Chapter 1 kesişen Kader
BÖLÜM: KESİŞEN KADERLER
Selen'den
Şehrin boğucu ve gürültülü havasında bir yaşam mücadelesi veriyordum. Sabahtan akşama kadar insanların bazen acıyan, bazen küçümseyen, bazen de o iğrenen bakışlarını üzerimde hissediyordum. Ama o insanların anlamadığı bir şey vardı: Ben korkulacak, utanılacak ya da ayıp bir şey yapmıyordum. Alın terimle, hayallerim için yaşam mücadelesi veriyordum. Onlar ne kadar bakarsa baksın umurumda değildi; sonuçta öbür tarafta hesap verecek olan onlardı.
Yine de insanın gücüne gitmiyor değildi. Ben onlara ne yapmıştım ki bana ve aileme böyle tiksinerek bakıyorlardı? Ben göremesem de hissederim; insanın nefes alışından, gülümsemesinden, ses tonundan her şeyi anlarım.
"Selen... Selen!"
Annemim sesi beni bu karanlık düşüncelerden çekip aldı. Ona yavaşça dönerek, "Efendim anne?" dedim.
"Kızım, bugün öğlen çıkalım da biraz para biriktirelim. Kira yaklaşıyor," dedi. İç çekerek, "Tamam anne, olur tabii... Biriktirebilirsek," diye mırıldandım.
Hayat pahalılığı, bu koca dünyada barınmamızı her geçen gün zorlaştırıyordu. Sanki her şey üstüme geliyordu; karanlık, boşluk, hiçlik... Maddi bilinmezliklerin içinde bir geleceğim var mıydı, yoksa sadece temel ihtiyaçlar için çabalayıp ölüp gidecek miydik? Hiç umudum yoktu.
Kafamı dağıtmak için televizyonu açtım. Annem kronik auralı migren hastası olduğu için hiçbir kurum onu işe kabul etmiyordu. Auralı migren sadece bir baş ağrısı değil, merkezi sinir sistemini devre dışı bırakan nörolojik bir durumdu. Şirketler; geçici görme kaybı, bilişsel fonksiyonlardaki dalgalanmalar ve ışık hassasiyeti gibi nedenlerle onu "yüksek riskli" görüp kapı dışarı ediyorlardı. En acısı da yasal boşluktu; %40 engelli raporu alamayacak kadar "sağlıklı", ama normal bir işte çalışamayacak kadar "hasta" sayılıyordu.
Bu yüzden geçimimizi sokaklarda su ve peçete satarak sağlıyorduk. Ben görme engelliydim, annem ise migrenle savaşıyordu. Televizyondaki o kaos dolu programları dinleyince içim daha da daraldı ve kapattım.
18 katlı bir binanın en üst katında oturuyorduk. Asansörümüz haftanın dört günü bozuk olurdu. Yürüme engelli, 10 yaşındaki kız kardeşim Buket'i yanımızda götürmüyorduk. İnsanlar "duygu sömürüsü yapıyorsunuz" diye iftira atıyorlardı. Annem onun ihtiyaçlarını yanına bırakıyor, biz de her iki koli satıştan sonra yukarı çıkıp onu kontrol ediyorduk.
Sokakta bir yandan mendil, bir yandan su uzatarak, "Abi alır mısınız?" diye soruyordum. Kimisi dalga geçiyor, kimisi görmezden geliyordu. Ama yardım edenler, gönlünden ne koparsa verenler bizi dünyanın en mutlu insanı yapıyordu.
Birden uzaktan bir siren sesi duydum. "Anne, bu polis mi?" diye sordum korkuyla. Annem "Polis!" deyince, elimizde kalanları toplayıp binaya koştuk. Heyecan ve korkuyla asansöre binip 18. kata, sığınağımıza ulaştık. Buket bizi bekliyordu...
Altay. Bu toprakların gördüğü en kadim soydan gelen, tüm kurt sürülerinin diz çöktüğü o Hükümdar Alfa'yım. Emrimdeki binlerce kurt, adaletime ve pençemin kudretine biat ederdi. Ama bir hafta önceki o melun gece, sarsılmaz dediğim tahtımı kalbimden çatırdattı.
O Kanlı Gece ve İhanet
Kara Gölgeler... Onlar sadece dövüşmeyi değil, ruhu çürüten o pislik büyüyü de bilirler. Bir müttefik sürünün yardım çağrısına ordumla karşılık verip sınır boylarına çekildiğim anı beklemişler. Geniş bahçeli, korunaklı villamıza sızıp o lanetli tılsımlarını savurduklarında, ben kilometrelerce ötedeydim. Geri döndüğümde zafer bizimleydi ama bedeli ruhumu yaktı.
Kardeşlerimin Karanlığı
Savaş meydanında 23 genç kızımız, aralarında canım bildiğim kardeşlerim Defne ve Damla da dahil, o kara büyünün kurbanı olmuştu. Gözleri artık ışığı görmüyordu. Ama asıl acı olan, o büyü içlerindeki kurt ruhunu da bir kafese hapsetmişti. Artık ne bir kurt gibi iyileşebiliyorlardı ne de o keskin duyularını kullanabiliyorlardı. Adeta sıradan, savunmasız birer insana dönüşmüşlerdi. Şifacı liderlerim önümde eğilip, "Efendimiz, bu bizim ilmimize sığmıyor," dediklerinde kükreyişim dağları titretti. Ama bir Hükümdar, kendi acısından önce halkını düşünmeliydi. Tüm şifacıları yıkılan müttefik sürülere gönderdim; biz kendi yaramızı kendimiz saracaktık.
Karar ve Geri Çekilme
O devasa villanın odalarında kızların her gün biraz daha solduğunu görmek, bana o savaştan daha çok acı verdi. Yemekten kesilmişlerdi, konuşmuyorlardı. Annemin yanına gittim, gözlerindeki o çaresizliği görüp kararımı verdim.
"Anne," dedim, sesimdeki otoriteyi hiç bozmadan. "Kızları bu kasvetten çıkarıyoruz. Kimsenin bizi tanımadığı, o sıradan binalardan birine gideceğiz. İnsanların karmaşası, o gündelik dertler belki onlara yeniden nefes aldırır."
Sürüyü Bilge Mustafa Dede'ye ve Büyücü Alya'ya emanet ettim. Kardeşim Tuna'ya emrettim; her akşam raporlar bana ulaşacaktı. İnsan dünyasında kurduğum o devasa holding, bu operasyon için sadece bir araçtı.
O Bina ve Kaderin Kokusu
Hemen emlakçıyı aradım. "Aynı katta, yan yana üç daire istiyorum. Parası mühim değil," dedim. Önüme getirilen o 18 katlı, yorgun binayı gördüğüm an, içimdeki koca kurt ilk kez huzursuzca kıpırdandı. Emlakçı, üzerimdeki sıradan tişörte ve kot pantolona bakıp benden 15 milyon istediğinde, içimden güldüm. Bilmiyordu ki, o istediği para benim için bir imza kalemimin mürekkebi kadardı. İki saat içinde tapuları aldım. Her şeyi, kızlarımın rahat edeceği en lüks haliyle, en baştan döşettim.
Taşınmamızın ikinci günüydü. Yeni aldığım dairelerin içini, kızların o karanlıkta kendilerini yabancı hissetmemeleri için en kaliteli eşyalarla, onların dokunarak tanıyabileceği dokularla döşetmiştim. Ama ev ne kadar lüks olursa olsun, o bir haftalık sessizlik hâlâ duvarlarda asılı gibiydi. Ta ki o ana kadar...
Salonda koltuğa yeni oturmuştum ki koridordan gelen hızlı ayak seslerini duydum. Daha ne olduğunu anlamadan Defne ve Damla, sanki eski günlerdeki gibi, üzerime adeta çullandılar. Biri sağ koluma asıldı, diğeri sırtıma atlamaya çalıştı. O devasa cüssemle koltukta sarsılırken, yüzümde günlerdir eksik olan o içten gülümseme belirdi.
"Abi! Lütfen, lütfen, lütfen bizi gezdir!" diye bağırdı Damla, saçlarımı çekiştirerek.
Defne de diğer kolumu sallıyordu: "Yeter artık evde oturduğumuz abiciğim! Dışarıyı duymak istiyoruz, o kalabalığın sesini özledik. Hadi bizi çıkar!"
Kızların bu ani enerjisi, içimdeki koca kurdu bile sakinleştirmişti. Onları kırmam imkânsızdı. Otoritem, kardeşlerimin bir tek gülüşüyle darmadağın olurdu. "Tamam, tamam! Tamam koca bebekler, inin üzerimden," dedim kıkırdayarak. "Hadi gidin bir şeyler giyin de çıkalım."
Odalarına neşeyle koşmalarını dinledim. Bir süre sonra geri geldiklerinde Damla'ya baktım; o telaşla ve heyecanla tişörtünü kapıp giymişti ama etiketi boynunun önünde duruyordu. Aceleden ters giydiği her halinden belliydi. Bir Alfa'nın heybetiyle değil, bir abinin o sonsuz şefkatiyle yanına yaklaştım. Elimi nazikçe omzuna koydum ve kulağına o meşhur uyarımı yaptım:
"Güzel kardeşim, kıyafetin sanki biraz ters gibi duruyor, bir kontrol etmek ister misin?"
Damla elini boynuna götürüp etiketi bulunca yüzü kızardı, "Ay abi yine mi!" diyerek kıkırdadı ve hemen odasına koşup düzeltti. Onlar hazır olduğunda anneme işaret verdim ve hep birlikte o dar asansörün önüne geldik.
Tuşa bastığım an, içimdeki o huzursuz kıpırtı yerini keskin bir beklentiye bıraktı. 17. kattan aşağı inerken kabindeki o metalik sesleri değil, sanki kaderimin yaklaşan ayak seslerini duyuyordum. Ve kapı açıldı... Karşımda, hayatın tüm ağırlığına rağmen dimdik duran o yorgun ama mağrur kız, Selen vardı.
Asansörün kapısı o gıcırtılı sesle açıldığında, karşımda beklediğim şey sıradan bir komşu ya da sıradan bir insandı. Ama o an, zaman durdu. İçimdeki kurt, daha önce hiç duymadığım bir şiddetle ulumaya başladı. Ruhum, sanki bin yıldır bu anı bekliyormuş gibi sarsıldı.
Karşımda duran kız, elindeki bastonu sıkıca kavramış, omuzlarında dünyanın bütün yükünü taşıyor gibiydi ama başı bir o kadar dikti. Yorgunluğu teninden okunuyordu, yine de o mağrur duruşu beni olduğum yere çiviledi.
Daha ne olduğunu anlayamadan, aceleyle içeri girmeye çalışırken bana sertçe çarptı. O an, teninin tenime değdiği o saniye... Beyaz bir ışık patladı zihnimde. Kalbim öyle bir "cız" etti ki, sanki göğüs kafesim daralmaya başladı. Bu, mühürlenme anıydı. Koskoca Hükümdar Alfa, bir çarpışmayla dize gelmişti.
"Pardon, özür dilerim! Görmedim," dedi sesi titreyerek ama bir o kadar da nazik bir tonda.
Sesini duyduğum an, o sesin ruhumdaki yaraları sardığını hissettim. Elimi gayriihtiyari ona doğru uzattım, dengesini korumasına yardım etmek istedim. "Önemli değil, bir şeyiniz yok ya?" dedim. Sesim, kendi kulaklarıma bile yabancı gelecek kadar yumuşak çıkmıştı. "Merhaba, ben Altay. Yeni komşunuzum."
Selen hafifçe gülümsedi. O gülümseme, karanlık dünyasından dışarı sızan tek ışık gibiydi. "Merhaba Altay Bey, ben Selen. Memnun oldum. Yeni taşındınız sanırım, hoş geldiniz."
"Hoş bulduk Selen Hanım," diyebildim sadece. O sırada arkamda merakla bekleyen kardeşlerime baktım. Defne ve Damla, Selen'in sesini duyunca kulaklarını dikmişlerdi. Selen onlara doğru elini uzattı ama kızlar bu yeni karanlıklarına o kadar yabancıydılar ki, uzatılan o eli havada bıraktılar. Selen'in yüzündeki o anlık mahcubiyeti gördüğümde içim sızladı.
Hemen müdahale edip Defne ve Damla'nın ellerini nazikçe yakalayıp Selen'in eliyle birleştirdim. "Bunlar da kardeşlerim, Defne ve Damla," dedim.
Selen, ellerini tuttuğu kızların sessizliğini ve o hafif titreyişlerini hemen sezdi. "Siz de mi görme engellisiniz?" diye sordu, sesi o kadar şefkatliydi ki...
Defne hüzünle, "Evet... Sonradan oldu," dedi.
Selen'in yüzünde, aynı yoldan geçmiş olmanın verdiği o derin kardeşlik ifadesi belirdi. "Sizin için çok zor olmalı, anlıyorum. Ama harika bir abiniz var, o size ışık olur. Sesinden belli, sizi çok koruyor."
Onun bu sözleri kalbime bir mızrak gibi saplandı. Beni hiç görmeden, sadece sesimden ruhumu okumuştu
Asansörden indiğimizde, o ilk çarpışmanın kalbimde yarattığı fırtına henüz dinmemişti. Selen'in annesi Güneş Hanım, kapının önünde durmuş, bize biraz merak biraz da o bitmek bilmeyen anne korumacılığıyla bakıyordu. Kardeşlerim Defne ve Damla, Selen'in sesindeki o huzuru hissetmiş olacaklar ki, hemen ona doğru atıldılar.
"Anne, lütfen Selen abla da gelsin. Bahçede biraz oturalım, ne olur!" diye tutturdu Damla.
Güneş Hanım çekingendi. "Kızım yorgundur şimdi, hem biz yeni taşındık, insanları da meşgul etmeyelim," dedi. Selen'in yorgunluğunu, omuzlarındaki o ekmek kavgasının yükünü biliyordu.
Hemen öne çıktım. Sesimdeki o Hükümdar Alfa tonunu tamamen sildim; sadece bir komşu, bir abi gibi konuştum: "Güneş Hanım, lütfen müsaade edin. Kardeşlerim günlerdir evdeler, Selen Hanım onlara çok iyi geldi. Burada, bahçedeki banklarda olacağız. Selen Hanım bize emanettir, gözünüz arkada kalmasın. Kendi kardeşlerimden ayırmam onu, sağ salim kapınıza kadar getiririm."
Güneş Hanım hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki o hüzünlü tedirginliği gördüm. "Biliyorum evladım, sağ ol. Zaten aynı binadayız ama işte... Anne yüreği, dünya hali malum, ben yine de biraz tedirgin oluyorum. Ama madem kızlar bu kadar istedi, tamam o zaman."
Banktaki Samimiyet
Bahçenin o eski, ahşap banklarına yerleştik. Akşamüzeri serinliği çökerken, Selen bastonunu dizlerine yaslayıp aramıza oturdu. Kardeşlerim bir haftadır ilk kez bu kadar huzurlu görünüyorlardı.
"Selen abla, sen hep böyle miydin?" diye sordu Defne, sesi titreyerek. "Biz... Biz çok yeni alışmaya çalışıyoruz ve çok korkuyoruz."
Selen'in yüzünde o kadar bilge, o kadar şefkatli bir gülümseme belirdi ki, görmeyen gözleri sanki ruhumuza bakıyordu. "Ben hep böyleydim canım," dedi nazikçe. "Ama korkman çok normal. Karanlık başta çok büyük bir boşluk gibi gelir ama sonra o boşluğu seslerle, kokularla, dokunuşlarla doldurmayı öğreniyorsun. Bakın, bu baston benim sadece yol göstericim değil, benim üçüncü gözüm. Siz de öğreneceksiniz."
Bir süre sonra konu yaşlara geldi. Selen kıkırdayarak sordu: "Eee, bu küçük hanımlar kaç yaşında bakalım? Ben 21 yaşındayım."
Damla heyecanla, "Ben 19!" dedi. Defne de hemen ekledi: "Ben de 18 yaşındayım abla."
Selen, "Ooo, tam da hayatın en güzel yaşlarındasınız," dedi. Sonra başını benim olduğum yöne doğru hafifçe çevirdi; varlığımı, yaydığım o tuhaf enerjiyi hissettiğini biliyordum. "Peki ya siz Altay Bey? Siz kaç yaşındasınız?"
"28 yaşındayım Selen," dedim. Sesimdeki o derin tını, bir anlığına ortamdaki o çocuksu havayı dağıtıp yerini bir ciddiyete bıraktı. "Ama bazen kendimi yüzyıllardır yaşıyormuş gibi hissediyorum."
Selen bu sözüme hafifçe gülümsedi. "Hayat bazen insanı erken yaşlandırır, haklısınız. Ama sesinizden belli; çok güçlü, çok korumacı bir yapınız var. Kardeşleriniz gerçekten çok şanslı. Böyle bir abim olsa herhalde sırtım hiç yere gelmezdi."
O an göğüs kafesimin daraldığını hissettim. Selen beni sadece bir "komşu abi" olarak tanımlamıştı ama içimdeki mühür, onun bu masum güveni karşısında daha da derinleşti. O hiçbir şeyden habersiz, bana sığınıyordu; bense onun her bir nefesini korumaya yeminli bir Alfa gibi pür dikkat onu izliyordum.
·
· "Sizin de artık bir abiniz var Selen," dedim,
sesimdeki samimiyetin ne kadar büyük olduğunu o an sadece ben ve içimdeki kurt biliyordu. "Sadece kardeşlerim değil, siz de bana emanetsiniz."
· Kızların boğazının kuruduğunu fark edince, "Ben bir markete gidip geleyim," diyerek ayağa kalktım. O an Derya hemen yerinden fırladı, gözlerinde o muzip parıltı vardı.
· "Dur abi, ben de geleyim mi? Hem yardım ederim hem de bir şey soracağım sana," dedi. Sesindeki o "seni sıkıştıracağım" tonunu anlamıştım ama bir şey demedim.
· Selen ve diğerlerinin duyamayacağı kadar uzaklaştığımızda, Derya koluma girdi ve o meşhur muzip bakışlarından birini fırlattı.
"Eee abi," dedi, sesi o kadar şakacıydı ki birazdan ne geleceğini biliyordum. "O asansörden çıktığımızdan beri sende bir haller var. Bakışların bir tuhaf, sesin desen zaten pamuk şekerine döndü. Koca Hükümdar Alfa'ya ne oldu da böyle birden 'mahalle abisi' moduna bağladı?"
Hafifçe gülümsedim ama içimdeki yangını saklamak zordu. "Ne diyorsun Derya? Alt tarafı komşuluk ediyoruz," diye geçiştirmeye çalıştım.
· Derya kahkahayı bastı, omuzuma hafifçe vurdu. "Hadi oradan! Ben senin kardeşinim, bakışından anlarım. Sen o kıza çarpınca sadece fiziksel bir çarpışma yaşamadın, değil mi? Zihninde ışıklar patladı, kalbin cız etti... Yoksa?" Duraksadı ve gözlerini fal taşı gibi açıp yüzüme dikti. "Abi, yoksa mühürlendin mi?"
·
· Derin bir nefes aldım. Artık kaçış yoktu. "Mühürlendim Derya," dedim fısıltı gibi bir sesle. "Kıza dokunduğum o ilk saniye... Ruhumun ona ait olduğunu hissettim. Mühür devreye girdi."
· Derya olduğu yerde zıpladı, marketin girişinde durduk. "İnanmıyorum! Koskoca Altay Bey, şu ekmek davasında olan ama bir o kadar da dik duran kızcağıza mı mühürlendi? Ay inanmıyorum, şanına bak!"
· "Dalga geçme kız," dedim ama engel olamıyordum kendime. "Ruhum sanki ona çekiliyor. O mağrur duruşu, o 'ekmek parası' dediği hayat kavgası beni bitirdi."
·
· Derya marketten içeri girerken hala gülüyordu. Elimize bir sepet alıp raflara yöneldik. "Abi yalnız bir sorunumuz var," dedi, raflardan bir paket bisküvi alıp sepete atarken. "Kız bankta ne dedi duydun değil mi? 'Böyle bir abim olsa sırtım yere gelmezdi' dedi. Ay abi, sen daha ilk saniyeden 'friendzone'a düştün! Kız seni bildiğin öz abisi yerine koydu. Sen mühürlendin ama o seni sadece 'iyi kalpli komşu abi' sanıyor."
"Sus Derya, ağzından yel alsın," dedim kaşlarımı çatarak ama içim sızlıyordu. "Senin de vaktin gelecek, o zaman ben seni o seçtiğin adama verir miyim vermez miyim görürsün!"
Derya hemen yalandan bir korkuyla koluma yapıştı. "Ay abiciğim, canım abim! Ben senin en sevdiğin kardeşinim, yapmazsın öyle şeyler. Ama bak, bu Selen meselesi çok su kaldırır. O dik başıyla senin Alfa gururunu fena sarsacak gibi duruyor. Ben şimdiden patlamış mısırlarımı hazırladım!"
Marketten aldıklarımızla kasadan geçip bahçeye doğru yürürken, Derya hala kıkırdıyordu. Ama birden yüzündeki o alaycı ifade biraz yumuşadı, koluma daha samimi bir şekilde girdi.
"Şaka bir yana abi," dedi sesi bu sefer daha ciddi ama hala o muzip tınıyı koruyarak. "Bunu Damla'ya söyleyeyim mi? Biliyorsun, o senin her halini merak eder. Mühürlendiğini duyunca eminim benden daha çok heyecanlanacak."
Duraksadım, bankta bizi bekleyen Selen'e ve kardeşlerime baktım. "Söyle ama Selen'e kesinlikle çaktırmayacaksınız," dedim kararlı bir sesle. "Kızın zaten yükü ağır, bir de benim mühür meselemle kafasını karıştırmayalım."
Derya başıyla onayladı, sonra bakışlarını bankta oturan Selen'e çevirdi. "Haklısın abi. Ama biliyor musun? Selen gerçekten çok iyi bir kız. O kadar zorluğa rağmen öyle bir duruşu var ki... Senin gibi bir Alfa'nın yanına ancak böyle asil ve dik duran bir mühürlü yakışırdı. Seçimin -ya da kaderin diyelim- gerçekten muazzam."
Gülümsedim. Derya'nın bu onayı içimi rahatlatmıştı. "Hadi," dedim, "bekletmeyelim onları. Bak Damla yine senin meyve suyunu bitirmek üzeredir."
Derya, "Ay dur, benimkini ona kaptırmam!" diyerek önden banklara doğru koşmaya başladı. Ben ise arkasından ağır adımlarla, gözlerim mühürlümün üzerinde, kalbimde o tarifi imkansız sahiplenme duygusuyla yürümeye devam ettim.
O an, bir anlığına o lanetli büyüyü, gözlerindeki karanlığı unuttu; eski günlerdeki gibi, dünyayı görüyormuşçasına pervasızca bir adım attı.
"Derya, dikkat et!" diye bağırdım ama geç kalmıştım.
Derya, bahçedeki o alçak mermer basamağı fark edemedi. Ayağı mermerin kenarına takılınca dengesini kaybetti ve ellerindeki poşetlerle birlikte sertçe yere kapaklandı. Poşetteki kutu meyve suları yere saçıldı, bir tanesi patlayıp asfalta yayıldı.
"Oha! Abi... düştüm galiba," dedi Derya, sesi hem şaşkın hem de o anki heyecanına gülen bir tondaydı. Ama kalkmaya çalışırken dizinin acısıyla yüzünü ekşitti.
Hemen yanına koştum, kollarından tutup onu ayağa kaldırdım. "İyi misin? Bir yerin acıyor mu?" dedim, içimdeki o Alfa korumacılığı yine tavan yapmıştı.
Derya tozlanan dizlerini elleriyle yoklayıp kıkırdadı. "İyiyim, iyiyim... Sadece biraz fazla gaza geldim sanırım. Unutmuşum önümü göremediğimi." Sonra ciddileşti, kolumu sıktı: "Bak ama, bunu sakın Selen'e söyleme. 'Acemi' demesin bana, daha ilk günden rezil olmayalım mühürlüne."
Gülümseyerek saçlarını karıştırdım. "Merak etme, aramızda. Ama bir daha böyle heyecan yapıp beni korkutma."
Yerdeki poşetleri topladık, patlayan meyve suyunu kenara ayırdık. Derya koluma daha sıkı tutundu, bu sefer adımlarını daha temkinli atıyordu. Banka yaklaştığımızda Selen o keskin kulaklarıyla sesleri duymuştu bile.
"Bir şey mi oldu? Bir ses geldi ama..." dedi Selen endişeyle ayağa kalkarak.
Derya hemen toparladı: "Yok Selen abla, poşetlerden biri elimden kaydı da, meyve suyu biraz ortalığı karıştırdı. Sakarlık işte!"
Selen hafifçe gülümsedi, o sesin sadece bir poşet sesi olmadığını anlayacak kadar tecrübeliydi ama üstelemedi. "Olur öyle, canınız sağ olsun. Hadi gelin de şu meyve sularını içelim, hararetimiz tavan yaptı."
Derya kulağıma doğru eğilip fısıldadı: "Gördün mü? Mühürlün hem zeki hem de çok anlayışlı. Hadi abi, dağıt şu içecekleri de akşam yemeği planına geçelim, kurt gibi acıktım!"
Bahçede bankta oturmuş Selen'in o huzur veren sesini dinlerken, binanın kapısından annem Asena çıktı. Üzerinde her zamanki vakur duruşu, adımlarında ise bir Hükümdar Alfa'nın eşi olmanın verdiği o güven vardı. Tam o sırada Selen'in annesi Güneş Hanım da binanın girişinde göründü; belli ki kızını kontrol etmek için aşağı inmişti.
İki anne tam bankın önünde, bizim yanımızda karşı karşıya geldiler.
Annem Asena, Selen'i görür görmez gözlerinde omuzlarındaki tüm yükü hafifletecek kadar içten bir parıltı belirdi. Önce Güneş Hanım'a dönüp elini uzattı. "Merhaba, ben Asena. Bugün taşındık, Altay'ın annesiyim," dedi o her zamanki asil sesiyle.
Güneş Hanım hafifçe şaşırsa da samimiyetle karşılık verdi. "Memnun oldum Asena Hanım, ben de Güneş. Hoş geldiniz binamıza. Kızınız ve oğlunuz Selen ile çok güzel anlaştılar, sağ olsunlar."
Annem Asena gülümsedi, sonra bakışlarını Selen'e çevirdi. Selen o an bastonuyla hafifçe doğrulmuş, sesin geldiği yöne doğru o eşsiz gülümsemesini sunuyordu. Annem Selen'in yanına gidip nazikçe elini omzuna koydu.
"Demek benim bu haylaz çocukları bir haftadır ilk kez böyle içten güldüren o meşhur Selen sensin," dedi annem, sesi şefkat doluydu. "Sesinizi yukarıdan duydum, o kadar huzurlu geliyordu ki tanışmadan edemedim."
Selen hafifçe kızararak, "Hoş geldiniz Asena Teyze," dedi. O "Bey" bariyerini zaten bankta yıkmıştık, şimdi annemin bu sıcaklığıyla her şey daha da doğallaşmıştı. "Asıl onlar bana çok iyi geldiler. Çok pırlanta gibi kardeşleriniz var."
Annem Asena, Güneş Hanım'a dönüp muzipçe kıkırdadı. "Güneş Hanım, bak görüyor musun? Kızın bizimkileri şimdiden avucunun içine almış bile. Hele şu oğlum Altay... Asansörden indiğinden beri dili tutuldu herhalde, heykel gibi dikiliyor orada!"
Güneş Hanım gülerek cevap verdi: "İlahi Asena Hanım! Altay Bey sağ olsun çok beyefendi bir çocuk. Selen'i bize emanet edin dedi, biz de size güvendik; iyi ki de güvenmişiz."
Annem, Selen'in elini tutup hafifçe sıktı. "Güvenmekte haklısın Güneşciğim. Ama bu akşam sizi öyle kuru kuru bırakmam. Mutfakta patates köfteleri cızırdayacak birazdan. Selen kızım, bak reddetmek yok; anneni al gel, şöyle güzel bir komşu sofrası kuralım. Hem Altay'ın o ciddi suratı belki sizin sayenizde biraz güler."
Selen neşeyle araya girdi: "Asena Teyze, çok teşekkür ederiz ama annemle bugünlük işlerimizi bitirmemiz lazım. Söz veriyorum; bir sonraki köfte partisinde en başta ben olacağım! Hem Altay abi'nin o asık suratını dağıtmak benim görevim olsun madem kardeşleri bana emanet."
Altay abi... O kelime ağzından öyle doğal çıkmıştı ki, mühür kalbimde bir kez daha zonkladı.
Annem Asena bana manalı bir bakış atıp Güneş Hanım'ın koluna girdi. "Peki madem, bugünlük sizi bağışlıyoruz komşu hanım. Ama yarın o kahveler bizim terasta içilecek, ona göre!"
Onlar asansöre binip yukarı çıkarken, annem yanıma gelip fısıldadı: "Emanetin pek mağrurmuş Altay... Ama dikkat et, 'abi' dedi sana. O mühür sadece senin kalbinde yanmasın, emeğini hazırla." Bahçedeki o sıcak sohbetin sonunda Selen, bastonunu kavrayıp ayağa kalktı. Annem Asena ve Selen'in annesi Güneş Hanım arasındaki o samimi bağ, aramızdaki tüm yabancı duvarları yıkmıştı. Selen, o her zamanki vakur gülümsemesiyle bana doğru döndü.
"Her şey için teşekkür ederim Altay abi," dedi. O asansördeki mesafeli "Bey" hitabı gitmiş, yerine içimi hem titreten hem de koruma içgüdümü şahlandıran o "abi" kelimesi gelmişti. "Kardeşlerin artık bana emanet, yarın görüşürüz."
"Görüşürüz Selen," diyebildim sadece. Onlar asansöre binip yukarı çıkana kadar arkalarından öylece baktım.
Akşam Yemeği: Asena'nın Büyük Uyarısı
Eve geçtiğimizde sofra her zamanki gibi kusursuzdu. Nar gibi kızarmış patates köftelerinin kokusu mutfağı sarmıştı. Derya, her zamanki gibi muzipliğini elden bırakmıyordu.
"Eee koca Alfa," dedi Derya kıkırdayarak. "Duyduk duymadık demeyin! Bizim Hükümdar Alfa resmen 'Altay abi' oldu. Mühürlüsünden 'abi' damgasını yedin, şimdi ne yapacaksın?"
Ben tam şakayla karışık bir cevap verecektim ki, annem Asena elindeki maşayı yavaşça masaya bıraktı. Bakışları bir anda ciddileşti, o bir dişi kurdun taşıdığı tüm bilgelik gözlerine oturdu. Masaya bir sessizlik çöktü.
"Gülme Derya, abinin üzerine de gitme," dedi annem Asena, sesi mutfağın her köşesinde yankılanarak. Sonra doğrudan bana baktı. "Dinle beni Altay... Mühürlendiğini biliyorum ama şunu asla unutma: Mühür zaman ister, mühür emek ister."
Duraksadım, annemin ne kadar ciddi olduğunu anlamıştım.
"O kızın dünyası karanlık olabilir ama gururu bir dağ kadar büyük," diye devam etti annem. "Onun sana 'abi' demesi, sana duyduğu o saf güvenin bir nişanıdır. Eğer sen o güveni ilmek ilmek işlemezsen, sadece mühürlü olduğunla kalırsın. Bir Alfa gibi hükmetmeye değil, bir aşık gibi sabretmeye hazır olmalısın. Emek verilmemiş hiçbir mühür, kalpte kök salmaz."
Annemin bu sözleri masadaki tüm neşeyi bir anda derin bir saygıya bıraktı. Defne ve Damla bile sessizce annemi dinliyorlardı.
"Haklısın anne," dedim, sesimdeki kararlılık içimdeki kurdu bile dize getirmişti. "Zamanı da var, emeği de... O kapı bir kez mühürlendi, artık geri dönüş yok. Varsın şimdilik 'abi' desin. Ben o güveni de, kalbini de kazanmak için gerekirse bir ömür beklerim."
O akşam, o lüks evimizde yediğimiz patates köfteleri sadece karnımızı doyurmadı; annemin o sözleri ruhuma bir yol haritası gibi kazındı.
Selen'in Dünyası
Selen, annesine yardım edip yerleşme işlerini toparladıktan sonra kendi odasına çekildi. Omuzlarında günün tüm ağırlığı, zihninde ise asansördeki o tuhaf karşılaşmanın ve bahçedeki sıcak sohbetin izleri vardı. Günün yorgunluğunu üzerinden atmak ister gibi banyoya geçti.
Sıcak su tenine değdiğinde, zihni bir anlığına Altay'ın o kalın ama güven veren sesine gitti. "Çok garip," diye düşündü suyu saçlarından akıtırken. "Sesi o kadar sert, o kadar otoriter ki... Ama kardeşlerinden bahsederken nasıl da yumuşadı."
Duştan çıktıktan sonra o çok sevdiği yumuşacık, pamuklu pijama takımını giydi. Saçlarını havluyla nazikçe kurulayıp yatağına geçti. Onun için dünya zaten hep karanlıktı ama bu gece o karanlığın içinde yabancı, huzurlu bir sıcaklık vardı. Altay'ı sadece iyi kalpli, biraz fazla korumacı ve güven veren bir komşu olarak görüyordu. "İyi bir adam," diye mırıldandı yastığa başını koyarken. "Keşke her abi onun gibi olsa... İnsanın sırtı yere gelmez." Bu düşüncelerle, hiçbir şeyden habersiz derin bir uykuya daldı.
Altay'ın Nöbeti
Aynı dakikalarda Altay, kendi odasında tavanı izliyordu. Hemen üzerinde uyuyan mühürlüsünün varlığını, her nefesini hissediyordu. Gözlerini kapattı ve o mistik bağı dinlemeye başladı. Selen'in düzenli nefes alışlarını, o pamuk gibi yumuşak kalp atışlarını ruhunda duyabiliyordu.
Ona "Altay abi" demesi kalbinde keskin bir sızı bıraksa da; içindeki o devasa koruma içgüdüsü her duygunun önüne geçti. Kendi kendine, gecenin sessizliğine fısıldadı:
"Varsın 'abi' desin... Varsın beni şimdilik sadece bir sığınak bilsin."
Gözlerini sıkıca yumdu, sanki o an Selen'in kokusu odasına dolmuş gibi derin bir nefes çekti.
"Yeter ki benden uzaklaşmasın. Yeter ki benden kopmasın... En önemlisi, o karanlık dünyasında benden hiç korkmasın. Ben onun altındaki o sarsılmaz temel, etrafındaki o aşılmaz duvar olmaya razıyım. O bir gün bana kalbiyle bakana kadar, ben onun görünmez gölgesi olmaya devam edeceğim."
Altay, Selen'in yukarıdan süzülen huzurlu kalp atışlarının ritmiyle kendi kalbini eşitledi ve bu sessiz nöbetle uykuya daldı.
BÖLÜM SONU