Chapter 1
Bölüm 1 - Gölgeli Ses
“Bazı sesler insanın sadece kulağına değil, ruhunun köklerine hafifçe dokunurdu.”
Meyra bunu biliyordu. Piyanonun tuşlarına her bastığında notaları yalnızca duymazdı. Milim milim odaya yayılan sesler önce renklenir sonra dokulara dönüşürdü.
Re minör her zaman koyu bir renkti mesela. İçine çekildikçe ağırlaşan bir gece gibi. Sol majör ise kehribar tonunda, bir gün batımı gibi parıldardı.
İnsan sesleri daha karmaşık renkler taşırdı. Bazıları kirli griydi; insanın içine işleyen yorgun bir sisten farksızdı.
Gözleri camdan dışarı kitlenmişti ki aşağı kattan gelen sesi duydu.
— Meyraaa!
Masasının üzerinde duran çizim defterine son birkaç çizgi daha ekledi. Parmaklarının arasındaki kalemi yavaşça bıraktıktan sonra sandalyesini geriye itti. Kapıya yöneldiği sırada ses yeniden yükseldi.
— Mutfaktayım!
Merdivenlerden inmeye başladı. Son basamağa geldiğinde sağ tarafa döndü.
İlk gördüğü şey tezgahtan yükselen ince kahve dumanı olmuştu. Ardından radyodan gelen eski bir şarkının kısık melodisi kulaklarına doldu. Birkaç dakika önce zihnini saran boğucu kahverengiler yavaş yavaş dağılıyordu. Yerlerini papatya beyazına benzeyen sakin bir renge bırakmışlardı. Elini saçlarına götürdü.
Kadın arkasını dönmeden konuştu.
— Sana ulaşamayınca merak etmiş. En kısa sürede onu aramanı bekliyor.
Tezgahtaki fincanı işaret etti.
— Kahven soğumadan içmelisin.
Sonra yemek masasındaki vazoya baktı.
— En sevdiğin çiçeklerden. Bu vazonun boş kalmaması seni de mutlu etmiyor mu?
Meyra istemsizce gülümsedi. Masaya doğru yürüdü. Tam elini vazoya uzattığı sırada ayağının altında keskin bir sızı hissetti. Nefesi durdu. Refleksle geri çekildiğinde sağ ayağının altından ince bir kan çizgisi süzüldüğünü gördü.
Kaşları çatıldı. Yavaşça başını kaldırdı.
Radyodaki müzik kesilmişti.
Mutfakta kimse yoktu. Nefesi sıkıştı. Bakışları ağır ağır masaya kaydı. Vazo hâlâ oradaydı.
Ama içi boştu.
Meyra birkaç saniye boyunca kıpırdamandan kaldı. Ayağının altındaki sıcaklık azalmıştı.
Sonra...
Uzaklardan yükselen sabah ezanı sessizliğin içine karıştı.
Ses, odanın içindeki ağır karanlığı yavaşça dağıtır gibiydi. İstanbul güne uyanıyordu. Üst sokaktan geçen simitçinin zil sesi yankılandı.
Meyra gözlerini kapattı. Dudakları farkında olmadan kıpırdadı.
— Ne olur... bugün zihnim benimle savaşmasın.
Avuçlarını birbirine bastırdı. Kalbinin ritmi yavaşça normale dönüyordu.
Mutfağın sessizliği yeniden yerine oturduğunda kendini piyanosunun başında bulmuştu. Parmakları tuşların üzerinde ağır ağır dolaşıyordu.
İstanbul’un sonbahar rüzgârı terasa kadar uzanmış, saksıdaki çiçekleri hafifçe hareket ettirmişti. Şehrin uzaktan gelen uğultusu zihninde dalgalar hâlinde yayılıyordu.
Gözlerini kapattı. Nefesini düzenledi. İlk nota yankılandığında, siyahın içinden geçen gümüş çizgiler dökülerek kayboluyorlardı.
Ve sonra… Bir anlığına, keskin fren sesiyle birlikte görüntü parçalandı. Camlar dağıldı. Yağmur sesi, piyanosundan çıkan her bir sesi bastırıyordu. Sağ bileği aniden sızladı. Sanki derisinin altında eski bir ağrı uyanmıştı. Parmakları tuşların üzerinde dondu. Güçlükle göz kapaklarını araladı.
Yine olmuştu.
Son birkaç yıldır bazı sesler, bazı anlık görüntüler zihninde kırık anılar uyandırıyordu. Gerçek mi, düş mü, yoksa travmasının ona oynadığı oyunlar mıydı; artık kolayca ayırt edemiyordu. Doktorlar bunun normal olduğunu söylemişti.
“Bastırılmış hafıza kırıkları”
Ne kadar da kolay söylüyorlardı. İnsanın kendi zihninin içinde kaybolması, okunduğu gibi basit bir eylem değildi. Derin bir nefes aldı. Saydı.
Bir, iki, üç...
Gözlerini tamamen açtı. Etrafına baktı. Ellerini yavaşça geri çektiğinde tırnaklarının titrediğini fark etmişti.
Tam o sırada telefon çaldı. Kitapların yanında duran telefona uzandı.
— Meyra! Sevdiğin yemeklerden hazırladım. Gel, birlikte yiyelim.
Meyra birkaç saniye yerinden kıpırdamadı. Sesler hâlâ tamamen dağılmamıştı. Kazadan sonra en çok sessizlikten korkmayı öğrenmişti. Çünkü sessizlik geldiğinde zihni konuşmaya başlıyordu.
— Geliyorum.
Hızla ayağa kalktı. Üzerindeki kısa, siyah hırkayı düzeltti. Merdivenlerden inerken elini karnına götürdü. Öğünlerini atlamayı alışkanlık haline getirmişti.
Mutfak kapısına geldiğinde kısa süreliğine durdu. İçinde garip bir huzursuzluk vardı. Sebebini bilmiyordu. Bir kaşı yukarı doğru hareket etti.
Bahçe kapısını araladı. Adımını taşlı zemine attı. Ağaçların ortasından yürürken saçlarını bir çubukla tutturdu.
Kafasını yerden kaldırdığında onu gördü. Göğsünün altında anlamsız bir sıkışma oluştu. Sendeledi.
Pencerenin önünde duran bir adam ona bakıyordu. Siyah saçları düzgünce geriye taranmıştı. Karanlık gözleri sakin görünüyordu. Peki bu derin bakışlar da neyin nesiydi?
Adamın sesi henüz çıkmadan bile zihninde koyu bir renkle yankılanmıştı. Meyra yüzündeki ciddiyeti koruyarak sessizliğe müdahale etti.
— Buyurun?
Adamın bakışları kısa bir an daha yüzünde takılı kaldı. Sonra boğazını temizledi.
— Şey… ben…
Adam evi göstererek konuşmaya devam etti.
— Halamı ziyarete geldim.
Türkçesi hafif aksanlıydı. Biraz önce zihninde yankılanan koyu siyahın üzerini kristal kar parçacıkları kaplamıştı. Adama birkaç adım yaklaştığında benzerliği fark etti. Yüzündeki sertlik hafifçe dağıldı. Konuşmak yerine kafasıyla onaylayıp ona öncelik tanıdı.
Adam içeri girerken omuzları hafifçe gerilmişti. Fazla kontrollü görünüyordu. Sanki hareketlerinin her birini ölçüp tartıyordu.
Meyra kapıyı kapatırken içinde açıklayamadığı bir his oluşmuştu. Bu adamı daha önce görmüş müydü?
Hayır. Görmüş olsaydı elbette onu hatırlardı.
Hatırlardı… değil mi?
Terasa çıktıklarında aralıktan içeri dolan taze sebzelerin kokusuyla gözleri parladı.
Yeda elindeki tabakları masaya bırakıp kollarını açtı.
— Daiki! Nihayet döndün.
Meyra istemsizce adını zihninde tekrar etti.
Daiki.
Genç adam halasına elindeki poşeti uzatırken bakışları yeniden Meyra’ya kaydı. Meyra'nın gözleri masadaki yemeklere odaklanmıştı. Tek nefeste konuştu.
— Altuğ amca evdedir sanmıştım.
Yeda, eliyle Meyra'nın omzuna dokundu.
— Birkaç gün şehir dışında olacak. Senin için bunu bıraktı.
Yeda duvarın önünde duran çekmeceden bir kutu çıkarıp Meyra'ya uzattı.
Meyra kutuyu alırken sandalyeye oturdu. Kutuyu dizlerinin üzerine yerleştirdi. Nazikçe açtı.
— Unutmamış, dedi gülümseyerek. İçindeki sakura ve lale motifli antika kolyeyi çıkardı. Avcunun içinde sıkıca tuttu.
Daiki halasına baktı. Yeda, yüzündeki hüznü gizlemeye çalışarak başıyla onayladı. Masanın diğer tarafında duran sandalyeye doğru ilerledi.
— Sen bizim de kızımızsın Meyra. Altuğ sana söz verdiyse mutlaka tutar.
Meyra Yeda'nın gözlerine baktı. Yağmur damlasını her an bırakacak bir bulut gibi görünüyorlardı. Huzurlu ve umutlu.
— Yine çok güzel yemekler hazırlamışsın, dedi kolyeyi boynuna takarken.
— Mutfak ve bahçe işlerini seviyorum.
— Annem gibi, dedi Meyra bardağa uzanırken.
Yeda Meyra'nın saçını severek onayladı.
Birkaç dakikalık sessizlikten sonra Yeda Daiki'ye doğru konuştu.
— Bu haftasonu ödül töreni yapacağız. Meyra da sahnede olacak. Bu kız girdiği her ortamı güzelleştiriyor.
Yeda'nın sesi kadar bakışları da gurur doluydu.
Daiki yutkundu. Fısıldadı.
— Güzelleştirir.
Kimse duymamıştı. Eliyle çenesine dokundu. Dün piyano sesini duyduğunda artık sadece eski kayıtları dinlemek zorunda kalmayacak olması onu mutlu etmişti. Yemek masasında olduklarını bir anlığına unutmuştu.
Halasının sesiyle belli belirsiz şekilde irkildi.
— Çok yeteneklidir. Pes etmeden çalışır.
Meyra’nın omuzları hafifçe gerildi. Bakışlarını kaçırarak gülümsedi.
Bu tür konular açıldığında insanların yüz ifadeleri daima değişirdi. Daiki’nin bakışları dikkatle Meyra’da kaldı.
— Yüksek lisansına da devam ediyor. Geçen hafta Tokyo'daki konservatuvardan tekrar mail aldı, dedi Meyra'nın tabağına sevdiği turşudan bırakırken.
— Tebrik ederim, dedi Daiki.
Meyra başını hafifçe eğdi.
— Teşekkür ederim.
Sanki bu adamın yanında zihninin içindeki karmaşa birkaç saniyeliğine susuyordu. Bu hiç normal değildi.
Daiki su bardağını eline alırken bakışları kısa süreliğine Meyra’nın parmaklarına kaydı. Bazıları yaralanmıştı. Özensizce sarılmış gibi duruyorlardı.
Yemek bitmişti. Halası mutfağa geçtiğinde terasta kısa süreliğine yalnız kaldılar. Çevrelerindeki ışıklar gökyüzündeki yıldızları bastıracak kadar parlaktı.
— Çaldığın parça…
Meyra başını çevirdi.
— Hüzünlüydü.
Meyra birkaç saniye sustu. Onun bu samimi konuşmasından rahatsız olmamıştı. Hem çoğu insan güzel olduğunu söylerdi. Etkileyici olduğunu söyleyen de olmuştu. İlk kez biri doğrudan doğruya “hüzünlü” demişti. Bu doğruydu. Nefesindeki yükü bu besteyle taşımıştı.
— Öyleydi, diyebildi sadece.
Zihnindeki siyahın içinden ince altın çizgiler kayıyordu. Tıpkı birer göktaşı gibiydiler. Ve imkânsız şekilde tanıdık hissettiriyorlardı. Bu his hafızasında bir anına dokunmuştu.
Yağmur altında bir gölge. Gölgeden duyulan bir erkek sesi. Ve o karanlığın içinde uzanan bir el.
Parmakları istemsizce koltuğun kenarını sıktı. Daiki hemen onu fark etti.
— İyi misin?
Sesi bu kez daha yakındı. Daha derin. Meyra gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Görüntü kaybolmuştu. Her zamanki gibi.
— İyiyim, dedi hızlıca.
Hissetmişti.
Hiçbir karşılaşma tesadüf değildi. Hafızalar, yarım kalmış bir geçmişin geri dönüşüyle keskinleşirdi.