Yedinci Bağ

All Rights Reserved ©

Summary

İzmir’de sıradan bir sabahla başlayan hikâye, Kuzey ve arkadaşlarını dünyanın en eski sırrına götürdü. Denizin altında unutulmuş kapılar vardı. Kapıların ardında ise yalnız bırakılmış koruyucular… Ve hepsinden daha derinde bekleyen bir isim: Leviathan. Mühürler kırılırken dünya değişmeye başladı. Deniz yükseldi. Gökyüzü çatladı. Unutulanların sesi karanlığa dönüştü. Ama Kuzey çok geçmeden gerçeği öğrendi: Bazı canavarlar kötü doğmazdı. Sadece çok uzun süre yalnız bırakılmışlardı. Şimdi Kuzey ve arkadaşları, yalnızca dünyayı değil… unutulanları da kurtarmak zorunda. Çünkü bazen en büyük güç, savaşmak değil; birini hatırlamaktır.

Status
Complete
Chapters
90
Rating
n/a
Age Rating
16+

Bölüm 1

İzmir’de sabahlar yavaş başlamazdı.

Önce martılar uyanırdı.

Sonra deniz.

Sonra şehir.

Kuzey Karataş, her zamanki gibi gözlerini açmadan önce pencereden içeri dolan havayı hissetti. Tuz kokusu vardı. Uzaklardan gelen vapur düdüğü, sokaktan geçen simitçinin sesi ve mutfaktan yükselen çay kokusu birbirine karışmıştı.

Gözlerini açtı.

Odası her zamanki gibiydi ama Kuzey’in odası, sıradan bir çocuk odasına pek benzemezdi. Bir köşede gitarı dururdu. Masasında bilgisayarı, kulaklığı, oyun kumandası ve ders kitapları düzenli şekilde sıralanmıştı. Duvarında İzmir Körfezi’nin büyük bir fotoğrafı vardı. Fotoğrafın hemen yanında ise kendi yazdığı küçük bir not asılıydı:

“İyi oyuncu hızlı olan değil, doğru düşünen kişidir.”

Bu sözü oyunlar için yazmıştı ama sonradan hayat için de geçerli olduğunu düşünmeye başlamıştı.

Kuzey on iki yaşındaydı. Yaşıtlarına göre uzun boyluydu. Okulda çoğu kişi onu hemen fark ederdi. Sadece uzun olduğu için değil; sakinliği, düzgün konuşması ve herkese karşı saygılı davranması yüzünden de dikkat çekerdi. Derslerinde başarılıydı. Öğretmenleri onu severdi. Arkadaşları ona güvenir, zor bir durumda genellikle ilk Kuzey’e bakardı.

Ama Kuzey’in asıl parladığı yer bilgisayar oyunlarıydı.

Özellikle strateji oyunlarında neredeyse yenilmezdi. Haritayı herkesten hızlı okur, takım arkadaşlarının ne yapacağını tahmin eder, rakibin hamlesini önceden görürdü. Babası Can bazen onu oyun oynarken izler, hayretle başını sallardı.

“Sen oyunu oynamıyorsun oğlum,” derdi, “oyunun aklını okuyorsun.”

Kuzey bu söze hep gülerdi.

Yatağından kalktı, pencereye yürüdü ve perdeyi araladı.

İzmir, sabah güneşiyle parlıyordu.

Evleri denize çok yakın değildi ama rüzgâr doğru estiğinde körfezin kokusu onların sokağına kadar gelirdi. Kuzey bu kokuyu çocukluğundan beri severdi. Ona göre İzmir’in kokusu vardı. Başka hiçbir şehre benzemeyen, insanın içine işleyen bir koku.

Tam o sırada kapısı tıklatıldı.

“Kuzey!” diye seslendi annesi Ayşe. “Kahvaltı hazır. Biraz hızlanabilir miyiz?”

Kuzey gülümsedi.

“Geliyorum anne.”

Üzerini değiştirdi, saçlarını hızlıca düzeltti ve odasından çıktı. Koridorda ilerlerken kız kardeşi Zeynep’in odasının kapısı açıktı. Zeynep aynanın karşısında saçını topluyordu. Kumral saçlarını sıkıca bağlamış, voleybol çantasını yatağın üzerine koymuştu.

Zeynep on bir yaşındaydı ama enerjisi evdeki herkese yeterdi. Voleybol takımındaydı ve antrenmanlarını hiç aksatmazdı. Derslerinde de başarılıydı. Bazen Kuzey gibi sakin değildi; daha hızlı sinirlenir, daha hızlı sevinir, daha hızlı karar verirdi.

Kuzey kapının önünde durdu.

“Bugün maç mı var?”

Zeynep aynadan ona baktı.

“Antrenman var. Ama hoca seçme yapacak. İlk altıya girersem turnuvada oynayacağım.”

“Kazanırsın.”

Zeynep kaşlarını kaldırdı.

“Bu kadar mı?”

“Ne diyeyim? Rakiplerine acı.”

Zeynep güldü.

“Sen de bugün oyun oynarken bağırma da komşular korkmasın.”

“Ben bağırmıyorum, takımı yönetiyorum.”

“Evet, dün gece ‘sol koridoru tutun!’ diye bağırman çok sessizdi.”

Kuzey cevap vermeden mutfağa geçti.

Mutfakta babası Can masada oturmuş telefonundan haber başlıklarına bakıyordu. Annesi Ayşe çay dolduruyordu. Masada zeytin, peynir, domates, yumurta ve sıcacık ekmek vardı.

Ayşe Hanım, Kuzey’i görünce:

“Günaydın yakışıklı oğlum,” dedi.

Kuzey hafif utanarak sandalyeye oturdu.

“Günaydın.”

Can Bey telefonunu bıraktı.

“Bugün planın ne?”

“Kaan’a gideceğim. Sonra biraz ders çalışırım. Akşam da gitar.”

Zeynep mutfağa girerken araya girdi.

“Biraz ders çalışırım dediğine göre önce oyun oynayacak.”

Kuzey sakince ekmeğine peynir koydu.

“Oyun da stratejik düşünme çalışması sayılır.”

Babası güldü.

“Bu savunmayı okulda kullanma. Öğretmenin pek etkilenmeyebilir.”

Tam o sırada Ayşe Hanım biraz daha ciddi bir sesle konuştu.

“Bugün öğleden sonra anneannenize uğrayacağız.”

Kuzey’in yüzü aydınlandı.

“Züleyha anneanneye mi?”

“Evet. Emel teyzen de gelecekmiş. Başak teyzenler de gelebilir. Evrim teyzen de aradı, belki onlar da uğrar.”

Zeynep sandalyesine oturdu.

“Yani yine kalabalık aile günü.”

Ayşe Hanım gülümsedi.

“Evet. Ama bu sefer anneannen özellikle Kuzey’i görmek istedi.”

Kuzey’in eli havada kaldı.

“Beni mi?”

“Evet.”

“Niye?”

Ayşe Hanım omuz silkti.

“Bir şey söylemedi. Sadece ‘Kuzey de gelsin, ona göstermek istediğim bir şey var’ dedi.”

Kuzey bu cümleyi duyunca içinden garip bir his geçti.

Anneannesi Züleyha Hanım, genellikle böyle gizemli konuşmazdı. Neşeli, sakin ama bazen suskunlaşan bir kadındı. Özellikle eski aile hikâyeleri açıldığında gözleri uzaklara dalardı. Kuzey bunu daha önce birkaç kez fark etmişti.

Can Bey, Kuzey’in düşündüğünü görünce:

“Belki eski fotoğrafları gösterecektir,” dedi. “Sen küçükken de çok severdin.”

Zeynep hemen atıldı.

“Kuzey küçükken her fotoğrafta ağlıyordu.”

“Hayır.”

“Evet.”

“Bir tane göster.”

Zeynep sırıttı.

“Anneannemde albüm var. Bugün kanıtlarım.”

Kuzey gözlerini devirdi ama içindeki merak geçmedi.

Züleyha anneanne ona ne gösterecekti?

Ve neden özellikle bugün?

Kahvaltıdan sonra Kuzey odasına geçti.

Bilgisayarını açtı ama oyuna girmedi. Normalde sabahları kısa bir maç yapmayı severdi fakat aklı anneannesinin sözlerinde kalmıştı.

Masasının yanındaki gitarına baktı. Gitarı onun en sevdiği eşyalarından biriydi. Babası birkaç yıl önce doğum gününde almıştı. Kuzey ilk zamanlar sadece birkaç basit akor çalabiliyordu. Sonra çalıştı, çalıştı, çalıştı. Şimdi kendi melodilerini bile yazıyordu.

Gitarı eline aldı ve pencerenin yanına oturdu.

Parmakları tellere dokundu.

Yavaş, hafif, deniz gibi bir melodi çalmaya başladı.

Melodi ilerledikçe aklına garip görüntüler geldi.

Eski bir fotoğraf.

Deniz kenarında duran bir adam.

Rüzgârda savrulan bir defter sayfası.

Martı şeklinde küçük bir işaret.

Kuzey çalmayı bıraktı.

Kaşlarını çattı.

Bunlar nereden gelmişti aklına?

O sırada telefonu titredi.

Ekranda Kaan’ın mesajı vardı.

Kaan:Bugün mutlaka bana gel. Acayip bir şey çizdim.

Kuzey cevap yazdı.

Kuzey:Ne çizdin yine? Uzaylı martı mı?

Kaan hemen cevap verdi.

Kaan:Dalga geçme. Bu sefer farklı. Sanki daha önce gördüğüm bir şey gibi ama nerede gördüğümü bilmiyorum.

Kuzey telefonu elinde tutup bir süre ekrana baktı.

İçindeki garip his büyüdü.

Anneannesinin “göstermek istediğim bir şey var” demesi…

Kaan’ın “acayip bir şey çizdim” mesajı…

Sabah gitar çalarken aklına gelen martı işareti…

Bunların hepsi tesadüf olabilir miydi?

Kuzey normalde mantıklı düşünürdü. Hemen heyecanlanmazdı. Ama o gün, İzmir’in rüzgârında bile farklı bir şey vardı.

Sanki şehir ona bir şey anlatmaya çalışıyordu.

Öğlene doğru Kuzey çantasına küçük defterini, kalemini ve telefonunu koydu. Evden çıkarken annesi seslendi:

“Çok uzaklaşma. Saat dört gibi anneannene gideceğiz.”

“Tamam anne.”

Zeynep kapının yanında voleybol ayakkabılarını bağlıyordu.

“Kaan’a mı gidiyorsun?”

“Evet.”

“Ben de antrenmana gidiyorum. Akşam anneannede görüşürüz.”

Kuzey başıyla onayladı.

Apartmandan çıktı.

Sokakta sıcak ama bunaltmayan bir hava vardı. İzmir’in yaz başlangıcına benzeyen o parlak günlerden biriydi. Ağaçların yaprakları hafifçe kıpırdıyor, kaldırımda yürüyen insanlar güneş gözlükleriyle hızlı hızlı ilerliyordu.

Kuzey bisikletine bindi.

Kaan’ın evi çok uzakta değildi. Birkaç sokak ileride, eski ama bakımlı bir apartmanda oturuyordu. Kuzey bisikletiyle giderken yol kenarındaki duvarda bir şey fark etti.

Küçük, beyaz bir işaret.

Martıya benziyordu.

Frene bastı.

Bisikletten inmedi ama dikkatle baktı. İşaret sanki yeni çizilmişti. Spreyle değil, tebeşirle yapılmış gibiydi. Basit bir martı şekliydi ama kanatlarının duruşu Kuzey’in aklındaki görüntüyle aynıydı.

Kuzey’in kalbi hızlandı.

“Saçmalama,” diye fısıldadı kendi kendine. “İzmir’de martı işareti görmek garip değil.”

Ama yine de telefonunu çıkarıp işaretin fotoğrafını çekti.

Sonra pedala bastı.

Kaan’ın apartmanına vardığında kafası hâlâ o işaretteydi.

Kapıyı Kaan açtı.

Saçları her zamanki gibi dağınıktı. Elinde kurşun kalem, yüzünde heyecanlı bir ifade vardı.

“Sonunda geldin!”

Kuzey içeri girdi.

“Ne oldu? Dünyanın en iyi resmini mi çizdin?”

Kaan cevap vermedi. Onu doğrudan odasına götürdü.

Kaan’ın odası tam bir sanat karmaşasıydı. Duvarlarda çizimler, masada boya kalemleri, yerde yarım kalmış eskizler vardı. Ama masanın ortasındaki büyük kâğıt hemen dikkat çekiyordu.

Kuzey kâğıda baktı.

Sonra nefesi kesildi.

Kaan, İzmir Körfezi’ni çizmişti.

Ama bildikleri İzmir gibi değildi bu. Kıyılar, vapurlar, Saat Kulesi’nin silueti, uzakta dağlar… Hepsi vardı. Fakat gökyüzünün ortasında kocaman bir martı sembolü duruyordu.

Aynı sembol.

Aynı kanatlar.

Aynı duruş.

Kuzey yavaşça telefonunu çıkardı ve az önce çektiği fotoğrafı açtı.

Kaan ekrana baktı.

İkisi de bir süre konuşmadı.

Sonunda Kaan fısıldadı:

“Bunu nerede gördün?”

“Yolda. Senin eve gelirken.”

Kaan’ın yüzündeki heyecan yerini korkuya bıraktı.

“Ben bunu gece rüyamda gördüm.”

Kuzey gözlerini çizimden ayırmadı.

Resmin alt köşesinde küçük bir detay vardı. Kaan, sahile yakın eski bir ev çizmişti. Evin penceresinde ışık yanıyordu. Kapısında ise küçük bir yazı vardı.

Kuzey eğilip yazıya baktı.

Yazı çok küçüktü ama okunuyordu.

Karataş.

Kuzey’in eli buz gibi oldu.

“Kaan,” dedi yavaşça, “sen bu yazıyı bilerek mi yazdın?”

Kaan başını iki yana salladı.

“Hayır. Çizerken fark etmedim bile.”

O anda odanın içinde hafif bir sessizlik oluştu.

Dışarıdan martı sesleri geliyordu.

Kuzey ilk defa bu sesleri güzel değil, biraz ürkütücü buldu.