca çantası, Ji-woo’nun boynundaki kamera, elimde sımsıkı tuttuğum bilet... Her şey gözümde bir fotoğraf karesi gibi beynime kazındı.
Sonra aynı anda gülümseyip birlikte adım attık.
Evet. Gerçekten Busan’a gidiyorduk.
Trenden inip istasyonun cam kapısından dışarı adımımızı attığımız anda deniz kokusu yüzümüze çarptı. Havada yosun, tuz ve yağda kızaran balığın ağır kokusu birbirine karışmıştı. Normalde bu kadar yoğun koku bana hemen “başım ağrıyacak galiba” hissi verirdi; ama şu an umurumda değildi. İçimden, “Ne kokarsa koksun, burası Busan,” dedim. Sadece bunu söyleyebilmek bile burnuma dolan her şeyi tolere ettiriyordu.
İstasyonun önünde kalabalık dalga dalga hareket ediyordu. Ji-woo refleksle kameraya sarıldı; boynundaki minik kamerayı eline alıp, arkamızdaki istasyon tabelasını da kadraja alacak şekilde geri çekildi. Derin bir nefes alıp, sanki ilk defa kayıt tuşuna basıyormuş gibi özenle konuşmaya başladı:
“Merhaba arkadaşlar, şu an neredeyiz, tahmin edin bakalım?”
Cümlesini bitiremeden Na-yul arkadan hızla yaklaştı; kafasını kamerayla ikimizin arasına sokup tüm ciğerleriyle bağırdı:
“HAYATIMIZIN EN ÖNEMLİ GÜNÜN-DE-YİZ!”
Etraftaki birkaç kişi dönüp baktı; kısa bir sessizlikten sonra Na-yul kendi yaptığı şeye kendi güldü. Ji-woo kaydı durdurup ona öyle bir baktı ki, gözleri bunu sana ödeteceğim diyordu.
“Yemin ederim,” dedi, kaşlarını çatıp. “Bir kere de mikrofonu patlatmadan konuş. Rica ediyorum. Kameranın içindeki elektronik devreler yandı ya.”
Na-yul omuzlarını silkerek ellerini iki yana açtı.
“Ne yapayım, duygularımı kısmaya çalışınca da rahat hissetmiyorum” dedi. “DRE-M diyorsun, Busan diyorsun, nasıl sessiz kalayım?”
Onları izlerken içimden, “Şimdi ‘bunları editleyip koymam’ der ama sonunda hepsini utanmadan videoya ekler,” diye geçirdim. Onu tanıyordum; en çok ‘asla koymam’ dediği sahneleri koyardı.
İstasyon çıkışına doğru yürürken Ji-woo yine telefonunu çıkardı. Bir yandan yürüyüp bir yandan haritaya bakıyor, sanki bu şehirde doğmuş gibi rahat davranıyordu.
“Otel bu tarafta,” dedi, ekranı bize çevirerek. “Beş dakikaya oradayız. Ve...” Parmağını harita üzerinde biraz yana kaydırdı. “Şurada da yerel bir balıkçı var. Yorumlarda resmen ‘Busan’a gelen kahvaltısını burada yapsın, yoksa gelmiş sayılmaz’ yazmışlar.”
“Senin için önemli olan yorumlar mı, yıldız puanı mı?” dedim. “Yoksa fotoğrafını beğendiğin tabak mı?”
“Üçü de önemsiz,” diye atladı A-rin, çantasını omzunda biraz daha yukarı çekerken. “Benim için önemli olan tek şey, midemin boş olmaması. İki saat tren, sabahın körü, üstüne konser heyecanı... Bunların hepsini kaldırmak için enerji lazım arkadaşlar. Şu an herşeyi yiyebilirim.”
Ji-woo haritaya bir kez daha bakıp rotayı zihninde çizdi.
“Peki o zaman,” dedi. “Rota belli: Önce balıkçı, karnı doymayan sahil göremez. Sonra otele gidip çantaları bırakırız, ondan sonra sahile geçeriz. Zaten konser alanına da oradan gitmek kolay.”
Otellerin sıralandığı sokaklardan valizlerimizi sürükleyerek geçtik. İstasyonun çevresindeki küçük yan sokaklarda yürürken GPS-Ji-woo önümüzdeydi; ara sıra telefonunu havaya kaldırıp “Sağdan”, “Yok yok, buradan dönüyoruz,” diye yön veriyordu. Dar bir sokağın sonunda soluk mavi harflerle yazılmış bir tabela ve hafif buğulanmış camlara yapışmış menü fotoğrafları göründü. Kapının önüne dizilmiş, güneşten biraz solmuş plastik tabureler sıra sıra dizilmişti.
“İşte bak,” dedi Na-yul, tabelaya bakarken. “Tam benim sevdiğim tarz. Ne kadar az turistik görünüyorsa o kadar lezzetlidir. Menü tabelası ne kadar soluksa o kadar güven veriyor.”
Kapıyı itip içeri girdik. İçerisi sıcak ve biraz buğuluydu. Duvarda sararmış fotoğraflar asılıydı: balıkçı teknesinin önünde poz veren insanlar, muhtemelen gençliğinde lokantayı açan ahjussi, yanında gururla tuttuğu koca bir balık... Bir köşede eski tip radyoya benzeyen küçük bir hoparlörden hafif bir şarkı çalıyordu. Ortam, sanki yıllardır aynı kalan, tozlu ama huzur veren bir anı kutusu gibiydi.
Köşedeki boş masaya oturduk. Sandalyeye oturunca bütün yolun yorgunluğu bacaklarımdan yukarı tırmandı; masaya dirseklerimi koymamaya çalışarak menüye göz gezdirdim. Tam o sırada ahjussi yanımıza yaklaştı. Hafifçe eğilip, belli ki sabahları aynı cümleyi onlarca kez söylemeye alışmış biri gibi hızlı ama anlaşılır konuştu:
“Busan eomuk-guk var, ızgara balık set var, yanında küçük yan yemekler geliyor. Hepsi sabah menüsü. Buraya gelenler genelde bunları söylüyor.”
Menüde yazan kelimeler gözümün önünde dizildi; açlığım kararı çoktan vermişti.
“Busan’ın sabah klasiği neyse ondan istiyoruz,” dedim gülerek. “Bize dört kişilik güzel bir şey ayarlarsanız seviniriz. ‘Buraya kadar gelmişken bunu yemeden gitmeyin’ dediğiniz ne varsa...”
Ahjussi başını kısa bir onay hareketiyle sallayıp gitti. Çok geçmeden masanın üzerine buharı tüten kocaman bir tencere eomuk-guk, yanında ızgara uskumru, buharda pişmiş pirinç kaseleri, kimchi, turp turşusu ve birkaç küçük tabakta otlu, sebzeli mezeler gelmeye başladı. Buhar, masanın ortasında ince bir sis gibi yükseliyor, soğuktan uyuşmuş ellerimdeki kan sanki tekrar akmaya başlıyordu.
“Tamam işte,” dedi Ji-woo, çorbanın içindeki eomukları karıştırırken. “Buna ‘hayata dönüş seti’ diyorum.Arkadaşlar, bakın, bu eomuk-guk Busan’da baya ünlüymüş...”
Daha cümlesini bitirmeden refleksle boynundaki kamerayı eline aldı, objektifi masaya doğru çevirdi.
“Busan’a gelirseniz mutlaka—”
Tam o anda, ben de aynı çorbadan kocaman bir kaşık alıp ağzıma tıkmaya çalışıyordum. Kaşığı biraz fazla doldurmuştum; içindeki eomuk parçası tam dudaklarıma çarpıp geri sekti. Onu düşmeden yakalamaya çalışırken çorbanın buharı yüzüme vurdu, gözlerim yandı, olduğum yerde hafifçe irkildim.
Kameranın bir anda bana çevrildiğini fark edince elimdeki kaşıkla daha da saçma hareketler yapmaya başladım. “Hayır hayır, bunu çekme!” demek isterken refleksle gülmeye başladım. Sonra, madem yakalandım, bari rolü tamamlayayım diye düşünüp kaşığı bu kez yavaşça ağzıma götürdüm; yemek reklamı çekiyormuşum gibi abartılı bir “Mmmm” sesi çıkardım.
Na-yul kahkahayı bastı, neredeyse sandalyeden düşecekti.
“Yalvarırım bunu editlerken slow motion yap,” dedi. “Şu eomuk parçasının dudaklarına çarpıp geri sekmesini bütün dünya görmeli. Sanat bu.”
Ben elimle kameranın önünü kapatmaya çalıştım.“Ji-woo, cidden bak, bunu videoya koyarsan arkadaşlığımız tehlikeye girer.” dedim, ama sesimdeki kahkahayı da saklayamadım.
“Bunu koymuyorsun, cidden bak,” dedim. “Zaten sosyal hayatım sınırlı, kalan saygınlığımı da Busan eomuk-guk yüzünden kaybedemem.”
Ji-woo dudaklarının kenarına kurnaz bir sırıtış yerleştirdi.
“Eum-ji,” dedi, hafifçe başını yana eğerek. “Sen hangi saygınlıktan bahsediyorsun? Benim kanalımda hepimiz konsept gereği reziliz. Hem düşün; on aboneme karşı bu sahneyi saklayamam. Halk gerçekleri görmek istiyor.”
“Senin zaten en fazla on abonem falan var,” dedim, gülmemi bastırmaya çalışarak.“O on kişiyi tek tek arayıp ‘Bu sahneyi unutun’ dersen, belki bu videoyu yüklemene izin veririm.”
Ji-woo kahkaha attı.“Aksine, bu cümleyi özellikle koyacağım,” dedi. “Bölümün adını da ‘Arkadaşım kanalıma ve on aboneme laf etti’ yaparım. Bak gör, en çok izlenen videom olacak.”
A-rin bu arada sessiz sakin tabaktan ızgara balıktan küçük bir parça koparıp pirincin üzerine koymuş, ağzına atmıştı. Yemeğini çiğnerken gözleri hafifçe kısıldı. Sonra çubuğunu masaya bırakıp, bizim gürültümüzün arasında kendi sakinliğinde konuştu:
“Benim açımdan her şey yolunda şu an,” dedi. “Balık güzel, çorba sıcak, sabahın bu saatinde midem dolu. Üstüne bir de akşam konser var... Bugün benden mutlusu yok. Yeter ki konser iptal olmasın, o zaman bütün Busan’a ağıt yakarım.”
Ben derin bir nefes alıp çorbanın kokusunu içime çektim. Normalde deniz ve balık kokusu bu kadar yoğunken biraz geri çekilirdim ama burada, o buharın ortasında oturmak bile “Busan deneyimi”nin bir parçası gibi geliyordu. Kaşığı bir kez daha daldırdım, bu kez daha kontrollü bir yudum aldım.
“Bence bugün ne olursa olsun,” dedim, kaşığı kaseye bırakırken. “Bu kahvaltıdan sonra günümüz kötü geçemez. En azından aç değiliz, üşümüyoruz ve sahile yürüme mesafesindeyiz.”
Na-yul, kimchiden bir parça alırken bana yana eğildi.
“Böyle şeyleri yüksek sesle söyleme,” diye fısıldadı. “Evren duyuyor. Ne olursa olsun günümüz kötü geçemez dersek inatlaşıyor gibi oluruz..”
“Tamam,” dedim gülerek. “O zaman şöyle düzeltiyorum: Kötü bir şey olacaksa bile karnımız tokken olsun. Tok insan her şeye daha dayanıklı olur.”
Gülüştük. Masanın üzerindeki buhar, çorbanın kokusu, ızgara balığın çıtırtısı ve bizim kahkahalarımız birbirine karışırken gün bizim için gerçekten başlamış gibi hissettirdi. Busan’daki ilk sabahımızı, bu küçük balıkçı dükkânında, sanki yıllardır buraya geliyormuşuz gibi rahat geçiriyorduk.
---------------
Eşyalarımızı otele bırakıp odadan çıktığımızda, sanki sadece çanta ve valizleri değil, bütün yol yorgunluğunu da orada bırakmış gibiydik. Koridorda yürürken bile, “Busan’a yeni gelmiş turist” hâlinden çıkıp “burada okuyan, sahile inmiş öğrenciler” moduna geçtiğimizi hissediyordum.
Odaya girer girmez hepimiz aynı anda çantalarımıza saldırmış, DRE-M tişörtlerimizi çıkarmıştık. Ben tişörtümü yüksek bel, lacivert, paçaları yere kadar inen bol kesim kotumun içine soktum. Her adımda bacaklarımın etrafında hafifçe sallanan kumaş, bileklerime çarptıkça garip bir özgüven veriyordu. Altına da, kısa topuklu botlarımı giydim.
Na-yul saçlarımı “daha konserlik” olsun diye biraz dalgalandırmıştı; aynanın karşısında kendi yansımama bakarken içimden “fena değil,” diye geçirdim.
Şimdi, konser saatini beklemek için, Ji-woo’nun yine sabaha kadar yorum okuyup seçtiği sahil kenarındaki kafeye doğru yürüyorduk. Yolun sonu denize varıyordu; hava açıktı, gökyüzü berrak, deniz masmaviydi. Rüzgâr hafif hafif esiyor, tişörtlerimizin üzerine aldığımız ince ceketlerin eteklerini kıpırdatıyordu
″Gün batımına doğru oturalım,” dedi Na-yul, ellerini başının arkasında birleştirip kayıtsız bir havayla yürürken. “Tişörtüm parlasın istiyorum.″
Tişörtünün önündeki dev logoya baktım; yazı neredeyse göğsünden taşacak gibiydi.
“Senin tişört zaten tek başına yeterli” dedim.
Ji-woo, telefonuna bakarken araya girdi:
“Oturacağımız yerin ışığı önemli bu arada cidden,” dedi. “Vlog çekeceğiz. Yüzünüzde gölge istemiyorum. Ben bu kadar ekipman taşıyorum, siz de azıcık malzeme verin bana. Profesyonel çalışıyoruz arkadaşlar, lütfen.”
Ben ise küçük boy çanta getirmeyi unuttuğum için, konsere takmayı planladığım maskot tacımı şimdiden takmıştım. Tepemde tavşan kulaklı taçla yürüyordum; rüzgâr kulakları hafif hafif sallıyor, ″biraz saçma duruyor” diye düşünmeme rağmen çıkarmaya elim gitmiyordu.
A-rin başını yana çevirip bana baktı.
“Eum-ji, şu hâlinle sanki hayran buluşmasına yanlış saatte gelmiş ve görevliler ‘senin sıran daha değil’ demiş bir çocuk gibisin,” dedi.
“Varsın öyle olayım,” dedim omuz silkip. “En azından sokaklarda kaybolursam, ‘tavşan kulaklı kız nereye gitti?’ diye aradığınızda beni bulmanız kolay olur.”
Kafeye girdiğimizde içeride hafif bir kahve ve vanilya kokusu dolaşıyordu. Deniz tarafındaki geniş camlardan dışarı bakınca, dalgaların kıyıya vurmasını, köpüklerin taşlara çarpıp geri çekilmesini net bir şekilde görebiliyorduk. İçerdeki uğultu sakindi; birkaç masa doluydu ama kimse kimsenin sesini bastıracak kadar yüksek konuşmuyordu.
Kasaya sırayla geçip içeceklerimizi söyledik. Ji-woo her zaman olduğu gibi “buzlu ama çok buzlu olmasın” diye tembihleyerek soğuk demleme kahve istedi. Na-yul karamelli, kremalı, üstüne şurup gezdirilen ne varsa içinde olan bir içecek söyledi. A-rin, köpüklü ve süslemeli bir şey seçti; bardağın küçük bir sanat eseri gibi görüneceğinden emindim. Ben de orta şekerli, sütlü bir kahveye karar verdim; midem ve sinirlerim için daha fazla maceraya gerek yoktu.
Aramızda “konser için kendini heba etme” kararını en net çiğneyen kişi kesinlikle A-rin’di. Üzerinde vücuda oturan dar bir elbise, ince çoraplar ve topuklu kısa botlar vardı. Saçlarını da ekstra özenle maşalamış, omuzlarına yumuşak dalgalar hâlinde bırakmıştı. Onu baştan aşağı süzmekten kendimi alamadım.
“Niye böyle giyindin, gerçekten anlamaya çalışıyorum,” dedim. “Ayakta kalacağız, zıplayacağız, bağıracağız. Çok zorlanacaksın.”
“Çünkü üyeleri etkilemem için toplamda bir buçuk saatim var,” dedi, tek bir saniye bile utanmadan. “Sahneye çıkmıyorum ama sahneye yakın duruyorum. Güzel görünmem gerekiyor. Sonra tabii ki yine eşofman hayatıma dönerim.”
Na-yul kahkahayı patlattı.
“Etkileyeceğin tek kişi fizyoterapist olacak,” dedi. “Bu ayaklarla konserden sonra direkt randevu alırsın. ‘Merhaba, ben DRE-M hayranıyım ve dizlerim artık tutmuyor.’”
Baristanın “İçecekler birazdan hazır olacak,” demesiyle çocuklar cam kenarındaki masayı kapıp çoktan yerleştiler.
Ben ise kasanın önünde, tezgâhın hizasında asılı kaldım.
Siparişte bir şeyler karışmış olmalı ki, barista yeniden bana dönüp hafifçe eğildi:″Biraz daha bekleteceğim sizi, kusura bakmayın,” dedi.
“Elbette, sorun değil,” dedim. “Zaten akşama kadar buradayız.”
Yerimde dikilip beklemekle, sağa sola volta atmak arasında gidip geldim. Huzursuzluk dizlerime vurmuştu; topuklu botlarımın tabanları zeminde ritim tutar gibi “tık tık tık” ediyordu. Geniş paçalı kot, her minik adımda etek gibi açılıyor, bacaklarımın etrafında dalgalanıyordu. Hem sakin durmaya çalışıyor, hem de içimden geçen “şu kahveler bir gelsin artık” cümlesini bastırıyordum.
Sonunda barista arkasını dönüp,“Dört kişilik set hazır!” diye seslendi.
Hemen tepsiye uzandım. Bardakları tek tek yerleştirmeye başladım: bir buzlu, bir kremalı, bir sade, bir sütlü... Ağırlığı eşit dağıtmak için sanki küçük bir denge problemi çözüyor gibiydim. Üçüncü bardağı da köşeye sıkıştırmıştım ki, arkamda biri tezgâha doğru yaklaştı. Omzumun arkasında hafif bir kıpırdanma hissettim.
Dönmek için ayağımı çevirdiğim sırada topuklu botlarla ağırlığımı yanlış ayarlamış olmalıyım ki bir adım geri atmamla birlikte dengem bozuldu ve...
Omzum sertçe çaprazımda sipraişini bekleyen yabancı birine çarptı. Tepsiyi göğsüme yapıştırdım ama bardaklar üstünde tehlikeli bir şekilde sallanmaya başladı. Sanki hepsi aynı anda düşme kararı vermiş gibiydi. En az iki tanesinin aşağı uçacağı o kadar belliydi ki, içimden küçük bir çığlık attım.
İçecekleri kurtarmak için panikle öne doğru hamle yaptım. O kadar aceleci ve maalesef sakardım ki, kafamdaki tavşan kulaklı taç yerinde duramadı; öne doğru kayıp önce alnıma, sonra da gözlerimin üstüne indi. Bir anda dünyam taç tarafından karardı. Ben, tavşan kulaklarının ardında kör olmuş hâlde, tepsiyi iki elimle sıkı sıkı tutuyor, bileklerimi kilitleyip bardakları sabit tutmaya çalışıyordum.
Tam o sırada, tepsinin kenarından bir bardak ağır çekimde kaymaya başladı. Neredeyse “tamam, gitti” diyecektim ki, çarptığım kişi benden çok daha hızlı davrandı; bardağı havada yakaladı.
Bir an her şey ağır çekime girdi. Ben tepsinin altında yarım eğilmiş, tavşan kulakları gözlerimin önüne inmiş hâlde donup kalmıştım; karşımdaki yabancı ise kolu havada, bardağı düşürmemek için hâlâ sıkı sıkı tutuyordu.
Kafedeki sandalye gıcırtıları, fincan şıngırtıları, konuşma uğultusu sanki geriye çekildi; bir anlığına, kalabalığın ortasında sadece ikimiz kalmışız gibiydi çünkü şuan rezil oluyordum.
Kirpiklerimi kırpıştırıp tavşan kulaklarının altından bakmaya çalıştım ama nafile; taç resmen yüzümün yarısını ele geçirmişti. Karşımda gördüğüm tek şey, bulanık bir şapka görüntüsü, yüzünü kapatan maske ve maskenin üstünden bana kilitlenmiş koyu renk gözlerdi.
O gözlerde önce kısa bir “Ne oluyor?” ifadesi parladı, sonra yerini hafif bir gülüşe bıraktı. Öyle kocaman kıkırdayan bir gülüş değil; göz kenarlarının ince ince kırışmasından anlayabildiğim, belli belirsiz, sakin bir gülümseme... Sanki benimle birlikte bu rezilliğe ortak olmak onun için sorun değil gibiydi. Gözleri bir yerden tanıdık geliyordu, ama hafızam sanki inadına siyah ekran uyarısı veriyordu.
İki elim tepsiye yapışmıştı. Parmaklarımın eklemleri gerilmiş, bileklerim titreyerek bardağın ağırlığını taşımaya çalışıyordu. Tacı düzeltecek üçüncü bir kolum yoktu; tepsiyi bırakmak zaten bir seçenek değildi. Sonuç; biri elimden şu tepsiyi alabilir miydi artık??
Karşımdaki yabancı da zor durumumu fark etmiş olmalı ki, boşta kalan elini yavaşça kaldırdı. Hareketini baştan sona hissetmiştim: önce görüş alanıma giren bileği, sonra parmaklarının gölgeleri... Parmak uçları saç diplerime hafifçe dokundu ve taçı nazikçe kavrayıp yukarı itti; kulaklar yeniden dikilmişti en azından.
Sanki biri “play” tuşuna basmış gibi, etraf yeniden netleşmeye başladı. Artık net şekilde gözlerini, başındaki şapkayı, maskesini, omuzlarının duruşu net bir şekilde görebiliyordum.
“Güzel taçmış,” dedi.
Sesi, maskeden dolayı hafif boğuk geliyordu ama gülümsemesi gözlerinden taşıyordu. Göz kenarındaki o çizgiler biraz daha belirginleşti; yüzünü göremesem de duygularını bu kadar net hissedebilmek tatlı gelmişti.
Yanaklarıma bir anda sıcaklık bastı, sonra kulaklarıma, enseme, saç diplerime kadar yayıldı.
“Çok özür dilerim!” dedim, tepsiyi daha sıkı kavrayarak doğrulurken. Sesimin bir tık ince çıktığını fark ettim, ama düzeltmeye fırsatım yoktu. “Gerçekten bir anda oldu, sizi görmedim.”
Elindeki bardağı tepsinin boş köşesine öyle dikkatli bıraktı ki, sanki cam bardak değil de, tek kopyası olan bir bibloyu yerine koyuyordu.
“Kimse zarar görmedi en azından, sorun değil” dedi. Ses tonu, “cidden sorun yok” diyen türdendi; ne kızgın, ne alaycı, tam tersi, tuhaf bir şekilde iç rahatlatan. “Merak etmeyin. İyi günler.”
Başını hafifçe eğip selam verir gibi yaptı; o minicik hareket, gereğinden fazla şık durmuştu. Sonra kendi içeceğini aldı, tek kelime daha etmeden kalabalığın içine karıştı. Birkaç saniye sonra, sıradan bir müşteri gibi görünmez oldu.
Bense olduğum yerde kaldım. Topuklarım zemine bastığı hâlde, sanki hafifçe boşlukta asılıymışım gibi hissettim.
“Tamam,” dedim içimden, kalbim göğsümde davul gibi atarken. “Bu... gereğinden fazla havalıydı.”
Gözlerinin tanıdık gelişi, omuzlarının rahat, yerleşik duruşu, sesindeki o sakin özgüven... Bir şeyleri uyandırmıştı içimde. Sanki zihnimin arka planında, “Bu yüzü bir yerde gördün, biraz düşün,” diyen sessiz bir alarm çalıyordu. Ama şu an, elimde dört kahve, ayağımda topuklularla bu alarmı dinleyecek durumda değildim.
Derin bir nefes aldım.
“Kahveleri dökmeden masaya götür, sonra düşüneceksin,” diye fısıldadım kendi kendime.
Adımlarımı bilerek yavaşlattım; tepsiyi gövdemin önünde, siper gibi tutup ağırlığı iki bileğime eşit yaymaya çalışarak masaya doğru yürümeye başladım.
Masaya yaklaştığımda, Ji-woo çoktan kamerayı eline almış, beni pusuda bekliyordu. Objektif dümdüz yüzüme çevrilmişti.
“Ne oldu?” dedi, kaşlarını kaldırarak. “Kahveyi sana mı yaptırdılar içeride? Bu kadar uzun sürdüğüne göre köpüğünü falan sen çırpmış olmalısın.”
Tepsiyi masaya bıraktım, bardakları sırayla önlerine ittim. Daha sandalyeye oturmadan, Ji-woo kamerayı biraz daha yaklaştırdı.
“Saçını da yolmuşlar galiba,” dedi, lensi neredeyse burnuma dayarken. “Kahveleri yapamadıysan demek ki”
İçgüdüyle elimi çantama attım, küçük aynayı çıkarıp kendime baktım. Saçlarımı görür görmez içimden kocaman bir “off...” geçti. Tavşan tacı kayarken ön tarafta birkaç tutam havaya kalkmış, diğerleri yana yatmış; dalgalar birbirine girmişti. O an utanmanın ikinci dalgası geldi: Az önce o yabancı çocuk da muhtemelen beni tam bu hâlde görmüştü.
Yüzüm bir anda daha da ısındı; aynayı hızlıca kapatıp çantaya attım, sandalyeye kollarımı da çaprazlayarak çöktüm.
“Cidden saçım bozulmuş...” dedim, sanki hâlâ kendi kendime konuşuyormuşum gibi.
Ji-woo başını yana eğip beni belki de bunca yıllık arkadaşlığımız boyunca ilk defa dikkatle süzer gibi baktı.
“Oha,” dedi. “Benim laflarıma bu kadar utanacağını hiç düşünmemiştim. Şu an gerçekten mahcup oldun. Birazdan kıyamet kopacak herhâlde.”
İçimden “Keşke yere gömülsem de çıkmasam,” diye geçirirken çantamı dizlerimin yanına çektim, fermuarı sinirli bir hareketle kapattım.
“Senlik bir şey yok,” dedim. “Tanımadığım birine rezil oldum da ondan.”
A-rin kahkahayı bastı, bardağını masaya bırakıp bana doğru eğildi. Saçlarının dalgaları omuzlarından öne doğru kaydı.
“Bence ilk karşılaşma için gayet akılda kalıcı bir sahne,” dedi. “Düz ‘merhaba’ yerine bunu tercih ederdim ben. Zaten iyi romantik komedilerin çoğu çarpışmayla ya da nefretle başlar.”
Bunu öyle ciddiyetle söyledi ki sanki romantik komedi yasasıymış gibi geldi. Üstelik lafını bitirir bitirmez gayet sakin bir şekilde kahvesinden yudum aldı.
“İyi de,” dedim, ellerimle tacımı düzeltmeye çalışırken, “başrol gitti ve ben adamın yüzünü bile doğru düzgün görmedim. Arşivinde buna benzeyen bir romantik komedi varsa, sonra ne oluyor bilmek isterim. Çünkü beni az önceki hâlimle gördüyse şansım baya düşük.”
A-rin başını hafifçe yana eğdi, sanki gerçekten düşünüyormuş gibi gözlerini tavana kaldırdı. Sonra omuz silkti.
“Hmm,” dedi. “Maalesef buradan sonrası için işin biraz fantastiğe dönmesi lazım. İkinizin tekrar karşılaşması için artık bir doğaüstü olay gerekiyor bence.”
Bu sefer üçü birden güldü. Kahkahaları masanın üstündeki küçük titreşim gibi hissediliyordu.
“Çok kötüsünüz,” dedim, ama sesim kırgınlıktan çok şımarıklığa yakındı. Parmaklarımla tacımın metal kısmını yoklayıp yerini sağlamlaştırdım. Aynadan görmesem de saçımın hâlâ darmadağın olduğuna emindim.
Bir süre dayanmaya çalıştım ama dudaklarımın kenarı titreyip yukarı kıvrıldı; en sonunda ben de onlarla birlikte gülmeye başladım.
Na-yul dirseğiyle yanımdan hafifçe dürttü. Gözlerini kısıp beni süzdü.
“Yabancı diyorsun ama,” dedi. “Yüzün pancar gibi olmuş, hâlâ ‘tanımadığım biri’ diye geçiştiriyorsun. Bence o kadar da yabancı değil gözünde.”
Elimi kahve fincanına uzattım; kupayı iki elimle kavrayıp üzerindeki köpüğü üflerken gözlerimi onlardan kaçırdım. Köpüğün altındaki kahveyi seyretmek, göz teması kurmaktan daha güvenli geliyordu.
“Gözleri biraz tanıdık geldi sadece,” dedim. “Belki otelin lobisinde görmüşümdür. Ya da bugün istasyonda yanımdan geçmiştir. Bilmiyorum. Bu şehirde insan çok sonuçta.”
Aslında “Gözleri biraz fazla tanıdık geldi,” demek istiyordum ama dile vurmadım. İçimde, sanki aklımın arka raflarında bir dosya arayan küçük, telaşlı bir kütüphaneci dolaşıyordu.
Ji-woo telefonu masaya bıraktı, sonra sanki aklına parlak bir fikir düşmüş gibi hemen tekrar eline aldı. Ekrana bakarken yüzüne o meşhur muzur gülümsemesi yerleşti.
“Hiç merak etme,” dedi. “Bu sahneyi vlogdan asla çıkarmam. Belki o yabancı da izler. Başlık da hazır: ’Busan’da ilk gün: Arkadaşım kahveleri düşürmeyeyim derken kalbini düşürdü.”
Başımı kaldırıp gözlerimi kısarak ona baktım.
“Burayı koymuyorsun” dedim, bu kez gülmeden, dümdüz. “Şaka yapmıyorum. Montajda o kısmı kesiyorsun. Benim kalbim, benim özel alanım.”
Ji-woo dudaklarını büzdü, kahvesini aynı sakinlikle içerken bizi çekmeye devam ediyordu, göğsünü hafifçe öne verip abartılı bir “of” çekti.
“Sanatımı sansürlemeye çalışıyorsun şu an,” dedi. “Bunun hesabını takipçilerim sorar.”
“Kesin koyacak,” diye fısıldadı A-rin, bardağını dudaklarına götürürken. “Bu çocuk dramatik sahne kaçırmaz. Algoritmanın kokusunu aldı bile.”
Gözlerimi devirdim şuan Ji-woo’yu bile tehdit edecek halim yoktu. Kahvelerimizi yudumlarken bir yandan sahilde nereye oturacağımızı, konser alanına kaçta gitmemiz gerektiğini, çıkışta ne yapacağımızı konuştuk:
“Gün batımına yakın sahilde olalım.Kapı açılışından en az bir saat önce orada oluruz.Konserden sonra kulak çınlaması eşliğinde dalgaları izleriz.''
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Merhaba bu kitap hali hazırda bitmiş bir kitap ve bölümleri düzenleyerek atmayı düşünüyorum. Umarım ilk bölümün ilk partı hoşunuza gitmiştir. Düşüncelerinizi ve görüşlerinizi paylaşırsanız benden mutlusu olmaz.