Chapter 1
3 maymun değil 3 insan
Emre, boğazındaki damarlar dışarı fırlayacakmış gibi bağırıyordu. Meydanı dolduran kalabalığın uğultusu, pankartların hışırtısı ve havada asılı kalan öfke, her nefes alışında ciğerlerine doluyordu. Elindeki “Dili Olmayanların Sesi Ol” yazılı pankartı havaya kaldırdı. Hayvan hakları için yürümek, onun için sadece bir aktivite değil, bir kimlik meselesiydi.
Önlerini kesen polis barikatı, yükselen tansiyona set çekti. Bir komiserin megafondan yankılanan, metalik ve yorgun sesi duyuldu:
“Sessizlik! Bakın, iki saattir yürüyüş yapıyorsunuz, müdahale etmedik. Ama artık sınır doldu, dağılacaksınız.”
Arkadan bir protestocu çığlık attı: “Dağılmayacağız! Onların canı yanarken biz susmayacağız!”
Emre, sanki bir film sahnesindeymiş gibi en öne çıktı. Gözlerini komisere dikti, sesi tüm kalabalığa hitap edercesine gürleşti:
“Biz, dili olmayan canlıların çığlığı olmak için buradayız! Hayvanları yok sayan, onları birer eşya gibi gören iradeyi kabul etmiyoruz. Susmayın! Sustukça sıra sizin hayvanınıza gelecek!”
Sloganlar havada uçuştu, polis kalkanları bir adım öne çıktı, kısa süreli bir kargaşa yaşandı. Emre ve arkadaşları, zafer kazanmış birer kahraman edasıyla ara sokaklara dalarak oradan uzaklaştılar.
Yürümenin verdiği yorgunluk ve adrenalinin düşüşüyle Sude, köşedeki yeşil logolu dev kahve zincirini işaret etti. “Çocuklar, şuan tek istediğim şey buzlu bir latte. Hemen şurada içip dinlenelim mi?”
Emre alnındaki teri silip onayladı. “Sabah da içememiştim zaten, bütün yorgunluğumu alır.”
Masaya oturduklarında dışarıdaki dünya sanki bir anlığına durmuştu. Kübra, bardağındaki pipetle oynarken konuyu akşamki partiye getirdi. “Ben Emir’in partisine gelmek istemiyorum.”
Emre şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. “Şaka mı bu Kübra? Parti diyorum, sen gelmemek diyorsun?”
“Sefa ile karşılaşmak istemiyorum Emre. Adamın kıskançlık krizlerini biliyorsun.”
“Bir şey olmaz,” dedi Emre umursamazca. “Gizem de gelecek, ben dert ediyor muyum?”
Kübra duraksadı. “Gizem İngiltere’de değil miydi? Döndü mü yoksa?”
Emre muzip bir gülümsemeyle kahvesinden büyük bir yudum aldı. “Şaka yapıyorum, dönmedi. İşte o yüzden bu kadar rahatım ya!”
Tam o sırada kapı hızla açıldı. Elinde rulo yapılmış bir Filistin bayrağı tutan, gözlerinde hüzünlü bir öfke taşıyan bir adam içeri girdi. Doğruca onların masasına yöneldi. Sesi titriyordu ama kararlıydı:
“Siz burada bu kahveleri yudumlarken, Gazze’de çocukların üzerine bombalar yağıyor. Başka bir yerde içmek bu kadar mı zor? Vicdanınız hiç mi sızlamıyor?”
Emre, savunma mekanizmasıyla anında dikleşti. “Bizim kahve içmemizle oradaki çocukların ne alakası var beyefendi?”
“Bu şirket İsrail’e destek veriyor!” dedi adam, bayrağı masanın üzerine bırakırcasına. “Ödediğiniz her kuruş, o insanların üzerine mermi olarak yağıyor.”
Kübra, gözlerini devirerek araya girdi. “Ben de bu kafadan istiyorum ya, gerçekten ne içiyorsunuz?”
Adam masadakilerin yakasındaki hayvan hakları rozetlerini ve ellerindeki pankartları fark etti. “Bakıyorum da hayvan hakları için yürüyüşten geliyorsunuz...”
Sude lafı ağzından aldı: “Evet! Sessiz kalmıyoruz en azından. Sizin gibi sadece başka bir ülkeyi değil, kendi doğamızdaki canları koruyoruz.” İçinden de ekledi: Ne kadar cahil insanlar var, içim acıyor şu hallerine.
Adamın bakışları keskinleşti. “Yani hayvanlar Filistin’deki insanlardan daha mı değerli? Onları insan olarak bile görmüyorsunuz, değil mi?”
Emre masaya vurarak ayağa kalktı. “Sana ne kardeşim? Görüyoruz ya da görmüyoruz, seni mi ilgilendirir? Hadi git hikayeni başka yerde anlat.”
“Yazıklar olsun,” dedi adam arkasını dönerken. “İnsanlığınızı vitrinlerin arkasında bırakmışsınız.”
Yan masadan fırlayan bir müşteri, adamın elindeki bayrağı çekip alarak yere fırlattı. “Seni mi dinleyeceğiz be? Çık git buradan!”
Adamın gidişinden sonra masada kısa bir sessizlik oldu. Emre, bardağının dibinde kalan kahveye bakarken mırıldandı: “Ya ben bunları anlamıyorum. Böyle yaparak dünyayı kurtaracaklarını mı sanıyorlar?”
Sude başıyla onayladı. “Kendilerince kahramanlık oynuyorlar işte, ne olacak...”
Emre, kafeteryadaki gergin havayı dağıtmak istercesine saatine baktı. “Neyse gençler, tadımız kaçtı. Ben kaçıyorum.”
Burak arkasından seslendi: “Akşam partiye geliyor musun?”
Emre kapıya yönelirken omzunun üzerinden cevap verdi: “Bana değil, Kübra’ya sorun. İkna olursa orada görüşürüz.”
Arabasına bindiğinde içine tarif edemediği bir ağırlık çökmüştü. Direksiyonun başına geçti, anahtarı çevirdi ve babasının şirketine doğru yola koyuldu. Alışkanlık gereği radyonun düğmesine dokundu. Haber spikerinin mekanik ve soğuk sesi arabanın içine doldu:
“...İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nin güneyinde, yerinden edilmiş sivillerin sığındığı çadırlara düzenlediği hava saldırısı sonucu; aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yaklaşık 2 bin kişinin hayatını kaybettiği bildiriliyor. Bölgeden gelen görüntülerde...”
Emre, sanki bir sineği kovalar gibi elini havada salladı. “Çok da önemliydi...” diye mırıldandı ve kanalı değiştirip yüksek sesli bir şarkı açtı. Ama zihninin bir köşesinde o ‘çadır’ kelimesi takılı kalmıştı.
Şirkete girdiğinde koridorda Kaan ile burun buruna geldi. Kaan, Emre’nin çocukluk arkadaşıydı ama aralarındaki dünya görüşü her geçen gün biraz daha açılıyordu.
“Vay, kimleri görüyorum?” dedi Kaan şaşkınlıkla. “Sen buranın yolunu bilir miydin?”
Emre zoraki bir gülümsemeyle cevap verdi: “O kadar da değil be Kaan. İşim düşünce geliyorum işte.” Kısa bir hal hatır sorma faslından sonra Kaan konuyu akşamki planına getirdi.
“Emre, akşam büyük bir yürüyüş var. Ben oradayım, istersen sen de gel.”
Emre kaşlarını çattı. “Biz yürüyüşü sabah yaptık ya Kaan? Başka bir grup daha mı çıkacakmış?”
Kaan duraksadı, arkadaşının yüzüne garip bir ifadeyle baktı. “Sen hangi yürüyüşten bahsediyorsun?”
“Hayvan hakları, yasaya hayır falan... Sabah oradaydık ya.”
“Ha... Yok,” dedi Kaan başını iki yana sallayarak. “Ben Filistin yürüyüşünden bahsediyorum. İnsan hakları, haysiyet yürüyüşü...”
Emre’nin yüzündeki ifade bir anda donuklaştı. “Yok, ben almayayım. Sabah çok yürüdüm, bugünlük yeter bana.”
Kaan’ın ses tonu bir anda ciddileşti. “Anlamıyorum Emre. Hayvanlar için sesini yükseltiyorsun ama burnunun dibinde bebekler, kadınlar öldürülürken ‘bugünlük yoruldum’ diyorsun. Hayvanlar o insanlardan daha mı değerli?”
Emre sinirle soludu. “Kaan, öyle bir şey demiyorum. Sadece yorgunum ve işim var. Lütfen başlama yine.”
“İşin ne? Partiye gitmek mi?” Kaan sertçe arkasını döndü. “Daha bu sabah binlerce insan katledildi ama sen görmezden gelip eğlenmeye gidiyorsun. Yazık, sende zerre insanlık kalmamış.”
Kaan’ın sözleri bir tokat gibi Emre’nin yüzünde patladı. Sinirle oradan ayrıldı, arabasına bindi. Eve vardığında hissettiği tek şey dayanılmaz bir uyku isteğiydi. “Daha partiye vakit var,” dedi kendi kendine. “Biraz kestireyim.”
Mahşeri Bir Rüya
Emre gözlerini açtığında, yumuşak yatağında değil, toz ve duman kokan bir boşluğun ortasındaydı. Kafasını kaldırdı; gökyüzü griydi, binalar ise yerini enkaz yığınlarına bırakmıştı. Ne bir ağaç ne de bildiği bir sokak tabelası vardı. Etrafta üstü başı yırtık, yüzleri kül rengine dönmüş insanlar amaçsızca koşturuyordu.
Küçük bir el, Emre’nin gömleğinin ucundan tuttu. Emre irkilerek aşağı baktı. Toz içinde, gözleri yaşlı küçük bir kız çocuğu ona bakıyordu. Kelimeler ağzından çıkmıyordu ama çocuk onu bir yere çekiyordu. Emre, sanki bir iradeye sahip değilmiş gibi çocuğu takip etti.
Vardıkları yerde, yerdeki molozların üzerinde 3-4 yaşlarında bir çocuk yatıyordu. Hareketsizdi. Emre’nin kalbi sıkıştı. Bu kim? Ben neredeyim? Neden her yer yıkılmış? Bu çocuk neden böyle buz gibi yatıyor?
O sırada gölgelerin içinden 50 yaşlarında, yüzü derin çizgilerle kaplı bir adam belirdi. “Sen Türk müsün?” diye sordu yorgun bir sesle.
Emre kekeleyerek cevap verdi: “Evet... Evet de bu çocuk benden ne istiyor? Neden buradayız?”
“O yerdeki, bu küçük kızın kardeşi,” dedi adam eliyle cansız bedeni işaret ederek. “Senden yardım istiyorlar.”
“Benden mi? Ailesi nerede? Neden bu haldeler?”
“Ailesi son saldırıda vefat etti,” dedi adam, sanki bu çok sıradan bir olaymış gibi. “Onlar yapayalnız kaldılar. Kardeşi 12 gündür tek bir lokma yiyemedi. Sende yiyecek bir şeyler varsa vermeni istiyor.”
Emre o an sırtındaki çantanın ağırlığını fark etti. Titreyen ellerle fermuarı açtı. İçinde çeşit çeşit yiyecek ve bir kutu süt vardı. Sütü çıkartıp çocuğa uzattı. Küçük kız sütü aldı, büyük bir umutla kardeşinin morarmış dudaklarına götürdü. Ama çocuk içmiyordu.
“İçmiyor!” dedi Emre dehşet içinde. Sütü kızdan alıp kendi denemek istedi. Çocuğun eline dokunduğu an, iliklerine kadar dondu. Nabız yoktu. Teninden yükselen soğukluk Emre’nin ruhuna işledi. “Bu çocuk... Bu çocuk ölmüş!” diye bağırdı.
Adama döndü, sesi titriyordu: “Bu ölü... Ona söylesene! Öldüğünü söyle!”
“Neden ben söylüyorum?” dedi adam sakinlikle. “Sen söyle. Onu kurtarabileceğini sanan sendin.”
“Ben niye söylüyorum? Banane bu çocuktan!” diye haykırdı Emre, içindeki suçluluk duygusundan kaçmaya çalışarak.
“Kardeşini iki gün önce kaybetti,” dedi adam. “Eğer erken gelseydin, şu an yaşıyor olurdu. Bir lokma bir şey yeseydi, hayata tutunurdu.”
Küçük kız, kardeşinin cansız bedeni başında aniden yere yığıldı. Emre son anda onu tuttu. “Bu çocuğa ne oldu?”
“Kardeşini kurtaramadın ama bu kızı kurtarabilirsin,” dedi adam, Emre’nin gözlerinin içine bakarak. “Erken gelirsen belki de her şeyi değiştirebilirsin.”
Emre hıçkırıklar içinde sordu: “Nasıl? Sokağa çıkıp yürüyüş mü yapayım? Pankart mı taşıyayım?”
Adam acı bir gülümsemeyle cevap verdi: “Milyonlarca insan bunu yapıyor zaten. Bir kişi daha eklenmek neyi değiştirir? Gerçekten kurtarmak istiyorsan, buraya gelmelisin. Filistin’e...”
“Ben tek başıma ne yapabilirim?”
“Önce gel,” dedi adam yavaş yavaş gözden kaybolurken. “Yolu sonra bulursun. Bu çocuğun adı Ferda. Seni bekliyor olacak... Geç kalma.”
Emre, boğazında düğümlenen bir çığlıkla yataktan fırladı. Ter içindeydi. Odanın sessizliği rüyanın gürültüsüyle çatışırken, kulaklarında hala o isim yankılanıyordu: Ferda