Kayıp
Annem yemekleri hazırlamaya başlamıştı. Tencere kaynıyor, yağda kavrulan salçanın keskin ve tütsümsü kokusu evin her köşesine sinmişti. Mutfaktan gelen bu davetkâr kokuya dayanamayıp annemin yanına gittim.
O zamanlar henüz yedi yaşındaydım. Annemi yemek yaparken seyretmek her zaman hoşuma giderdi. Elleri o kadar maharetliydi ki; büyük bir ciddiyetle sebzeleri doğrar, malzemeleri özenle ayırır, sanki yemek değil de tuvale dökülen renklerle bir sanat eseri yaratırdı. Yanına geçtiğimi anlayınca, oturayım diye çekmeceyi açıp küçük tahta sandalyeyi çekti. Parmak uçlarımda yükselip annemi aç gözlerle, hayranlıkla izliyordum. Yemeğe gösterdiği özen, o sıradan yemeği bile daha da değerli kılıyordu.
Tam bu sırada eve babam geldi. Kalp atışlarım hızlandı, koşarak kapıyı açmaya gittim. Kapı açılınca babam ilk önce karşısında kimseyi göremeyince şakayla karışık yere doğru kafasını eğdi. Beni görünce yüzünde derin çizgileri bile silen kocaman bir gülümseme oluştu. Hemen beni kucağına aldı ve içeri adım atar atmaz “Ne güzel kokuyor be!” diyerek sıcak evine girdi. O günlerde babam beni hâlâ rahatça kaldırabiliyordu; güçlü kolları bana dünyanın en güvenli yeri gibi gelirdi.
Annemin “Ellerini yıka, sofrayı hazırlayalım” lafını duyunca babam beni yere bıraktı ve lavaboya gitti. Ben de heyecanla koşarak mutfağa geçip tabakları aldım. Gülüşmeler içinde, hep birlikte güle oynaya masayı kurduk. Yemek soğumadan oturduk. Babam gün içinde yaşadığı olayları, yakaladığı suçluları anlatıyordu; ben ise sokakta çocuklarla neler oynadığımı bir çırpıda sıralıyordum. Annem ikimize birden yetişmeye çalışıyor, bir bana bir babama gülerek bakıyordu.
En sonunda bu karmaşaya dayanamayan annem ikimizi de susturup sırayla konuşmamızı söyledi. Karmaşa sona erdi, yemekler yendi, çay demlendi. Üçümüz de bitkin ama mutlu koltuğa oturup televizyon izlemeye başladık.
Aniden kapı çaldı. Ardından holde yankılanan ağır ayak sesleri duyuldu. Annem kapıyı açmaya niyetlendiği an dışarıdan soğuk, tüyler ürpertici bir ses geldi:
— Kuzgun.
Babamın yüzü bir anda buz kesti. Birkaç saniye nasıl tepki vereceğini bilemedi; kendine geldiği gibi kapıya yönelen annemin önünü kesti. Fısıltıyla ama kesin bir dille kapıyı asla açmaması gerektiğini, beni alıp saklanmaları gerektiğini söyledi. Annem olayı kavrayamayıp babama sorgulayan bir bakış attı. Babam tekrar uyardı ve bizi içeri, yatak odasına doğru itmeye başladı. Babamın telaşı arttıkça kapıdan gelen vuruşlar ve kaba sesler daha da çoğaldı. Babam yaşadığı panikle bize ilk ve son kez bağırdı. Evet, babam bize hayatında ilk kez bağırmıştı ve bağırmasının sebebi bizi korumaktı:
—GİT!
Annem olayın ciddiyetini anladı ve beni sürüklemeye başladı. İkimiz de odamıza kapanıp dolabın arkasındaki küçük geçide girdik. Annem dolabı üzerimize kapattı ve babamın bizi geri çağırması umuduyla nefesimizi tutarak bekledik.
Salondan kapının kırılma sesi geldi. Tahtalar çatırdadı, bir şeyler devrildi. Babam içeri giren adamlara bağırmaya başladı. Ardından boğuşma sesleri, ayakların yeri yumruklaması, küfürler ve ağır darbeler… Kapı kapalı olsa bile babamın elinden gelen her şeyi yaptığını, tüm gücüyle savaştığını gelen seslerden anlayabiliyordum. Bir süre sonra boğuşma sesleri kesildi.
Annem ve ben içimizden babamın kazandığına inanmak istiyorduk. İstiyorduk ama gerçekler öyle değildi. Annem sessiz bir şekilde babamdan “Çıkın” komutunun gelmesini bekliyor; zaman ilerledikçe karanlıkta gözlerinin içindeki umut ışığının yavaş yavaş söndüğünü görüyordum.
Bir anda odamın kapısının kırıldığını duyduk. Annem konuşmamam için ağzımı kapadı, kafasıyla hayır işareti yaptı. Dolabın hemen arkasından silah sesleri gelmeye başladı. Adamlar odada kimsenin olmadığından emin olmak için rastgele ateş ederek odayı tarıyorlardı. Kurşunlardan bir tanesi dolaba çarpıp delik açtı ve o delikten ikimizin kafasının arasından geçti. Açılan delikten adamların bir kısmını görebildim. Bu yüzleri ömrüm boyunca asla unutmayacaktım. Odada kimsenin olmadığına karar verdikten sonra adamlar toparlanıp gittiler.
Gittikleri gibi babamın yerde yatan bedeninin yanına koştuk. Salonun ortasında, kıpkırmızı bir gölün içinde yatıyordu. Annem konuşmuyor, sadece yerdeki eşine bakıyordu. Sonra yavaşça babamın yanına çöküp elleriyle onu sardı. Gözlerinden yaşlar sessizce süzülürken asla ses çıkarmıyordu. Ben ise anın şokunda neler olduğunu tam olarak kavrayamıyordum. O gece bir çocuktum. Ama sabah olduğunda artık çocuk olmaya mecalim kalmamıştı.
O gece babamı kaybettiğimde daha on iki yaşımı yeni bitirmiştim. Ortaokulun birinci sınıfına gidiyordum. Ödevlerim, arkadaşlarım, sokakta oynadığım maçlar vardı. Ama o gece hepsi silinip gitti. Babamın ölümünden sonraki sabah, güneş nasıl doğdu hatırlamıyorum. Sanki dünya utanmadan dönmeye devam ediyordu. Annem ise durmuştu.
Annem babamın yanından hiç kalkmadı. Yerde, kuruyan kanların arasında yatıyor, arada bir ölmemek için ağzına birkaç lokma atıyordu. Ben ise evde ne kadar yiyecek varsa tezgaha çıkarmış, ne yapacağımı düşünüyordum. Daha önce hiç yemek yapmamıştım – belki bir kere annemle birlikte börek açmıştım, o kadar. Ama annemi izleyerek öğrendiğim kadarını denedim.
İlk yaptığım makarna lapa oldu, tencerenin dibine yapışmış, sulu bir bulamaçtı. İkincisini daha dikkatli yaptım ama o da yandı; tencereyi suya koyarken elimi haşladım, acıdı ama ağlamadım. Üçüncüsü yenebilecek gibiydi. Tuzunu az kaçırmıştım belki, ama en azından makarna taneleri birbirine yapışmamıştı.
Anneme götürdüm. Tabağı yere bıraktım, yanına çömeldim. Annem tabağa baktı – uzun süre baktı, sanki ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibi. Sonra bir kaşık aldı, dudaklarına götürdü, çiğnedi ve yine babamın omzuna koydu başını. Bir şey söylemedi. O gün yemekten geriye kalanları ben yedim. Günler böyle geçti.
Annem hâlâ yerdeydi. Ben ise her sabah kalkıp evi topluyor, çamaşırları yıkıyor, annemin yüzünü nemli bir bezle siliyordum. Bunları nasıl yaptığımı bilmiyorum. Belki izleyerek öğrenmiştim, belki içgüdüseldi. Ama yapmak zorundaydım. Üçüncü günün sonunda bir şey oldu. Babam kokmaya başlamıştı.
Önce hafif bir koku vardı, belki de hayal ediyorum diye düşündüm. Ama dördüncü gün keskinleşti. Beşinci gün ise artık gözümü yakıyordu. Ölümün kokusu tatlımsı, iğrenç, mide bulandırıcı bir şey. Hiç unutmadım. Hâlâ rüyalarımda gelir o koku.
Bu durum komşuları da rahatsız etmeye başlamıştı. Çürük kokusu tüm sokağı sararken annem her gün o kokuya sarılıyordu. O gün anladım ki bu sırrı daha fazla saklayamayız.
Altıncı gün artık dayanamayacak hale gelmiştim. Hem koku hem annemin hali hem de içimde büyüyen bir şey… Korku muydu, öfke miydi, bilmiyorum. Annemin yanına gittim. Diz çöktüm. Yüzüne baktım – gözleri kan çanağı gibi kızarmış, dudakları çatlamış, teni solgun bir hayalet gibiydi.
— Anne, dedim. Sesim titriyordu ama devam ettim. — Anne artık vakti geldi. Babam daha fazla burada duramaz.
Uzun bir sessizlik oldu. O kadar uzundu ki nefesimi tuttuğumu fark ettim. Annem hiçbir şey söylemedi. Sadece kafasıyla, sakin bir şekilde onayladı. Gözlerini benden kaçırmadı. O bakışı unutamıyorum – ne tamamen buradaydı ne de tamamen yoktu.
Tam babamı kaldıracakken, annem uzun süre sonra ilk defa konuştu. Sesi kısık, cam kırığı gibiydi:
— Arka bahçeye gömelim. Uzaklaşmak istemiyorum.
Sonra annem tekrar ağlamaya başladı. Ama öyle hıçkırarak değil, sessizce. Gözyaşları yanaklarından süzülürken hiç ses çıkarmıyordu. Sakin gibi görünen ama içten içe çığlık dolu bir ağlayıştı bu. Daha önce hiçbir yetişkinin böyle ağladığını görmemiştim.
Annemle birlikte arka bahçeye gittik. Babam için ufak bir yer hazırlayıp onu toprağa verdik. Kürek sallarken ellerim kabarmıştı, omuzlarım ağrıyordu, ama durmadım. Annem de yanımdaydı, ama sanki bedeni buradaydı, ruhu başka bir yerdeydi.
Babamı toprağa gömdükten sonra annem toprak yığınının üstüne yatıp ona sarıldı. Sanki hâlâ sıcakmış gibi, sanki nefes alıyormuş gibi. Bir daha da hiç ağzını açmadı. Sadece ara ara duyduğum hıçkırık sesiyle yaşadığını anlayabiliyordum. Ne kadar eve çağırsam da annem mezarın başından kalkmadı. Ve ilk haftamız böyle geçti.
İlk ay
Annem hâlâ konuşmuyordu.
Her sabah kalkıp evi topluyor, yemek yapıyor, annemi yediriyordum. Artık makarnalarım lapa olmuyor, yemeklerim yanmıyordu. Zorunda kaldıkça öğreniyordu insan. Ama her yemek yaptığımda mutfağın o eski sıcaklığını, annemin tezgahta sebze doğrarkenki o özenli halini, babamın kapıdan içeri adım atar atmaz “Ne güzel kokuyor be!” diye haykırışını hatırlıyordum. Şimdi ise tencere kaynarken evi saran tek şey sessizlikti.
Annem eve sadece yatmak için ve diğer ihtiyaçları için geliyordu. Yatmaya geldiğinde bile elinde bir avuç toprak oluyordu. Toprak kurumuş, ufalanmış, bazen hâlâ nemliydi. Babamdan koparıp getirdiği parçalar. Parmaklarının arasında ufalıyor, avucunda yuvarlıyor, bazen yastığının altına koyuyordu. Toprağın keskin, küflü kokusu odasına sinmişti artık. Ben o odaya girdiğimde ağzıma dolan o tadı hâlâ unutmuyorum – ölümün, kaybın, vazgeçişin tadı. Babamdan bir an bile ayrılmak istemiyordu. Bense annemden ayrılmak istemiyordum. Ama o giderek benden ayrılıyordu.
Zaman ilerledikçe annem benimle olan ilişkisini daha çok kesti. Artık ne yüzüme bakıyor ne de bir kafa hareketiyle beni onaylıyordu. Ona yemek götürdüğümde boş gözlerle duvara bakıyor, tabağı elimden alıyor, birkaç lokma yedikten sonra olduğu yere bırakıyordu. Sanki ben bir hayalet gibiydim. Onun için görünmezdim. Ya da belki de o, bu dünyada değildi artık.
Geceleri bir anda kalkıp mezara gidiyordu. Ayak seslerini duyardım – yalınayak, yere hafifçe basarak, bir ruh gibi süzülürdü. Sonra kafasına estiğinde eve gelir, bir süre sonra tekrar mezara giderdi. Bazen gecede üç, dört kez. Ben yatağımda yatarken kapının gıcırtısını, arka bahçeye açılan kapının sessiz çarpışını dinler, uyuyamazdım. Aklımda hep aynı soru yankılanıyordu:
“Hata mı yaptım?”
Babamı buraya gömmeseydim? O gün babama “Kapıyı açma” deseydim? O gece o dolabın arkasından çıkıp yardım çağırsaydım? Sokaklara bağırsaydım, komşuları uyandırsaydım, bir şeyler yapmaya çalışsaydım? Sonumuz farklı olur muydu?
Babam belki hâlâ yaşıyordu.
Belki annem şimdi mutfakta yemek yapıyor, belki babam işten gelip beni kucağına kaldırıyor, belki üçümüz birlikte televizyon izliyorduk. Belki. Ama ben o gece hiçbir şey yapmadım. Sadece saklandım. Sadece bekledim. Sadece duydum. Ve babam öldü.
Bu sorular artık sürekli aklımı kurcalıyordu. Uyurken, yemek yaparken, okula giderken, boşluğa bakarken. Sanki beynimin içine küçük bir sinek kaçmıştı, durmadan vızıldıyor, durmadan aynı şeyi fısıldıyordu: Sen yapabilirdin. Sen yapmadın. İçimdeki nefret her gün daha çok büyüyordu.
Nefret kimeydi? O adamlara mı? Babamı öldüren ellere mi? Anneme mi? Beni bırakıp giden, gözlerimin içine bakmayan, her gece mezara kaçan anneme mi? Yoksa kendime mi? O gece korkup sesimi çıkarmayan, saklanan, babasını kurtaramayan o çocuğa mı?
Bilmiyordum.
Ama nefret göğsümün içinde bir ateş topu gibi büyüyor, her gün biraz daha yakıyordu. Annemin haliyle birlikte ben de iyice dağılmaya başlıyordum. Okulda derslerim düşmüştü. Öğretmenlerim bir şeyler soruyordu, duymuyordum. Arkadaşlarım “Neyin var?” diyordu, cevap veremiyordum. Çünkü anlatacak kelimelerim yoktu. Anlatacak cümlelerim yoktu. Sadece içimde büyüyen bir karanlık vardı. Bu şekilde, babamın ölümünün üzerinden bir ay daha geçmişti.
Toplamda kırk gün. Kırk gece. Kırk sabah annemin boş gözlerine uyanmak. Kırk akşam yalnız başıma sofrayı kurup yine yalnız toplamak. Kırk gece yatağımda annemin ayak seslerini dinlemek. Ve daha nice kırk gün olacağını bilmeden, sadece nefes almaya devam ettim.
Bir yıl sonra
Artık yemek yapmakta oldukça iyiydim. Tencere kaynatmak, tuzunu ayarlamak, yemeğin kıvamını anlamak parmak uçlarıma kadar işlemişti. Belki de annemden öğrendiğim tek şey buydu – hayatta kalmak için yemek yapmak. Ama her seferinde mutfağa girdiğimde, annemin tezgahın başında durup sebzeleri özenle doğrayışını, babamın arkadan gelip beline sarılışını hatırlıyordum. Şimdi ise tencerenin buharı gözlerimi yakıyor, yalnız başıma iki kişilik yemek yapıyordum.
Annem hâlâ içine kapanıktı. Ama en azından kalkıp sofraya oturuyor, bir iki lokma yiyor, yaşamına devam etmeye çalışıyordu.Çalışıyordukelimesini kullanıyorum çünkü gözlerindeki boşluğu gördükçe, bunun bir çaba olduğunu anlıyordum. Yemek yerken çenesini oynatıyor, yutkunuyor, ama bakışları hep aynı noktaya – babamın mezarının olduğu yöne – sabitleniyordu.
Okula gitmeye devam ettim. Sırtımda çantam, içimde kocaman bir boşlukla her sabah yola düşüyordum. Öğretmenlerim halime üzülüyor, yardım etmek istiyorlardı. Türkçe öğretmenim bir gün teneffüste yanıma gelip “Oğlum, bir sorun mu var? Annenle konuşmak isterim,” demişti. Yüzüne baktım, boğazım düğümlendi.
“Annem tatile gitti,” dedim. “Babam da iş seyahatinde.” Yalan söylemek hiç bu kadar kolay olmamıştı. Ve hiç bu kadar acıtmamıştı.
Kimseyi eve almıyordum. İçeri giren her göz annemi görebilir, halini anlayabilir, belki bir şeyler söyleyebilir, belki yardım çağırabilirdi. Ama yardım neyi değiştirirdi ki? Babamı geri getirmezdi. Annemi eski haline çevirmezdi. Sadece her şeyi daha da görünür, daha da acı verici kılardı.
Annem iyice asosyal olduğundan, benim varlığım bile bazen onu rahatsız edebiliyordu. Odasına yemek götürdüğümde bazen yüzünü duvara döner, bazen “Çık” der gibi elini sallardı. Sesi çıkmazdı, ama hareketleri keskin, neredeyse öfkeliydi. Anlıyordum – ona babamı hatırlatıyordum. Onun kanı, onun gözleri, onun yürüyüşü. Aynada kendi yüzüme bakarken ben de babamı görüyordum bazen. Belki annem de görüyordu. Ve bu, onu daha da derine çekiyordu.
Evden – bahçe hariç – dışarı çıkmıyordu. Perdeleri asla açmıyordu. Evin içi loş, küflü bir mağaraya dönmüştü. Güneş içeri girmek istemiyor gibiydi. Ayda bir yıkanıyordu – o da belki benim zorlamamla, belki kendinden utanarak. Saçları yağlı, teni solgun, elleri çatlamıştı. Ama elinden toprağı bırakmıyordu. Babamın mezarından getirdiği toprağı avucunda yuvarlıyor, yastığının altına koyuyor, bazen bir tanesini ağzına götürüyordu. Gördüğümde “Anne yapma!” diye bağırmıştım bir kere. Yüzüme öyle bir baktı ki – ne kızgın, ne üzgün, sadeceboş. O günden sonra bir daha ağzına götürmedi. Ya da bana göstermedi.
Yaşıyor demek için bin şahit lazımken, annemin bu halini kimseye gösteremezdim. Çünkü gösterseydim, belki de annemi benden alırlardı. Belki bir hastaneye yatırırlardı, belki koruma altına alırlardı, belki de beni bir yuvaya gönderirlerdi. O zaman annem tamamen yok olurdu. En azından şimdi, bu halde bile, nefes alıyordu. Nefes alıyordu ve bu bana yetiyordu.
Arada komşular denk gelip annemi sorduklarında “Tatile gitti” diyerek olayı geçiştiriyordum. Bir süre sonra onlar da annemin varlığını unutmuş olacak ki, arada evden ses geldiğinden dolayı artık mahallede evimizin adı hayaletli eve çıkmıştı.
Doğrusu, evden ses geliyordu. Ama o ses annemin ağlamasıydı. Bazen gece yarısı, bazen sabaha karşı, öyle tiz, öyle acıklı bir ses çıkardı ki odasından – komşular duyar mı diye korkardım. Duyuyorlardı herhalde. Ama kimse gelip sormuyordu. Belki de hayalet sandıkları için.
Çocuklar birbirini korkutmak için bizim eve girmeye çalışıyorlardı. Bir akşamüstü okuldan döndüğümde bahçe kapısının zorlandığını gördüm. İki tane mahalle çocuğu, on-on bir yaşlarında, korkarak ama merakla duvara tırmanmaya çalışıyorlardı. “Hey!” diye bağırdım. Kaçıştılar. Bir daha denediler mi bilmiyorum. Ama bir gün içeri girmeyi başarırlarsa annemi göreceklerdi. Ve annemin halini gören bir çocuğun aklından neler geçerdi, korkusu nasıl şekil alırdı – bunu düşünmek bile istemiyordum.
Bu durum annemin asosyalliğini daha çok tetiklemiş ve dış dünyayla olan bağını kesin şekilde koparmıştı. Artık sadece benden değil, pencereden giren ışıktan, kapının dışından gelen rüzgârın sesinden bile korkar olmuştu. Eve her girdiğimde annemi yatağın altında saklanmış halde bulmak artık yoruyordu.
İlk birkaç sefer kalbim ağzıma gelirdi. “Anne, benim, oğlun,” der, yavaşça uzanıp elini tutardım. Gözleri karanlıkta iki ateş gibi parlar, önce tanımaz, sonra gevşerdi. Ama her seferinde biraz daha uzun sürüyordu tanıması. Sonunda alıştım. Kapıyı açar açmaz yere eğilip yatağın altına bakıyordum. Orada, tozların içinde, dizlerini karnına çekmiş, toprağını avuçlayan annem. Onu çıkarmaya çalıştığımda bazen direniyor, bazen hiç tepki vermiyordu.
Evimiz artık bir sırdı. Bir yara gibi saklanması gereken, kimsenin görmemesi gereken, silinmesi gereken bir sayfaydı adeta. Ama yaralar silinmezdi. Sadece kabuk bağlar, içeride kanamaya devam ederdi. Ben de öyleydim. Annem de. Evimiz de.
Beş yıl sonra
Annemi artık neredeyse hiç görmüyordum. On yedi yaşıma girmiştim. Boyum babamı geçmişti, ellerim nasır tutmuştu, omuzlarım genişlemişti. Ama annem hâlâ aynı yerdeydi – hem mekân olarak hem de ruh olarak. Artık benim varlığım onu korkutmaya başlamıştı. Bir zamanlar karnında büyüttüğü, kucağında uyuttuğu, okula ilk gün ağlayarak gönderdiği oğlu, şimdi ona bir yabancı gibi geliyordu. Belki de her erkek yüzü babamı hatırlatıyordu ona. Belki de benim gözlerim, babamın gözleriydi ve annem o gözlerin içine bakamıyordu.
Yatağın altından çıkmıyordu artık. O dar, tozlu, karanlık alan onun tüm dünyası olmuştu. Yatağın çarşafları yere sarkıyor, içeriyi gizliyordu. Ben evin kapısını açar açmaz, odasına doğru koşma seslerinin gelmesinden hâlâ yaşadığını anlayabiliyordum. Koşarken ayağının bir şeye takıldığını, nefes nefese kaldığını, yatağın altına girer girmez nefesini tuttuğunu duyardım. Sanki bir hayvan gibiydi – ürkek, vahşi, güvensiz.
Hazırladığım kahvaltının bitmesinden de anlıyordum yaşadığını. Her sabah tabağını odasının kapısının önüne bırakırdım. Birkaç saat sonra gittiğimde tabak boş olurdu – bazen duvara fırlatılmış, bazen yatağın altına çekilmiş, bazen düzgünce yere bırakılmış. Ama yemek yenmiş olurdu. Ne kadar, nasıl, fark etmezdi. Yenmişti.
Asla odasından çıkmıyor, ses çıkarmıyordu. Ev adeta bir mezara dönmüştü. Perdeler kapalı, ışıklar sönük, saatler durmuştu. Ben okula gidiyor, alışveriş yapıyor, eve geliyor, yemek yapıyor, kapının önüne bırakıyordum. Bu döngü haftalarca, aylarca, yıllarca devam etti. Ama bazı geceler, odasından bağırma sesleri geliyordu.
Öyle çığlıklar ki – tiz, keskin, ciğerlerini yırtarcasına. İlk zamanlarda komşular uyanır mı diye korkardım. Ama zamanla kimsenin umursamadığını öğrendim. Hayaletli evin sesleriydi bunlar, kimse karışmazdı.
Odaya girdiğimde onu hep aynı halde bulurdum: Dizlerini karnına çekmiş, gözleri faltaşı gibi açılmış, elleriyle ağzını sıkıca kapatmış. Kendi çığlığını bastırmaya çalışıyordu. Parmakları dudaklarına batmış, bazen kan akıyordu. Yatağın altının tozuyla, teriyle, gözyaşıyla karışmış bir haldeydi. Yere uzanıp ona en sakin, en yumuşak sesimle seslendim:
— Anne, benim. Oğlun. Kötü adamlar yok. Gittiler. Babam onları kovdu evden.
Yalan söylüyordum. Babam onları kovmamıştı. Onlar babamı öldürmüştü. Ama annemin bunu duymaya tahammülü yoktu. Gerçek onu paramparça ediyordu. O yüzden yalan söylüyordum. Sevdiğim için. Karanlığın içinden kısık, boğuk, yabancı bir ses geldi:
— O-oğlum?
— Evet anne, benim. Sakinleş. Tehlikede değilsin.
Bir an gözlerimiz buluştu. Tozlu, karanlık, nemli o dar alanda gözlerinin içinde bir kıvılcım gördüm – tanıdı. Beni tanıdı. Ellerini ağzından çekti, yavaşça bana doğru uzandı. Neredeyse yatağın altından çıkacaktı. Neredeyse...
Ama tam yatacağı gibi, anıları tetiklendi. Belki elimi tuttuğumda hissetti, belki nefesimi duydu, belki de gözlerimde babamın gölgesini gördü. Bilmiyorum. Birden geri çekildi, duvara yaslandı ve yine bağırmaya başladı. Bu sefer sadece bağırmakla kalmadı, bana vurdu.
Yumruklarını savuruyordu. Kollarımı siper ettim. Biri yanağıma geldi, biri omzuma. Aldığım darbeler artık canımı yakmıyordu – canım zaten başka yerden yanıyordu. Sadece ataklarının bir an önce bitmesini istiyordum. Çünkü her atak onu biraz daha tüketiyor, biraz daha uzaklaştırıyordu benden.
Bazı zamanlar sakinleşemiyordu. Saatlerce bağırdığı, duvarları yumrukladığı, saçlarını yolduğu oluyordu. O zaman ilaçla uyutmak zorunda kalıyordum. Doktorun yazdığı, “sadece çok acil durumda” dediği ilaçları, bir bardak suyun içinde eritip yatağın altına uzatıyordum. Bazen içiyordu, bazen suyu yüzüme fırlatıyordu. İçtiğinde ise yarım saat içinde sakinleşiyor, gözleri ağırlaşıyor, nefesi düzenleniyor ve sonunda uykuya dalıyordu.
Uyuduğundan emin olduğumda, onun yanına bir battaniye bırakıp odasından çıkıyordum. Kapıyı aralık bırakıyordum ki uyandığında karanlıkta boğulmasın. Sonra kendi odama geçiyordum. Ve araştırmalarıma devam ediyordum.
Babamın katillerini bulma fikrine takmıştım bir kere. Bu fikir, annemin çöküşüyle birlikte içimde büyüyen o karanlık ateşin tek odağıydı. Okul, arkadaşlar, hayaller – hepsi ikinci plandaydı. Tek amacım vardı: Onları bulmak. Her birini tek tek bulmak. Ve hesap sormak.
Elimdeki tek şey, o gece dolabın deliğinden gördüğüm yüzlerdi. Dört yüz. Dört canavar. Dört hayalet. Defalarca çizdim onları. Defalarca. İlk çizimlerim karalamalardan ibaretti, ama zamanla her bir detayı hafızama kazıdım. Her çizgi, her gölge, her yara izi… Saatlerce uğraştım, ta ki gözlerimi kapattığımda onları karşımda görene kadar.
Birinin suratında kocaman bir yara izi vardı – sol yanaktan başlayıp dudağının kenarına kadar uzanan, dikişli, eti çekmiş bir iz. Sanki bir bıçak ya da cam parçası yüzünü ikiye ayırmış gibiydi.
Diğerinin elinde eski bir yanık izi vardı – sağ elinin sırtında, derisi buruş buruş, pembe ve beyaz lekelerle kaplı. Belki bir yangından, belki bir işkenceden kalmıştı.
Biri onların lideri gibiydi – iri yarı, kel, dimdik duran, emir veren bir adam. Diğerleri onun etrafında dönüyordu. Ona kimse dokunmuyor, kimse gözlerinin içine bakmıyordu.
Birinin kolunda kocaman bir kaplan dövmesi vardı – hayvan hırlıyor gibiydi, dişleri açık, pençeleri gerilmiş. Dövme o kadar canlıydı ki sanki kolunda yaşıyordu.
Ve kapının orada bir ayak izi daha görmüştüm. Yağmurdan önceydi, iz hâlâ belirgindi. Ama o kişi içeri hiç girmemişti. Elini sürmemişti kana. Sadece durmuş, izlemiş, sonra yok olmuştu. Bir kişi daha vardı. Hiç iz bırakmamış olan. Gölge. Bu yüzleri her gece odamın duvarına asıp bakıyordum.
Annem odama girmediğinden – zaten evin içinde neredeyse hiç dolaşmıyordu – fotoğraflar apaçık şekilde durabiliyordu. Yatağımın başucunda, tam karşımda, dört çizim. Her gece ışığı söndürüp onlara bakıyordum. Gözlerimi kırpmadan, nefesimi tutarak. Sanki onlara bakarken bir gün bir cevap fırlayacakmış gibi. Sanki duvardan çıkıp karşıma geleceklermiş gibi. Asla unutmak istemediğim suratlar, hep benimle birlikte odamda yaşamaya devam ediyordu. Ve ben, her geçen gün biraz daha büyüyen bu nefretle, her geçen gün biraz daha sessizleşen annemle, her geçen gün biraz daha kararan odamda, tek bir şeye hazırlanıyordum:
Onları bulmaya.
Nasıl olacağını bilmiyordum. Ne kadar süreceğini de. Ama bulacaktım. Yemin etmiştim. Babamın mezarında, annemin uyurken çektiği nefesin altında, kendi kanımın içinde yemin etmiştim.
Bulacaktım.