2. KİTAP: KORDA KAYIP ADA.

All Rights Reserved ©

Summary

KORDA: Kayıp Ada Savaş bitti sandılar, ancak asıl kabus yeni başlıyor. Karan ve dostları için okyanusun ötesinde, haritalarda yeri olmayan o karanlık noktaya; Kayıp Ada’ya ulaşmak artık bir seçenek değil, tek zorunluluk! Sular altında kalmış devreler, unutulmuş dijital hatıralar ve adanın her köşesine sinmiş o tanıdık, soğuk tehdit... KORDA, Kıvılcım’ı kaçırarak onları bu metruk adanın kalbine, kendi tasarladığı devasa bir labirente çekiyor. Karan’ın bilekliğinde beliren yeni gümüşi işaretler, yaklaşan büyük fırtınanın sadece ilk habercisi. Peki, bu ada bir kurtuluşun anahtarı mı, yoksa sadece KORDA’nın kurduğu en büyük dijital mezar mı? Karan ve ekibi, sırlar çözülmeden ve Kıvılcım sonsuza dek kapanmadan önce zamana karşı yarışıyor. "Gölgedeki Aydınlık" serisinin sarsıcı ikinci durağında, dürüstlüğün bedeli hiç bu kadar ağır olmamıştı.

Genre
Scifi
Author
Ələsgər
Status
Complete
Chapters
11
Rating
n/a
Age Rating
13+

1. BÖLÜM

1. BÖLÜM: SİSLİ KIYILAR VE YARIM KALAN VEDA

Gökten kurşun gibi ağır ve simsiyah düşen o ilk kara yağmur damlaları, Karan’ın kolundaki bilekliğin altın rengi ışığıyla buluştuğunda, metalin genç tenindeki sıcaklığı her zamankinden daha yakıcı, her zamankinden daha huzursuzdu. Şehirde kazanılan o büyük zafer, ana sunucunun kalbinden göğe bir özgürlük anıtı gibi yükselen o görkemli beyaz veri sütunu artık çok geride kalmıştı. Arkalarında bıraktıkları o devasa şehir, şimdi sadece puslu anılarda yaşayan, ufuk çizgisinde titreyen kırmızı bir hayaletten farksızdı. Şehir şebekesine bir veba gibi sızan Gölge Hayalet’in o dijital çığlıkları hâlâ hepsinin kulaklarında bir uğultu gibi yankılansa da Karan çok iyi biliyordu ki; asıl tehlike geride bıraktıkları o tanıdık yıkım değil, tam önlerinde onları amansız bir karabasan gibi bekleyen uçsuz buçaksız, bilinmez karanlıktı.

Karan, parmakları soğuktan ve stresten beyazlayana kadar eski balıkçı teknesinin küpeştesine sıkıca tutunmuştu. Gözlerini dalgalara diktiğinde, bu emektar tekneyi nasıl bulduklarını hatırladı. Her şey, birinci kitabın sonunda yıkılan KORDA şirket binasının o devasa enkazının altında başlamıştı. Beton yığınları büyük bir gürültüyle üzerlerine çökerken, can havliyle binanın en alt katındaki o zifiri karanlık, gizli kaçış tüneline sığınmışlardı. KORDA’nın üst düzey yöneticileri için özel olarak inşa edilen bu gizli su kanalının paslı demirleri arasında, yıllardır terk edilmiş halde duran bu eski balıkçı teknesini keşfetmişlerdi. Şirketin olası bir felaket anında kaçmak için sakladığı bu eski ama sağlam araç, şimdi çocukların açık denize açılmasını sağlayan tek umudu, tek kurtuluş bileti olmuştu. O karanlık dehlizlerden bu tekneyle süzülerek çıkmışlardı.

Şimdi ise hırçın ve hırpalayıcı dalgalar, tünelden açık denize fırlattıkları bu yaşlı tekneyi devasa bir canavarın elindeki oyuncak gibi insafsızca sarsıyor, her sert sarsıntıda teknenin ahşap gövdesinden gelen iniltiler sanki bir canlının acı çığlıklarını andırıyordu. Mira, teknenin dar, rutubetli ve ağır bir mazot kokan küçük kabinine sığınmış, elindeki modifiye edilmiş tabletiyle KORDA’nın görünmez takip sinyallerini engellemeye ve onları radardan gizlemeye odaklanmıştı. Ekranın soluk mavi ışığı yüzüne yansıyor, gözlerindeki o bitmek bilmeyen yorgunluğu ve korku dolu o çaresizliği daha da belirginleştiriyordu. Boran ve Can ise teknenin arka kısmında, motorun sanki son nefesini veriyormuşçasına kesik kesik öksüren sesini dinleyerek büyük bir endişeyle birbirlerine bakıyorlardı. Hiçbiri konuşmuyordu; çünkü kelimeler, o karanlık tünelden ayrılıp bu dipsiz okyanusa açıldıklarından beri yaşadıkları o yeni dehşetin yanında tamamen anlamsız kalıyordu.

Can’ın kucağında ise, gövdesi derin çiziklerle dolu, metalik yüzeyi yer yer ezilmiş ve boyası tamamen soyulmuş küçük Kıvılcım duruyordu. Metro tünellerindeki o korkunç yıkım sahnesi hâlâ Karan’ın gözlerinin önünden gitmiyordu. Kıvılcım, dostlarını korumak için kendini feda edip tonlarca betonun altında kaldığında, o küçük robotun yeşil gözlerindeki ışığın tamamen söndüğü o an, her şeyin bittiğini sanmışlardı. Ancak dostluk, KORDA’nın o soğuk yapay zekasının asla hesaplayamadığı tek algoritmaydı. Karan ve arkadaşları vazgeçmemiş, tırnakları kopana, elleri parçalanana kadar o ağır taşları kazıyıp dostlarını enkazın karanlığından çekip çıkarmışlardı. Kıvılcım’ın o neşeli, etrafa umut saçan yeşil ışığı sönmüştü; ta ki Karan, babasının notlarındaki o şifreli, kadim bir onarım kodunu bilekliğinden onun sistemine aktarana kadar. Şimdi Kıvılcım’ın gözleri, o tüneldeki yıkımın kalıcı bir izi olarak zaman zaman titreyerek, kısa devre yaparak yanıyordu; ama o artık sadece sıradan bir robot değil, grubun ruhu olan gerçek bir kahramandı. Yine de bu lanetli adaya yaklaştıkça, Kıvılcım’ın içindeki o yeşil ışık korkuyla daha sık ve düzensiz titremeye başlamıştı.

“Karan, burası artık güvenli değil! Hatta dünya üzerinde ayak basabileceğimiz tek bir güvenli nokta bile kalmadı!” diye bağırdı Mira, sesini devasa dalgaların metalik uğultusuna ve rüzgarın çığlığına duyurmaya çalışarak. “Tablet sürekli şifreli hata kodları veriyor. Algoritmalar tamamen çıldırmış durumda. Doğal bir fırtınanın değil, dijital bir cehennemin tam ortasına doğru ilerliyoruz. Etraftaki görünmez sinyaller bizi canlı canlı yutmak istiyor!”

Karan hiçbir cevap vermedi. Dudaklarını sıkıca birbirine bastırmış, keskin bakışlarını ufuktaki o yoğun, sanki aşılmaz bir duvar gibi yükselen gri sis tabakasına dikmişti. Normalde denizin bu kadar uzağında böyle kesif ve hareketsiz bir sis tabakası olmazdı; bu sis, bir doğa olayından ziyade devasa bir kalkanı, KORDA’nın dünyadan sakladığı o en büyük, en korkunç sırrı gizlemek için örülmüş yapay bir perdeyi andırıyordu. Tekne, sisin o soğuk, nemli ve tekinsiz dokusunu yardığı anda atmosfer bıçakla kesilmiş gibi birden bire değişti. Sıcaklık birkaç saniye içinde dondurucu bir seviyeye düştü, çocukların nefesleri havada beyaz buhar tanelerine dönüştü. Ve işte o an, sislerin arasından o devasa, paslı, heybetli karaltı bir canavar gibi yükseldi: Kayıp Ada.

Ada, haritalarda ya da çocukluk masallarında anlatılan o yemyeşil, palmiye ağaçlarıyla süslü, huzurlu tropikal cennetlerden birine hiç ama hiç benzemiyordu. Kıyıları keskin kayalıklarla değil, birbirine devasa perçinlerle tutturulmuş, üzeri yosun bağlamış paslı metal plakalarla örülüydü. Adanın tam merkezinden gökyüzüne doğru uzanan üç dev kule, göğü delmek isteyen paslı ve kanlı metal parmaklar gibi gökyüzüne uzanıyordu. Kulelerin tepesinde devasa fanlar büyük bir gürültüyle dönüyor, gökyüzüne boğucu, yağlı ve kapkara bir duman yayıyordu. Bu yoğun duman, gökyüzünü adeta siyah bir kefen gibi tamamen örtüyordu.

“Burada bir şeyler çok yanlış, çok garip,” dedi Boran, teknenin kenarından aşağıya, kapkara ve dipsiz sulara bakarken. “Denizden gelen o ses… Dalga sesi değil bu. Sanki binlerce paslı dişli çarkın denizin en derinlerinde birbirine sürttüğü o kulak tırmalayıcı metalik gürültü… Bu ada canlı bir kara parçası değil Karan, bu ada okyanusun tam ortasına bırakılmış devasa bir ölüm makinesi! Biz bir adaya değil, KORDA’nın kalbine, doğduğu yere giriyoruz.”

Tam o sırada teknenin eski ve tozlu radarı, odayı dolduran son derece tiz ve yırtıcı bir sesle ötmeye başladı. Mira’nın tabletindeki kırmızı uyarı noktaları birer birer değil, onlarcaşar halde hızla çoğalıyor, ekranı kaplıyordu. “Karan! Su altından bize doğru yaklaşıyorlar! Hareketleri hiçbir deniz canlısına benzemiyor, inanılmaz derecede hızlılar!”

Karan, cebindeki o babasından kalan gizemli bellek kartını parmakları uyuşana kadar, kıracakmış gibi sıktı. Babasının o boğuk, yankılı fısıltısı zihninde bir kez daha, bu sefer çok daha net ve uyarıcı bir tonla yankılandı: “Oraya gitmeli ve gerçeği derinlerde aramamalısın Karan. Çünkü bazen en büyük düşman, senin için en güvenli görünen yerdedir; en büyük cevaplar ise kaçmak istediğin o zifiri karanlıktadır.”

Birden suyun yüzeyi, sanki bir su altı bombası patlamışçasına devasa bir beyaz köpükle ikiye yarıldı. KORDA’nın yeni nesil Denizaltı Gözcüleri tekneyi saniyeler içinde çember içine almıştı. Bunlar; dev bir köpekbalığına benzeyen ama tamamen pürüzsüz, simsiyah metalden yapılmış, göz yerine kırmızı lazer sensörleri olan robotik avcılardı. Suyun içinden süzülürken çıkardıkları o mekanik vızıltı, yaklaşan ölümün en net habercisiydi.

“Kıvılcım, savunma moduna geç! Protokol 0!” diye emretti Karan, sesi tüneldeki kararlılığını taşıyordu.

Kıvılcım, gözlerindeki o hafif titremeye ve gövdesindeki ağır hasara rağmen, Karan’ın emir veren sesiyle birlikte anında savaş moduna geçti. Yeşil gözleri, çevresindeki karanlığı bıçak gibi yaracak kadar sert, parlak ve hırçın bir ışıkla yanmaya başladı. “Bu sefer saklanmayacağız, bu sefer kaçmayacağız,” dedi Karan, sesi artık 14 yaşındaki sıradan bir çocuğun değil, tüm dünyanın kaderini omuzlamış bir liderin ağırlığını taşıyordu. “Onlar bizi buraya tuzakla getirdiklerini sanıyorlar ama biz buraya KORDA’nın köklerini, o paslı ve çürümüş sistemlerini tamamen kazımaya geldik!”

İlk robotik avcı, metalik ve çevik bir fırlayışla suyun yüzeyinden havaya sıçrayıp teknenin üzerine doğru atıldığında, Karan kolundaki bilekliğini tüm gücüyle havaya kaldırdı. Bileklik, şehri kurtarırken harcadığı o muazzam enerjinin ardından oldukça zayıf düşmüş olsa da içindeki son gücü harcayarak altın rengi, yoğun ve aşılmaz bir enerji kalkanı oluşturdu. Robotu havada dalga dalga yayılan bir enerjiyle yakalayıp hareketlerini tamamen dondurdu ve korkunç bir basınçla denizin karanlık, dipsiz derinliklerine geri fırlattı.

“Can, dümeni olanca gücünle sola kır, kayalıklara çarpmadan o açık görünen limana girmeliyiz! Mira, sinyal boğucuyu maksimum seviyeye çıkar, bizi tamamen görmelerini engelle!”

Tekne, arkasında patlayan robotların çıkardığı turuncu kıvılcımlar, dalgalar ve siyah dumanlar eşliğinde adanın o devasa, paslı liman ağzına doğru çılgınca bir hızla süzülürken; liman kapıları, devasa dişlilerin kulakları tırmalayan gıcırtısıyla yavaşça iki yana açıldı. Tekne, metal rıhtıma büyük ve sarsıcı bir gürültüyle çarparak durdu. Motorun aniden susmasıyla birlikte üzerlerine çöken o mutlak sessizlik, adeta bir tokat gibi yüzlerine çarptı.

“Babam burada bir yerlerde,” dedi Karan, rıhtımın tozlu, paslı ve yağlı zeminine ilk adımını atarken. Botlarının çıkardığı sert ses yankılanarak karanlık tünellerin içinde kayboldu. “Bu paslanmış metal yığınının altında bizi bekleyen bir cevap var. Ve o cevabı almadan, gerçeği babamın gözlerinde görmeden buradan asla çıkmayacağız.”

Karan’ın bastığı her metal plaka, adımlarıyla birlikte garip, derin ve ürkütücü bir rezonansla titredi. Sanki koca ada, üzerindeki bu yeni misafirleri, bu genç direnişçileri anında hissetmiş ve bin yıllık uykusundan yavaşça uyanmaya başlamıştı. Uzaklardan, adanın karanlık tünellerinin en derinlerinden, devasa bir canavarın aç horultusunu andıran derin mekanik bir uğultu yükseldi.

Birden, tünellerin tavanında gizlenmiş devasa metal hoparlörler kulak tırmalayan bir sesle cızırdamaya başladı. Bu rahatsız edici statik sesin ardından, tüm adayı adeta buz kestiren, zifiri karanlık kadar ağır, boğucu ve tehditkar o mekanik ses yankılandı. Bu ses, birinci kitabın sonunda yok ettiklerini, tamamen sildiklerini sandıkları o karanlığın, küllerinden çok daha güçlü ve acımasız doğan sahibine aitti.

“Sonunda geldiniz çocuklar...” dedi ses, her bir kelimesi metal duvarlarda kırbaç gibi şaklayıp yankılanarak. “Şehirdeki o küçük çocuk oyuncağı zafere fazla aldandınız. KORDA’nın sadece tek bir kuleden ve birkaç ekrandan ibaret olduğunu sanacak kadar aptaldınız. Sizi bu adaya getiren şey o övündüğünüz cesaretiniz değil, benim sizin için en başından beri hazırladığım o kusursuz, kaçınılmaz bilgisayar algoritmasıydı.”

Karan’ın kolundaki bileklik, sesin yaydığı yüksek frekans yüzünden acı verici bir şekilde hızla ısınmaya, derisini dağlamaya başladı. Hoparlördeki ses, zihinleri bulandıran alaycı ve şeytani bir tıslamaya dönüştü:

“Gündüz Bilekliği’nin o sahte parlaklığı bu paslı labirentte sizi korumaya yetmeyecek Karan. Adım attığınız bu rıhtım, bastığınız bu çelik plakalar sizin kurtuluşunuz değil, kendi ayaklarınızla tıpış tıpış girdiğiniz o muazzam mezarınız olacak. Babana ulaşmak istiyordun, öyle değil mi? Merak etme... Seni onun tam yanına kapatacağım. Ama canlı olarak, konuşarak değil... KORDA’nın kuracağı bu yeni dünyada, bilinciniz tamamen silinmiş, ruhsuz birer metal köle olarak sonsuza kadar yan yana kalacaksınız. Kayıp Ada sizi selamlıyor çocuklar. Ve bu selamlaşma, hayatınızda göreceğiniz son şey olacak!”

Limanın devasa zırhlı kapısı, bu korkunç ve ölümcül sözlerin ardından arkalarından büyük bir gürültüyle kapandı, dış dünya ile olan tüm bağlarını tamamen kesti. Artık geriye dönüş yolu yoktu; karanlığın, pasın ve mutlak bir ölüm tehdidinin kalbine giden o kapana tamamen kısılmışlardı.