Dalgaların Ardında

All Rights Reserved ©

Summary

Aslı, kalbi kırıldıktan sonra kendini İzmir’in sakin kıyılarında kaybetmeye çalışırken denizde gördüğü gizemli bir çocukla karşılaşır. Ege’de açıklayamadığı bir gariplik vardır; gün batımlarının altın ışıkları, geceleri suyun üzerinde parlayan yakamozlar ve giderek karanlıklaşan rüyalarla birlikte Aslı kendini açıklayamadığı olayların içinde bulmaya başlar. Ve denizin derinliklerinden gelen sırlar, onu geri dönüşü olmayan bir yolun içine çeker.

Genre
Romance
Author
Kübra
Status
Ongoing
Chapters
6
Rating
n/a
Age Rating
13+

1. Bölüm: Son Bahar

Çok büyük bir aşk mıydı bu, yoksa başından beri kendime uydurduğum bir hikâye miydi… bilmiyordum.

Belki de en başından beri sevdiğim şey onun kendisi değil, birlikte kurduğumuz ihtimaldi.

Çünkü insan bazen birine değil, onunla olabileceği kişiye âşık oluyordu.

Ve şimdi, o ihtimal gözlerimin önünde sessizce yok oluyordu.

“Kendine iyi bak.”

Bunu söylerken gözlerimin içine son kez baktı. Ne öfkeliydi ne de üzgün görünüyordu. İşte bu canımı daha çok acıttı. Sanki çoktan vazgeçmişti.

Yutkundum.

Boğazımdaki düğüm yüzünden nefes almak bile zorlaşmıştı.

Bir adım geri çekildim.

Söyleyebildiğim tek şey:

“Sen de.”

Sesim düşündüğümden daha kırık çıkmıştı.

Sen de kendine iyi bak.

Sen de beni unutma.

Sen de biraz üzül bari.

Ama insanların içinden geçenlerle söyledikleri şeyler hiçbir zaman aynı olmuyordu.

Gözlerime dolan yaşları göstermemek için arkamı döndüm. Hızlı adımlarla yürümeye başladım. Ardımda kalıp kalmadığını bilmiyordum çünkü dönüp bakmaya cesaret edemiyordum.

Vedalar benim için hep en zor şey olmuştu.

Özellikle de gerçekten bitenler.

Sokak boyunca yürürken nefesim düzensizleşmeye başladı. Ağlamaktan mı yoksa hızlı yürümekten mi olduğunu anlayacak durumda değildim. Tek hissettiğim şey içimde büyüyen o boşluktu.

Sebep neydi?

Nerede yanlış yapmıştık?

Gerçekten birbirimizi sevmiş miydik?

Yoksa yalnız kalmaktan korktuğumuz için mi birbirimize tutunmuştuk?

Sorular zihnimin içinde dönüp duruyordu ama hiçbirinin cevabı yoktu artık.

Eve ulaştığımda ellerim titriyordu.

Mavi tahta kapıyı açıp içeri girdim. Bahçeden geçerken sardunyaların hafif kokusu burnuma geldi. Normalde huzur veren o tanıdık koku bile bugün hiçbir şey hissettirmiyordu.

Kapıyı arkamdan kapattım.

Ev sessizdi.

Bembeyaz duvarları, mavi panjurları ve eski ahşap zeminiyle ilk gördüğüm anda bana “yuva” hissi veren bu ev şimdi olduğundan daha büyük ve boş görünüyordu.

Ceketimi koltuğun üzerine, çantamıysa gelişigüzel yere bıraktım.

Sonra kendimi yatağa attım.

Tavana bakarken gözlerim yeniden dolmaya başladı.

Beni sonbaharda terk etmişti.

Sonbahar benim için gerçekten son bahar olmuştu.

Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece yattım. Acının içimde yankılanmasına izin verdim. Boğazımdaki düğüm, göğsümün ortasındaki baskı ve mideme çöken o ağır his…

İnsan kalbinin fiziksel olarak acıyabileceğini daha önce bilmiyordum.

Ya da biliyordum da unutmayı seçmiştim.

Gözlerimi kapattım.

Onun sesi hâlâ kulaklarımdaydı.

“Kendine iyi bak.”

Dudaklarım titredi.

Sonra yeniden ağlamaya başladım.

Bu benim ilk terk edilişim değildi belki ama hiçbir vedaya alışamamıştım.

Bir noktadan sonra yataktan kalkıp odanın içinde amaçsızca dolaşmaya başladım. Mutfaktan su aldım, yarısını bile içemedim. Telefona baktım. Bildirimler vardı ama görmek istediğim kişiden hiçbir şey yoktu.

İnsan bazen tek bir mesajın bütün acısını hafifleteceğini sanıyordu.

Gelmedi.

Telefonu yatağın üzerine bırakıp gözlerimi sildim.

Kimsenin beni teselli etmesini istemiyordum.

“Boş ver.” “Elini sallasan ellisi.” “Sen çok güzelsin.”

Hayır.

İnsan kalbi mantıkla çalışmıyordu ki.

Kimi seçeceğini kim bilebilirdi?

Ailemden ayrı yaşıyordum iki yıldır. Onlar başka şehirdeydi, ben ise İzmir’de kendi düzenimi kurmaya çalışıyordum.

İzmir’i seviyordum.

Denizi.

Eski sokakları.

Akşamüstü ışığını.

Rüzgârın taşıdığı tuz kokusunu.

Burada kendimi hep özgür hissetmiştim.

Ama o gün ilk kez şehir bile bana yabancı gelmişti.

Saatin kaç olduğunu bilmiyordum artık.

Evde daha fazla duramayacağımı hissettiğim anda ayağa kalktım. Ceketimi tekrar üzerime geçirip anahtarlarımı aldım.

Belki deniz iyi gelirdi.

Belki hiçbir şeye iyi gelmezdi ama en azından kafamın içindeki sesleri sustururdu.

Bahçeden geçip sokağa çıktım.

Hava sonbahara göre ılıktı. Sokak lambalarının sarı ışıkları taş yollara vuruyor, uzaktan gelen dalga sesleri gecenin sessizliğine karışıyordu.

Adımlarım beni düşünmeden sahile götürdü.

Kayalıkların üzerine oturduğumda derin bir nefes verdim. Deniz karanlığın içinde siyaha yakın görünüyordu. Ay ışığı suyun üzerinde kırık yansımalar bırakıyordu.

Bir süre yalnızca dalgaları izledim.

Ve ilk kez…

İçimdeki acının biraz olsun sustuğunu hissettim.

Tam o sırada birinin beni izlediğini hissettim.

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

Başımı çevirip patika yola baktım.

Kimse yoktu.

Sadece sarı ışığın altında titreyen eski bir sokak lambası.

Derin bir nefes verip yeniden denize döndüm.

Sonra…

Suyun içinde kısa süreli bir silüet gördüğümü sandım.

Bir anda doğruldum.

Gözlerimi kısıp tekrar baktım ama hiçbir şey yoktu artık. Yalnızca karanlık dalgalar vardı.

“Yanılmışım,” diye mırıldandım kendi kendime.

“Bu saatte kim yüzsün zaten…”

Ama nedense içimdeki huzursuzluk geçmemişti.

Dalgaların sesi biraz daha yükseldi.

Sonra…

Suyun yüzeyinden hafif bir hışırtı duyuldu.

Başımı hızla yeniden çevirdim.

Hiç kimse yoktu.

Yine de o his kaybolmamıştı.

İzleniyormuşum gibi hissediyordum