Prolog. Bölüm 0
Dikkat! Bu bölümde vahşet, cinayetin detaylı tasviri ve acımasız infaz sahneleri yer almaktadır.
*MERKEZİ TAPINAK*
Tapınak nedir? Bu, ibadetlerin ve dini ritüellerin gerçekleştirilmesi için tasarlanmış bir yerdir. Merkezi Tapınak, görkemli görünümüyle ün salmıştı — çünkü burada gezegenin en görkemli etkinlikleri düzenlenirdi. Bugünkü etkinlik, linklere karşı kazanılan zafer günü onuruna düzenlenmişti ve buna en iyi örnekti. Botlar ve linkler, gezegenin varoluşundan neredeyse itibaren, yaklaşık üç milyon yıl boyunca savaşmışlardı. Her iki ırkın sakinleri de bu uzun süren savaşın sona ermesinden memnundu. Son savaş yaklaşık kırk yıl önce gerçekleşmiş ve botların zaferiyle sonuçlanmıştı, ancak taraflar arasında bir daha anlaşmazlık çıkmaması için karşılıklı faydaya dayalı bir barış anlaşması imzalanmıştı.
Merkezi salonda tüm aristokratlar, gezegenin kraliyet aileleri, piskopos ve kardinaller toplanmıştı. Ortak duanın ardından kardinaller, piskoposla birlikte aristokratları ve kraliyet ailesi üyelerini kutsuyordu. Ardından piskopos sunağın önünde diz çöktü ve gezegenin merkezi ve ana enerji kaynağı olan Mavi Çember’e dua etmeye daldı. Merkezi salonda toplananların, kutsal mekânda neler olup bittiğinden en ufak bir haberleri yoktu…
***
*Bu sırada Merkezi Tapınağın Kutsal Alanında*
Kadensiya, karşısındaki genç kadına her zaman imrenmişti. O yabancıya… insanı büyüleyen, neredeyse gerçek dışı güzelliğe sahip olana.
Kutsal alanda duran genç kadın, tarif edilemeyecek kadar güzeldi. Varlığı, sanki göklerden yeryüzüne inmiş bir tanrıçayı andırıyor; çevresine ezici bir güç ve ihtişam yayıyordu. Uzun boylu, kıvrımlı ve heybetliydi. Gümüş rengi saçları ve solgun teni, üzerindeki siyah kıyafetle keskin bir tezat oluşturuyordu. Kömür karası kaşları ve kirpikleri bu solgunluğu daha da belirginleştiriyor, berrak gökyüzünü andıran iri mavi gözleri ve zarif yüz hatlarıyla neredeyse kusursuz bir siluet çiziyordu. Saçları, mavi safirlerle süslenmiş bir tiarayla taçlandırılmış gösterişli bir topuz hâlinde toplanmıştı. Üzerinde ise uzun, pahalı ve kusursuz kesimli siyah bir elbise vardı.
Bu eşsiz güzelliğe sahip kadına çoğunlukla Esmeray diye hitap edilirdi; ancak tam adı Esmerayhan Ernalin Helga idi.
Fakat şu anki manzara, bu kusursuz görüntüyü kanlı bir kabusa dönüştürmüştü. Üst kısmı kan lekeleriyle kirlenmiş, eteği yer yer yırtılmış, elbisenin ucu ise koyu bir kan gölünün içinde ağırlaşmıştı. İnce siyah dantel eldivenleri parçalanmış, kurbanının kanıyla lekelenmişti. Kurban… İden Markizi’nin kızı Kadensiya’ydı.
Her şey, Kadensiya’nın bu güzelliği kendi çıkarı için kullanmaya kalkışmasıyla başlamıştı.
— Prenses, şuna bir bakar mısınız? Bunlar sevgilinizin fotoğrafları… ve oldukça kışkırtıcılar. — dedi kumral genç kadın, dudaklarına yerleşen sinsi bir gülümsemeyle. İden Markizi’nin kızı Kadensiya için bu, yüksek sosyetede hoş karşılanmayan prenses üzerinde kurabileceği güçlü bir kozdan başka bir şey değildi. — Peki ya bu görüntüler birkaç tanıdığıma “yanlışlıkla” ulaşırsa ne olur, hiç düşündünüz mü? Ama merak etmeyin… size bir teklifim var. Her ne kadar başarısız bir omega prenses olsanız da hâlâ imparatorluk kanı taşıyorsunuz. Eğer bana elmas madenlerinizi ve iki milyon altın sikkeyi cömertçe bağışlarsanız, bu fotoğrafları bizzat size teslim ederim.
Kadensiya, Esmeray’ın yüzündeki en ufak değişimi bile kaçırmamaya çalışarak alaycı bir ifadeyle bakıyordu. Prensesin içsel çatışmasının her anından zevk alıyor; bu anın tadını çıkarıyordu. İçinde kabaran hırs, kibir ve kurnazlık onu bütünüyle ele geçirmişti.
Gri saçlı prensesin o adama delicesine âşık olduğunu biliyordu. Öyle ki, onunla dans ettiği için bir Aziz’in saçlarını bile yakmıştı. Kadensiya emindi — Esmeray, sevgilisini korumak için her şeyi yapardı.
Esmeray fotoğraflara baktı. Önce yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi, ardından yerini bastırılamayan bir öfke ve saldırganlık aldı. İçinde kabaran bu karanlık dürtüyü son gücüyle dizginlemeye çalışıyordu.
— Bu fotoğrafları nereden buldun? — diye sordu Esmeray, yumuşak ve melodik bir sesle.
Ama nedense bu ses, Kadensiya’nın içini hafif bir ürpertiyle doldurdu.
— Sevgilin, akademideki öğrencilik yıllarında yaşadığı ahlaksız hayatıyla tüm gezegende ünlü. Kim bilir, belki başkalarının da elinde böyle fotoğraflar vardır? — Kadensiya, elindeki fotoğrafları sallayarak alay etmeye devam etti.
Esmeray’ın yüzü sertleşti. Bir hamlede fotoğrafları çekip aldı ve hiç tereddüt etmeden küçük parçalara ayırdı.
— Ha-ha-ha! Bunların kopyaları bilgisayarımda da var. İstersem tekrar bastırırım. — Kadensiya kahkahayla güldü. — Eee? Cömert hediyelerini ne zaman alıyorum?
— Ölümünden sonra.
Esmeray’ın yüz ifadesi aniden değişti. Dudaklarında yumuşak, neredeyse şefkatli bir gülümseme belirdi. Sözlerini alçak bir sesle, fısıltı gibi tamamladı.
— Ne?..
Bu ani değişim Kadensiya’yı afallattı.
Bastırılan tüm duygular bir anda patlak verdi. Esmeray’ın mavi gözleri daha da parlak yanmaya başladı. Birkaç adımda aradaki mesafeyi kapattı; Kadensiya’nın kumral saçlarını kavrayıp tüm gücüyle çekti, ardından onu salon boyunca sürüklemeye başladı. Safkan bir kurt olan Esmeray, fiziksel olarak çok daha güçlüydü — üstelik Kadensiya’dan neredeyse iki kat daha uzundu. Kadensiya’nın çığlıklarının dışarı ulaşmaması için ağzını sertçe kapattı.
— Sessiz ol. Daha yeni başlıyorum. Beni bu kadar kolay şantaj edebileceğini mi sandın? — diye fısıldadı Esmeray.
Kadensiya kurtulmaya çalıştı, ancak tüm çabaları sonuçsuz kaldı. Esmeray’ın fiziksel gücü karşısında hiçbir şansı yoktu. Kumral genç kadın, elini ısırarak kurtulmayı ve en azından birilerinin çığlıklarını duymasını umuyordu. Belki biri gelir… belki biri onu kurtarırdı. Ama nafileydi.
Sonunda umutsuzluğa kapıldı ve ağlamaya başladı. Gözyaşları, kurdun yalnızca eğlenmesine neden oldu.
Bir ölümlü, bir kurdu şantaj etmeye cüret etmişti. Üstelik onun sevgilisi hakkında aşağılayıcı sözler söylemişti. Esmeray’a göre, bu kız o anda en korkunç ölümü hak ediyordu.
Saçlarını daha da sert çekti.
Bir anda et kopar gibi bir ses duyuldu — Kadensiya’nın saçlarıyla birlikte kafa derisinin bir kısmı sökülmüştü. Genç kadın yere yığıldı ve acıyla çığlık attı. Esmeray kısa bir an için ellerine baktı. Eldivenlerinden biri Kadensiya’nın kanıyla tamamen kaplanmıştı, diğeri ise ısırıklar yüzünden parçalanmıştı.
Ardından yükselen kahkahası, acı dolu çığlıkları ve yardım yakarışlarını bastırdı.
— Sana sessiz ol demiştim. Ne kadar da uslanmazsın… — dedi, kumralın çenesini sertçe kavrayarak.
— H-haksızdım… affet… çok acıyor… sana her şeyimi veririm… ne olur bırak beni… ben—
Cümlesini tamamlayamadı.
Esmeray’ın parmakları aniden ağzına girmişti.
Bir sonraki anda…
Dilini kavradı.
Ve kopardı.
Kadensiya, Esmeray’ın elinde tuttuğu kendi diline bakakaldı. Gözyaşları durmaksızın akıyordu. Tek bir dileği kalmıştı: ölmek. Acının, dehşetin sona ermesi.
Ama ne yazık ki… Asıl kabus daha yeni başlıyordu.
— Gürültücü kızların sonu cezadır. Benim adım Esmerayhan… ve ben asla affetmem! — diye fısıldadı.
Parlayan gözleri, Kadensiya’nın içine işleyen korkuyu daha da derinleştirdi.
O çılgın bakışlarla göz göze geldiği anda Kadensiya gerçeği anladı: artık kimse onu kurtaramayacaktı. İçini ezici bir çaresizlik kapladı. Umutsuzca Mavi Çember’e dua etti — bu kâbusun bir an önce sona ermesi için. Gözyaşları daha da hızlandı, hıçkırıkları kutsal alanın sessizliğini yarıyordu. Artık direnmeye gücü kalmamıştı. Genç markiz yere yığıldı.
— Demek sevgilime sapık demeye cüret ettin…
Bu sözlerin ardından Esmerayhan, elinin sert bir darbesiyle Kadensiya’nın karnına vurdu. Eldiveninin altından beliren keskin pençeler, tek hamlede bedenini parçaladı.
Kadensiya’nın gözyaşları durmaksızın akıyordu.
— Peki ya sen nesin? Gerçek bir düşkün kadın… Senden üç kat yaşlı erkeklerle yaşadığın ilişkileri ben bile duydum. Sana nasıl bir ceza versem… hm…
Bakışları bir an için yerde yatan bedene kaydı.
— Buldum. Rahmini sökelim.
Anatomi konusundaki bilgisi sayesinde ne yaptığını biliyordu. Soğukkanlılıkla ilerledi. Kan hızla etrafa yayılıyor, siyah kumaşı koyu kırmızıya boyuyordu. Elbisenin etekleri tamamen kana bulanmıştı.
Ama bu da yetmedi.
Duramıyordu.
Sınırı çoktan aşmıştı.
Kadensiya’nın bilinci yavaş yavaş kararıyordu. Yoğun kan kaybı bedenini terk ederken, garip bir huzur çökmeye başladı üzerine. Yakında ölecekti.
Ve bu düşünce… Artık tek tesellisiydi.
— Daha bitirmedim! — diye haykırdı Esmerayhan ve Kadensiya’nın kendine gelmesi için ona sert bir tokat attı.
Bu işe yaradı. Kadensiya, ağlamaktan şişmiş gözleriyle işkencecisine baktı, başını çaresizce iki yana salladı.
— İşte böyle… Bilincini kaybetmemen gerekiyor. Söyle bakalım… o fotoğrafları hangi elinde tutuyordun?
Genç markiz, dehşet dolu bakışlarla sağ eline baktı.
Bu kadarı yeterliydi.
Esmerayhan, kurbanını omzundan kavradı ve tek hamlede sağ kolunu kopardı. Fışkıran kan, işkencecinin solgun yüzüne sıçradı.
— Şimdi diğeri.
Aynı soğukkanlılıkla sol kolunu da bedeninden ayırdı. Kadensiya çoktan bilincini yitirmişti. Esmerayhan, elini onun boynuna götürüp nabzını yokladı. Önce zayıftı… sonra tamamen kayboldu. Başını göğsüne yaslayarak kalp atışını dinledi. Hiçbir şey yoktu.
— Ne kadar çabuk ölüyorsunuz… Bu hiç adil değil.
Sesinde hafif bir hayal kırıklığı vardı.
Ardından, sanki yarım kalmış bir işi tamamlar gibi, Kadensiya’nın bacaklarını da tek tek kopardı. Sonra birkaç adım geri çekildi ve ortaya çıkan manzarayı seyretti.
Görüntü dehşet vericiydi.
Salonun tamamı kurbanın kanıyla kaplanmıştı. Genç markizin bedeni parçalanmış, üzerindeki pahalı, parlak gece elbisesi kanlı bir enkaza dönüşmüştü.
Esmerayhan’ın elbisesinin etekleri koyu kızıl kana bulanmıştı. Yırtılmış eldivenlerinin arasından görünen elleri de aynı şekilde kan içindeydi.
Yavaşça, hüzünlü bir melodi mırıldanmaya başladı.
Ellerini kurbanın kanına batırdı, ardından kendi bedenine sürdü… ve ağır adımlarla ayağa kalktı.
Bakışları, Mavi Çember’i temsil eden heykele yöneldi. Bugün tapınakta herkesin dua ettiği o kutsal varlığa.
— Biliyor musun… bugün bu tapınağa gelenlerin çoğu, en az senin kadar sapkın ve canavar. Belki onlar için de bir mesaj bırakmalıyım… Fena fikir değil. — dedi.
Bu sözlerin ardından kanı kullanarak heykeli, duvarları ve sütunları boyamaya başladı. Artık yalnızca zemin değil, salonun tamamı kurbanın kanıyla kaplanmıştı.
Tam her yeri kana buladığı sırada, salonun kapısı ağır bir gıcırtıyla açıldı.
Kapı aralığında iki uzun boylu genç belirdi. Biri önde, diğeri arkasındaydı.
— Vay canına… Demek deliliğimiz dışarıdan böyle görünüyor. — diye konuştu arkadaki genç; gözlüklüydü ve öndekiyle neredeyse aynı görünüyordu. Şüphesiz ikizdiler.
İlk olarak içeri, Esmerayhan’la aynı saç ve göz rengine sahip, ancak daha sert yüz hatlarına sahip, uzun ve yapılı bir genç girdi. Esmerayhan’ın yanına yaklaşıp sordu:
— Yaralanmadın, değil mi?
Fakat Esmerayhan onu duymuyor gibiydi. Sanki ikisini de görmüyordu. Hâlâ o hüzünlü melodiyi mırıldanıyor, tapınakta küçük ve dengesiz adımlarla dolaşıyordu.
— Tamam… anlaşıldı. Onu kucağına al ve buradan hemen uzaklaşın. — dedi öndeki genç. Sert görünümüne rağmen sesi yumuşak ve sakindi.
— Ha? Peki sen ne yapacaksın? — diye karşılık verdi diğeri. O da neredeyse aynı görünüşe sahipti; yalnızca yüz hatları daha yumuşaktı ve gözlük takıyordu. Sesi ise derin ve kadifemsi bir tınıya sahipti. Ardından eğilip kurdu kucağına aldı. Esmerayhan bitkin görünüyordu; kaldırıldığı anda uykuya daldı.
— Elbette izleri ortadan kaldıracağım. Bunun kardeşimizin işi olduğu anlaşılırsa başımız belaya girer. — diye cevapladı ilk genç.
— Ama neden? Biz imparatorluk ailesinin üyeleriyiz. Bizi idam etmezler, en fazla Güney’e, yani başkente giriş yasağı koyarlar. — dedi gözlüklü olan, kaşını kaldırarak.
— Evet, ama o yasak yüzünden Esmerayhan o aptalı bir daha göremez.
— Hm… doğru. — diye onayladı kardeşi.
— O hâlde yeterince konuştuk. Onu al ve sessizce buradan çık. Ben burayı yakacağım. Sonra da öfkelendiğimi ve kutsal alanı kazara ateşe verdiğimi söylerim. Hem… şu kızın adı neydi? — diye sordu, kardeşine bakarak. O ise omuz silkti. — Neyse… burada bir kız vardı ve yangında öldü deriz. Öyle yakacağım ki geriye kül bile kalmayacak. Hadi gidin artık!
Gözlüklü genç, kucağında Esmerayhan’la birlikte kutsal alandan çıktı.
Dışarı adım attıklarında, bir an durup gökyüzünde parlayan dolunaya baktı. Ardından hızlandı ve tapınağın arka çıkışından uzaklaştı.
Bir süre sonra diğeri de dışarı çıktı.
Ancak artık kutsal alan alevler içindeydi.
Yükselen ateş, Esmerayhan’ın deliliğine dair geriye kalan tüm izleri yok ediyordu…
***
Esmerayhan, olup biten her şeyi sanki dışarıdan izliyormuş gibi seyrediyordu.
“Bu bir kehanet mi? Fotoğraflardaki o adam kim ki… böyle bir şey yapayım? Daha önce de delilik nöbetleri geçirdim, ama hiç bu kadar ileri gitmemişti. Eğer bu, geleceğin olası bir yoluysa… neden her şeyi bu kadar gerçek hissettim? Sanki bunu daha önce yaşamış gibiyim…”
Bu düşüncelerle genç kadın aniden gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Yatağından fırlayıp doğruldu.
İlk işi takvime bakmak oldu.
Tarih 7 Aralık 1285’ti — kraliyet takvimine göre.
Gördüğü o kutlama ise 7 Aralık 1288’de gerçekleşiyordu.
“Demek geleceği gördüm… Üç yıl sonra olacak olanı mı? Daha önce hiç bu kadar yoğun hissetmemiştim. Selim ve Süleyman’a sormalıyım… onlar da o görüntüde vardı.”
Bu düşünceler zihninde yankılanırken banyoya gidip kendine çeki düzen verdi. Kapıyı açmaya fırsat bulamadan, biri ondan önce davrandı.
Kapının eşiğinde duran kişi ona bakıyordu.
— İnanmayacaksın, ben az önce ne gördüm! — dedi gözlüklü, derin sesli genç. Onun adı Süleyman’dı.
Koridorun diğer ucundan, sert yüz hatlarına sahip, yapılı bir genç hızla yanlarına koştu. Nefes nefeseydi.
Selim.
— Bir kehanet gördüm! — diye seslendi yanlarına gelir gelmez.
O anda üçü de birbirine baktı. Aynı şeyi mi görmüşlerdi? Hem de aynı anda… Üç kişinin aynı kehaneti paylaşması son derece nadirdi.
Ve bu durum… Cevaplardan çok daha fazla soru doğuruyordu.