YAPBOZ

All Rights Reserved ©

Summary

Gökyüzünün sonsuzluğunda ferahlık, gecenin karanlığında huzur bulan Ahu, hayatını kusursuz bir düzen üzerine kurmuş başarılı bir doktordur. Ancak zihninin derinliklerinde, her şeyin göründüğü gibi olmadığına dair huzursuz edici bir his, cevabını bulamadığı bir "yanlışlık" duygusu vardır. Genç kadın için dünya, parçaları yerli yerine oturmayan devasa bir boşluktan ibarettir. Bu boşluk, Ahu’nun en yakınlarını bile aslında hiç tanımadığını fark ettiği o sarsıcı yüzleşmeyle derin bir uçuruma dönüşür. Bildiği tüm doğrular un ufak olurken, hastane acilinde karşısına çıkan gizemli bir yabancı, zihnindeki bulanıklığı daha da tetikler. Bu adam hem rahatsız edici derecede itici hem de ruhuna kazınmış kadar tanıdıktır. Ahu, hayatın ona sunduğu her tesadüfte bir mana, her bakışta bir ipucu ararken kendini tehlikeli bir labirentin içinde bulur. Geçmişin tozlu rafları aralandıkça, elinde kalan tek şey eksik parçalardır. "Bazen en büyük resmi görmek için, tüm hayatını titizlikle birleştirdiğin o yapbozu en baştan dağıtman gerekir. Çünkü gerçek, parçaların arasında değil; onların birleştiği o karanlık boşlukta gizlidir."

Genre
Romance
Author
Dilara
Status
Ongoing
Chapters
4
Rating
n/a
Age Rating
16+

Vaka Bir: “Kum Saat”


GÜN YÜZÜNE ÇIKIŞ

Giriş: Gökyüzüyle Konuşan Kadın

Gökyüzünün bu eşsiz karanlığı nedir? Hem bir o kadar kendinden emin zifirliği hem de bir o kadar kendini bulutların uyumuna teslim etmiş bir gökyüzünü insan nereye sığdırır?

Bazı geceler var ki kendime hep aynı şeyleri sormuşumdur... Gökyüzünün benim için gizledikleri neler acaba? Diye düşünürken yine kendimi yatağımın yanındaki pencereye başımı yaslarken buluyorum. Doyamıyorum o gökyüzüne. Karanlık bana huzur veriyor, çünkü içimde sakladığım her duyguyu yıldızlara anlatabiliyorum.

Tek bir yıldız belirse… inanıveriyorum.

Bir şeyler olacak. Bir şeyler değişecek. Bilmiyorum, her gece gökyüzüne bakıyorum; bir yıldız görüp onun için gözlerimi sıkıca kapatıp bir şeyler geçiriyorum aklımdan. Kim bilir… Ve o yıldız, sadece bana parlıyor gibi hissediyorum. Sanki sadece benim için bana bir şeyleri hatırlatmak için orda gibi.

Gökyüzüyle konuşmayı öğrendim ben. Kelimelerim tükenince susuyorum… ama gökyüzü susmuyor. Neredeyse her duygumda gökyüzünden bir onay bekler gibi oluyorum...

Rüya ve Gerçek

Dün gece rüyamda, defalarca hayalini kurduğum ama asla gideceğime inanmadığım bir yerdeydim. Yüzüme ılık rüzgarlar dokunuyordu… Kulağımda daha önce hiç duymadığım, bambaşka bir doğanın sesi vardı. Kuşların kesilmeyen ötüşleri, sanki beni duymak zorundaymış gibi geliyordu. Dalgaların her kıyıya vuruşu bana bir anı getiriyor, yaprakların hışırtısı bile yalnızca bana ait bir ritim gibiydi. Sanki aynadan kendimi görüyorcasına hissedebiliyordum.

Gözlerimde tarifsiz bir ışıltı vardı; burnumda ise denizin tuzlu kokusu, çiçeklerin narin serinliğiyle karışarak yüzüme yansıyordu. O an, hayal ile gerçek arasındaki çizgi silinmiş gibiydi. Tam o anda hayal ve gerçek birbirine karışmış gibiydi. Ve ben uyandım.

Uyandığımda ilk hissettiğim şey yalnızlıktı. Yalnız kahvaltı; şu hayatta en sevmediğim şeylerden biriydi. “Yine kahvaltıyı yalnız mı yapacağım ben?” diye kendi kendime mırıldanırken, birinin ayak seslerini duydum. Sesler buraya doğru geliyordu. Kapıdan bir tıkırtı geldi. Kalbim, birden uyanmış gibi hızlandı. Ayaklarım kendiliğinden hareket etti. Kapıya koştum.

"Kim o?" diye sordum.

"Benim, İdil."

Gözlerim parladı. Kapıyı açtım. "Hoş geldin, İdil," dedim.

"Hoş bulduk, Ahu'm," dedi İdil, her zaman olduğu gibi içten ve sıcacıktı. Yanıma gelmesiyle içimdeki yalnızlık, odanın köşelerine kaçtı sanki.

"Hemen çay koyayım. Hem o iş mevzusunu anlatırsın bana," dedim.

"İş mevzusunu boş ver de, sen anlat,” dedi İdil gülerek. "Yazıyor musun hâlâ?"

Bir an duraksadım. Sesim titredi; kaçamak bakışlarla, "Neyi?" diye sordum.

İdil, “Ahu… lütfen," dedi gözlerini gözlerime dikip. "Kitabı tabii ki. Lütfen, bıraktım deme."

İçimi çekerek, "Bırakmadım ama… yani biraz zamana bıraktım," diye cevapladım. İdil’in kaşları çatıldı. "Nasıl yani? Neden?"

Gözlerimi yere indirdim. "Bilmiyorum. İçimde sürekli konuşan bir ses var. ‘Yapsam ne olur ki?' diyor. Kendime güvenemiyorum. Bazen yazarken bile kendi kelimelerime yabancı hissediyorum. Sanki yazdıkça daha çok kayboluyorum. Sanki… ne anlatmak istediğimi ben bile bilmiyorum. Bir şey beni durduruyor. İçimde hep bir şüphe var. ‘Yapsam ne olur?’ diye düşünüyorum," dedim gözümden yaş dökülmesine engel olmaya çalışırcasına.

İdil sandalyesinden kalktı, yanıma geldi ve diz çöktü. Ellerini dizime koydu, cesaret verici bir tavırla gözlerime baktı: "Ben sana güveniyorum. Sen yaparsın. Gör bak, yazdıkların senin yazdıkların; sonuçta sen her elini attığın işe eşsiz bir büyü katıyorsun," dedi.

Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Ona doğru eğilip sarıldım. "Ah İdil, ne güzelsin sen."

İçimde bir yer kıpırdadı. Sanki uzun süredir uykuda olan bir tarafım uyanmaya başladı; kelimeler yeniden dizilmeye, cümleler yeniden oluşmaya başladı. Ve ben, uzun zaman sonra ilk kez şunu düşündüm: Belki de sadece biraz inanmaya ihtiyacım vardı. Belki de kendi yapbozumun parçası olmak için önce dağılmam gerekiyordu.

Vaka Bir: Kum Saati

Hastane koridorlarının soğuk beyazlığında yürürken, floresan ışıklarının bile üzerimden akıp gittiğini hissediyorum. Adımlarımın sesi neredeyse yok ama insanların bakışlarını üzerimde toplandığını fark edebiliyorum. Ayaklarımın altı her adımda biraz daha isyan ediyor. Göz kapaklarımı açık tutmak için fark etmeden kaşlarımı yukarı kaldırıyor, zihnimi zinde tutmak için kendime küçük sorular soruyorum:

"Bir sonraki hastanın vital değerleri nasıldı? Skopi ne zaman geliyordu? Ameliyat sonrası raporu yazdım mı?"

Tam on iki saattir ameliyattaydım. On iki saat… Kimi zaman saniyelerle yarıştığımız, kimi zaman hayatla inatla dans ettiğimiz, sessiz ve derin bir savaş alanı gibi geçen on iki saat. Bedenim ağırlığıyla yere çakılmak istiyor ama ruhum başka bir dengede tutuyordu beni. Çünkü ben bu işi yalnızca bir meslek olarak görmüyordum; bu, benim varoluş biçimimdi.

Odama doğru yürürken bunları düşünüyordum. Kapıya ulaştığımda ise içimden derin bir oh çektim. Ayakkabılarımı çıkarıp ayaklarımı, masamın üzerine usulca uzattım. O sırada kapı çaldı. İçimde, nedenini açıklayamadığım bir kıpırtı belirdi.

"Buyurun," dedim, sesim fark etmeden hafifçe titredi.

Kapı aralandı, elinde paketle duran bir kargocu belirdi. "Ahu Gökçe Tanca siz misiniz?"

"Evet, benim."

"Bir kargonuz var, buyurun. İmzanız gerekiyor."

Paketi aldım, ellerim hafifçe titriyordu. Kapı kapanırken paketi masaya bıraktım. Kalemimle kenarından yavaşça yırtarken, sanki geçmişle bugün arasında görünmeyen bir köprü kurulmuştu. Paketten eski bir film kraketi çıktı. Siyah-beyaz, üzerinde çizikler olan, nostaljik bir obje. Ardından bir not buldum:

"Ne kadar sana söz versem de, biliyorum ki her zaman, her konuda bir işaret beklersin ve ona inanırsın. Bugünkü işaretin bu olsun istedim. Çünkü biliyorum, sen işaretlerin en anlamlısısın. Bunu yapmalısın, sen bir şeyler yapmalısın. Seni seviyorum. Biricik dostun İdil <3"

Gözümden bir damla yaş yanağıma süzüldü. "Benim minik serçem…" diye fısıldadım.

Aslında adı İdil'di. İdil Serçe Yılmaz. Küçük bir serçe gibi hep çırpınırdı; incelikliydi, ürkekti, ama görünenden daha dirençliydi. İdil psikoloji okuyordu, ben tıpta gece nöbetlerine hazırlanıyordum.

Telefonum titredi. Ekranda "Serçe" yazısı.

"Alo, birtanemle mi görüşüyorum acaba?"

"Ay alo, evet birtanenizle görüşüyorsunuz, birtanem!"

Birbirimize gülümsedik. Ardından o klasik cümleyi söyledi: "İyi ki varsın."

İyi ki… Ama İdil’in farkında olmadığı bir şey vardı. Ben değişmek istiyordum. Kendimi sadece bir cerrah olarak değil, başka bir şey olarak da tanımlamak istiyordum. Yazmak… Belki de işte bu kısacık not, bunun ilk işaretiydi.

Telefonumun ses kaydına bastım:

"Zamansız bir aşk… Aniden doğmuş sanki; daha önce hiç orada yokmuş. Hep bir başkasının düşünceleri varmış aklında, şimdi kendini bulmuş gibi. Kendini kendinden başka birinde bulmuş gibi…"

Kaydettim. "Seninle gurur duyuyorum, Ahu Gökçe Tanca. Aferin kızım."

Masamdaki kum saatine gözüm takıldı. Beş dakika için çevirmiştim, neredeyse tüm kumlar aşağıya akmıştı. Tam o anda kapı tekrar çaldı.

"Ahu Hanım, vizite çıkmanız gerekiyor."

"Tamamdır Ceylan, 5 dakika sonra geliyorum."

Acil Servis: Kaosun Ortasında

Aceleyle aşağıya, acile indim. Merdivenlerden inerken içeriden yükselen sesler, ambulansın iç acıtan sireni, ağlayan bir çocuk sesi... Her şey birbirine karışmıştı. Acilin kapısına doğru yaklaştığımda Aksel Hoca belirdi.

"Toplu katliam," diye fısıldadı.

Sözcükler mideme indi, soğuk bir taş gibi.

"Adamlar Cumhuriyet savcısıyla çatışmaya girmiş sonucu da böyle bir şey olmuş işte," diye ekledi. "Son hastaya da sen bakar mısın? Savcıyı hastaneye getirmiş ama kendinden bir haber o da vurulmuş... Neyse ki omzundan."

"Bir insan vurulduğunu nasıl fark etmez?" diye geçirdim içimden.

Aksel Hoca, "Genç, dinamik, çevik birine benziyor. Ama ağır biri… Gözlerinden belli. Cesur olduğu," dedi ve bana döndü: "Orada dikilip durmaya devam mı edeceksin, yoksa yardım edecek misin, Ahu Hanım?"

Hastanın yanına yaklaştım. Ceylan yanımda beliriverdi: "Ahu Hocam, Aksel hocanın rica ettiği hasta Sancar Arslanyürek."

İsim garip bir şekilde tanıdık geldi. Dosyayı aldım. "Ceylan ilk müdahale yapıldı mı?"

"Evet hocam, kurşunu çıkartmak için ameliyata gerek yok, sıyırıp geçmiş."

Sancar Bey’in yüzüne çevirdim bakışlarımı. Yorgun, solgun ama inatçı bir ifade... Sanki yıllardır tanıdığım birine rastlamışım gibi. Parmaklarım hafifçe titremeye başladı. Tam o sırada Sancar Bey gözlerini açtı ve gözlerini gözlerime dikti.

"Neredeyim ben?"

"Hastanedeyiz. Merak etmeyin, iyi olacaksınız."

"Zaten iyiyim, doktor. Savcı’m…" diye bağırdı, "Nasıl iyi mi? Onu görmem lazım!"

"Olmaz beyefendi!" diye karşı çıktım. "Vurulmuşsunuz. Bir yere kalkamazsınız."

Ancak Sancar birden serumu çıkartıp yatağından fırladı: "Savcı’m!"

Yanındaki adam (Savcı Kurt Yiğiter) bağırdı: “Buradayım oğlum! Manyak mısın lan? Kendini niye benim için tehlikeye atıyorsun?”

Sancar, "Savcım, ayıp oluyor ama bağırmayın burası hastane. Sakin olun," dedi dalga geçer gibi. Sonra bana döndü. Ortam hem gergin hem de garip bir şekilde sıcaktı.

Sancar Bey’in yanına yaklaştım. "Merhaba Sancar Bey."

"Merhabaaa, Doktor Hanım. Komik olan ne?"

"Hiç… Ben şu kurşunu çıkarayım artık."

Pansuman malzemelerini hazırlarken Sancar Bey sabırsızca sordu: "Ne kadar sürecek?"

"Ne kadar süreceğini bilmeden hiçbir işe başlamam," dedim. "Öyleyse vurulmalarınızı da zamanınızın varlığına göre düzenlemelisiniz, Sancar Bey."

Kaşları kalktı. "Sürekli vurulan birisi gibi mi görünüyorum?"

"Yani… Ya bu sakinliğinizden artık önemsenecek bir tarafı kalmadığını biliyorsunuz ya da… Öyle birisiniz ki, bu tarz şeyler sizde zerre kadar duygu uyandırmıyor."

Odanın içinde ince bir sessizlik asılı kaldı. Sancar Bey, gözlerini gözlerime dikti. Savcı Kurt Yiğiter araya girdi: "Sancar bitti mi işin, çıkar beni buradan!"

Sancar Bey hızla yerinden doğruldu. Kulağına yaklaştım: "Size güvenmiyor gibi."

"Bana herkes güveniyor, doktor."

Sözlerinde kibir yoktu; sadece soğukkanlı bir gerçek. Göz göze geldik. Bakışları beni olduğum yerden alıp geçmişine sürükleyecek kadar derindi.

"Bitti mi?" diye sordu fısıldayarak.

"Evet, serumunuz bittikten sonra gidebilirsiniz," dedim usulca.

Odadan çıktım ama zihnim çıkamadı. Ayaklarım beni başka bir hastaya götürürken, içimdeki Ahu çoktan başka bir yere sürüklenmişti bile.