Chapter 1
İlgin, çığlık bile atamadığı bir karanlığın içinden sıçrayarak uyandı. Daha doğrusu, uyandığını sandı. Gözlerini ovuşturmak için ellerini yüzüne götürdüğünde, parmaklarının ucuna bulaşan şeyin ter olmadığını anladı. Sıcaktı. Metalik, yoğun ve genzini yakan bir koku beynine yayıldı , kan kokusu. Gözlerini açmaya çalıştı ama görüş alanı tamamen kıpkırmızı bir perdeyle kaplıydı. Sanki tüm dünya yoğun bir kan havuzunun dibinde kalmış gibiydi. Göz pınarlarından aşağı, yanaklarına doğru süzülen sıcak sıvıyı hissetti. Gözleri kanıyordu. Dehşet içinde nefes almaya çalıştı, göğsü hızla indi kalktı ama ciğerlerine hava yerine yoğun, kıvamlı bir sıvı doldu. Bağırmak istedi. Boğazını yırtarcasına seslenmek, yardım istemek istedi ama ağzını açtığı an dudaklarının arasından taşan kan buna izin vermedi. Ağzı tamamen kanla dolmuştu. Boğuluyordu. Ölümcül bir panikle elleri boynuna gitti. Tırnaklarını etine geçirecek gibi boynunu tuttu, yutkunmaya çalıştı ama nafile. Lavaboya koşup o lanet şeyi tükürmek, içindeki o boğucu sıvıyı söküp atmak istedi ama ne tükürebiliyor ne de nefes alabiliyordu. Ciğerleri yanıyor, kalbi göğüs kafesini patlatacak gibi çarpıyordu. Nefes nefese, sırılsıklam bir halde gözlerini açtı. Tavanı gördü. Hızla ellerini yüzüne, gözlerine götürdü. Kuru. Ağzını yokladı, dişlerini birbirine vurdu. Kan yoktu. Derin bir nefes çekti ciğerlerine; odada sadece biraz toz ve dışarıdan gelen rutubetli İstanbul havası vardı. Ama o genzini yakan metalik koku, zihninin bir köşesinde hâlâ asılı duruyordu. “Yine aynısı,” diye fısıldadı, sesi titriyordu. Boynunu kontrol etti, elleri hâlâ az önceki boğulma hissinin refleksiyle titriyordu. Bu sefer daha gerçek gibiydi.“diye geçti içinden , Yataktan kalktı. Bacakları onu zor taşıyordu. Aynanın karşısına geçtiğinde, gözlerinin etrafındaki kızarıklıklar ve yüzündeki o solgun, çaresiz ifade Dr. Seha nın odasında geçirdiği saatleri hatırlattı ona. “Travma sonrası stres bozukluğu,” demişti doktor. “Zihnin sana oyunlar oynuyor, İLGİN.” İLGİN aynadaki yansımasına bakıp acı acı gülümsedi. “Bu zihnin oyunuymuş ,” diye mırıldandı. ” Üzerini giyinip dışarı çıkmak, o daracık odadan kaçmak istedi. Kapalıçarşı’nın gürültüsüne, o her zamanki kalabalığa karışmaya ihtiyacı vardı. Atölyesindeki gümüş teller, masasının üzerindeki o eski Türk tamgaları belki de bu sabah onu delirmekten kurtaracak tek şeydi. .suyundan bir yudum alıp ,çebindeki anahtarları çıkarmak üzereyken arkasından bir el omzuna uzandı .erkencisin İLGİN İLGİN evet bugün öyle oldu .bugün yetiştirmem gerek bir yuzükk var biliyorsun selim abi . Evet doğru İstersen sen içeriye geç benim almam gereken malzemeler var birkaç saate gelirim. Atölyede yalnızdı. Çay bardağından sızan son buhar da havaya karışıp yok olmuş, geriye sadece dışarıdaki Kapalıçarşı esnafının boğuk gürültüsü kalmıştı. İlgin, tezgahın üzerindeki saf gümüş plakaya odaklandı. Selim Abi’nin bahsettiği o özel sipariş yüzük için çalışmaya başlamıştı. Kalemini gümüşün soğuk yüzeyine dokundurduğu an, kulaklarında tuhaf bir çınlama başladı. Hani televizyonların sinyali kesildiğinde çıkan o tiz, boş uğultu gibi... Gözleri kararmadı ama etrafındaki renklerin solduğunu hissetti. Eli, sanki kendi iradesinden bağımsız, muazzam bir estetik hırsla hareket etmeye başladı. Çiziyordu. Ama ne çizdiğini düşünmüyordu bile. Zihni bomboştu; ne sabahki kabus ne de Dr. Seha’nın uyarıları vardı. Sadece gümüş ve o akışkan çizgiler... “İlgin? Lan oğlum, daldın gittin yine.” Selim Abi’nin kapı eşiğinden seslenmesiyle İlgin sanki suyun altından yüzeye fırlamış gibi derin bir nefes alarak irkildi. Kulaklarındaki uğultu bıçak gibi kesilmiş, atölyenin tanıdık kokusu geri gelmişti. Kalbini göğüs kafesinde hissederken, ensesindeki tüylerin hala dik dik olduğunu fark etti. Az önce içeride, tam arkasındaki karanlık köşede bir çift gözün onu izlediğine yemin edebilirdi. Yavaşça yutkundu, ayağa kalkmadan gözlerini tezgahtaki gümüşe indirdi. Ve nefesi kesildi. Gümüşün üzerinde, hayatında daha önce hiç görmediği bir motif duruyordu. Düz çizgiler, tekinsiz ama bir o kadar da kusursuz geometrik açılarla birleşmiş, ortasında adeta kıvrılan bir yılanı ya da boynuzlu bir gölgeyi andıran belli belirsiz bir figür oluşturmuştu. O kadar simetrik, o kadar büyüleyici ve hipnotize ediciydi ki, İlgin kendi elinden böyle bir şaheser çıktığına inanamadı. İçinde bir yerlerde bu figürün tekinsiz, neredeyse “korkutucu” bir enerjisi vardı ama estetik güzelliği o kadar baskındı ki, gözünü ondan alamıyordu. “Ooo,” dedi Selim Abi tezgaha yaklaşarak. Gözlerini gümüşten alamıyordu. “Oğlum... bu ne? Hangi ustanın kalemi bu? Hayatımda böyle bir motif görmedim. Muazzam olmuş bu, muazzam!” İlgin, titreyen parmaklarını gümüşün üzerinde gezdirdi. Çizgiler sıcaktı. “Ben de bilmiyorum abi,” diye mırıldandı, sesi kendi kulağına bile uzak geliyordu. “İçimden geldi... Öylece çizdim.”