Chapter 1
Arkadaşlığın ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Ne olduğunu, nasıl bir şey olduğunu, sahte mi gerçek mi, bir kandırmaca mı olduğunu. Gerçek dostluk neydi? Bir dostluk, sadece minik bir his insanların hayatını değiştirir miydi? Kitabın ince sayfalarından birini daha çevirirken aklımdan tamda bunlar geçiyordu. Cevaplarını bildiğim ama bilmiyormuş gibi davrandığım bu sorular geçiyordu aklımdan. Tam o sırada aklımdan geçen tüm düşünceleri ortadan ikiye ayırıp dağıtan bir ses duyuldu.
BAM!
Sese baktığımda bir çocuk yüzünde büyük bir öfkeyle içeriye doğru ilerledi.
“Miraç? Ne oldu oğlum?”
Yüzünü kaldırdı.
“Sınırı aştı, hem de...hem de fazlasıyla. Zaten... Artık arkadaşım değil!”
Sinirle holü geçip yanı başımdaki mavi koltuğa kendini attı. Merakla yüzümü ona çevirdim.
“Ne oldu sakince anlat lütfen.”
“Tartıştık. Fazla konuşmak istemiyorum baba lütfen zorlama!”
Anlayışla karşıladığımı belli eder bir şekilde kafamı salladıktan sonra içimi tekrar o his kapladı. Burukluk ile mutluluk karışımı o his. 20 yıl önceyi hatırlatan o his. Yıllar önceden kalmış bir histi ama hâlâ ilk defa deneyimliyormuşum gibi tazeydi. Her şeyi unutmaya çalışıp arkama attıklarımdan kalan bir his. O an sanki tamda olması gereken bir andı. Belki de susturmaya çalıştığım şeylerin gün yüzüne çıkacağı bir andı.
“Biliyor musun? Aslında o kadar kolay değil.”
Çocuk yüzüme bön bön bakarken ağzımı aralayıp tekrar konuşmaya devam ettim.
“Bir tartışma ile hemen bağları yok etmek, o kadar kolay değil.”
“Nasıl yani?”
“Benimde bir arkadaşım vardı. Hem de en iyi arkadaşım. Beni kurtaran, beni hayattan kurtaran. Her türlü iyiliği yapmaya çalışan biriydi.”
Miraç odaklanmış pür dikkat dinliyordu.
“Anlatayım mı hepsini?”
“Kesinlikle!”
İşte tam o anda içim kıpır kıpır oldu.
“Kardeşlerini de çağır Miraç.”
Anında ayağa kalkıp içeriye doğru yöneldi. Hemen ardından yanı başında iki çocukla daha döndü. Hepsi koltuğa oturduktan sonra elimdeki kitabı kenara bırakıp yüzümü çocuklarıma döndüm. İşte o an gelmişti. Her şeyi dünmüş gibi hatırlıyordum.20 yıl önceydi.
“Tam 20 yıl oldu.12 yaşımdaydım. Her şey harika gibiydi. Yani en azından ailem bana bunu inandırmak için çabalayıp dururdu.”
Gözlerimde yavaş yavaş 20 yıl önceki 12 yaşımdaki hâlim canlanmaya başladı.
20 YIL ÖNCE...
Masanın üzerinde zırlayıp duran lanet sesin kaynağını bulmaya çalışarak elimi havada gezdiriyordum. Sesi çıkarırken masayı da sallayan metal makineyi tutup yere fırlattım. Çalar saatimdi. Ses kesilince üzerimdeki yorganı (sadece belimin üstünde olan)kaldırdım. Doğruldum. Ayaklarımı yataktan atıp yerde duran peluş terliklerime geçirdim ve ayaklandım. Pencereye yöneldim ve perdeleri açıp odanın aydınlanmasını izledim. Kapıya yönelerek odadan çıktım. Koridoru geçip lavaboya girdim. Yüzüme su çarptıktan sonra macunladığım fırça ile dişlerimi fırçalamaya koyuldum. Burnuma güzel kokular gelmeye başlamıştı bile. Büyük ihtimalle Darya kahvaltıyı hazırlamıştı. Lavabodan çıkıp merdivenlerden indim. Holü geçerek sağa döndüm ve büyük masaya yöneldim. Tam da tahmin ettiğim gibi Darya kahvaltı masasını hazırlıyordu.
“Günaydın Alp Bey.”
Koltuğa doğru yöneldim ve yüzümü Darya’ya çevirerek,
“Hadi ama Darya, Evimizde hizmetçi olabilirsin ama bu bana bey demeni gerektirmez. Ben 12 yaşında bir öğrenciyim 32 yaşında bir iş adamı değil.”
“Yıldız Hanım böyle buyur etti. Bu konuya Yıldız Hanım ile konuşursanız bakabiliriz Alp Bey. O zamana kadar Bey demeye devam edeceğim.”
Bıkkın bir şekilde,
“Onu ikna etmek deveyi kucaklamak kadar zordur. Sadece o duyuyorken Bey demeye devam edebilirsin, şu an burada değil ve bende bana bey dememeni buyur ediyorum Darya.”
Kararsız bir şekilde başını salladı. Bende kendimi kenardaki koltuğa attım. Kumandayı elime alarak karşıdaki televizyonu çalıştırdım. Markanın logosu belirirken üst kattan bir kapı açılma sesi daha geldi. Kızıl saçlarını topuz yapmış, üstünde saten kumaştan zümrüt yeşili bir kıyafet ile süzülür gibi hareket eden bir kadın belirdi. Merdivenlere ilerleyip bizim yanımıza indi.
“Uyandın mı oğlum?”
Oturduğum koltuğun arkasına ilerleyerek enseme bir öpücük kondurdu.
“Darya nerede?”
“Mutfağa geçti, en son kahvaltıyı hazırlıyordu.”
İçeriden gelen Darya annemi görür görmez elindekileri masaya bıraktı.
“Günaydın Yıldız Hanım”
Başıyla teşekkür ettiğini belli eden annem her zamanki gibi süzülerek ilerledi ve masaya yöneldi. Darya onun geldiğini görerek masanın etrafındaki setli olan çiçek ve dal desenli kadife sandalyelerden annemin yerindeki sandalyeyi annemin oturabilmesi için çekti. Annem zarif bir şekilde sandalyeye oturdu. Darya içeriye gitti. Biraz sonra elinde yeşil püremsi bir kıvamı olan içeceği getirdi. Annem her zaman kiloma dikkat etmiştir. O yeşilimsi şey ise benim her normal ve orta derece de parası olan insanların bile kahvaltıda yediği yumurtalar, sucuklar veya salamlar yerine içtiğim sebze suyuydu. Hiçbir zaman diğer çocuklar gibi şerbetli tatlılar, dolgulu çikolatalar. Sütlü, şekerli, karamelli, kremalı kahveler tüketmemiştim.
“Fazla oyalanma Alp, üstünü giyin, Fevzi’yi bekletme.”
Kafamla onaylayarak bardağı masaya bıraktım ve sandalyeyi arkaya itip ayaklandım. Hızla merdivenleri tırmandım ve odamın kapısı açtım. İçeri dalarak dolabın sürgülü kapağını açtım. Askılıkta asılı duran yakasız gömlek ile okulun ceketi takım halindeydi. Gömleğin üstüne kumaş ceket geçirilmiş bir şekilde duruyordu. Askılığı ile yatağa koydum. Ardından alt takımı olarak kumaş pantolonumu aramaya koyuldum. Renk renk kumaşların içinden birini seçip yatağa koydum. Üstümdeki kıyafetleri çıkartarak yatağa fırlattım. Ardından yatağın diğer ucundaki pantolonu bacaklarıma geçirdim. Üzerime beyaz, yakasız gömleği giyip iliklemeye koyuldum. Son düğmeyi de ilikledikten sonra ceketi üzerime geçirdim. İşim bitince kenarda duran çantayı da sırtlanıp kapıyı açtım. Hızla merdivenleri indim. Annem masadaki bardağı alarak hızla masadan kalktı ve bana yöneldi.
“Alp şunu iç önce.”
“Hayır anne, vakit yok.
Vardı. Ama o sebze suyundan bir yudum bile almak istemiyordum. Hayatımdaki en berbat şeylerden biriydi. Annem arkamdan seslenirken kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Evin önünde siyah bir limuzin duruyordu. Araca doğru yöneldim ve kapılardan birinin kolunu çektim. Kapıyı açıp içerideki yumuşak koltuklardan birine oturdum. Şoför Fevzi KARAY arabanın içindeydi. Gaza bastığı anda minik bir sarsılma ile araç ilerlemeye başladı. Çantadan İpod Classic kulaklığı alıp kulaklarıma geçirdim. Bob Sinclar– World, Hold On şarkısını açıp dinlemeye koyuldum. Gözlerimi dikiz aynasına çevirdim. Fevzi ağzını hareket ettiriyordu. Bir şey söylüyor olmalıydı. Elimi kaldırıp işaret parmağımla kulağımdaki kulaklığı gösterdim. Bu seni duymuyorum demekti. Hareketimi gördükten sonra yola bakmaya devam etti. Dikiz aynasında görebildiğim sarıyla kumral karışımı saçlarımı gözlerimin önünden çektiğimde ela gözlerim ortaya çıktı. Kulağımdaki şarkının son bulduğunu belli eden minik notalardan sonra kulaklığı cihazdan çektim, çantaya geri koyup telefonu da çantanın bir köşesine sıkıştırdım. Okula yaklaşmıştık. Arabanın durması ile kapı kolunu çekerek kapıyı açtım ve ayaklarımı dışarı atarak zemine indim. Çantamı da içerden aldım ve sırtlandım. Kapıyı geri kapattım. Limuzin uzaklaşırken demir kapıları aralayıp okulun avlusuna daldım. Sola doğru yönelerek kaldırıma çıktım ve dümdüz ilerlemeye başladım. Daha erken olduğundan bahçede az kişi vardı. Cam kapıları geçtikten sonra merdivenleri tırmanıp sınıfa girdim. Kendi sıramı gözüme kestirip çantamı bıraktım. Hava, gün daha yeni başladığı için soğuk olduğundan ceketimi çıkartmadım. Sınıftan çıkarak merdivenleri indim vecam kapıdan avluya çıktım. Sağ taraftaki merdivenlerden de inerek banklara doğru yöneldim. Seçtiğim bir tanesine oturup telefonumu çıkarttım. Uzun zamandır kitap okumak istiyordum. Aklıma bir fikir geldi. Dergide gördüğüm bir kitabı internette arattım. Telefonun ekranında çıkan sitelerin birinde kitabı sipariş verdim. Ev adresini girip kapıda ödeme seçeneği ile tamamlayıp siparişi verdim. Elimde telefonla yapabileceğim hiçbir şey kalmamıştı. Sınıfa çıksam, orda da kimse yoktu. Aslında şarkı dinleyebilirdim ama kulaklığım çantadaydı ve almak için hiç sınıfa çıkasım yoktu. Bankta otururken yanımdaki okulun arka kapısında içeriye iki çocuk girdi.
“Demir ve Karam efendiler gelmiş!”
Bana baktılar. Selam verip okulun içine doğru yöneldiler. Arkalarından bağırdım.
“Sınıftan gelirken kulaklığımı da getirin çantanın arka gözünde!”
Onaylayıp yürümeye devam ettiler. Birkaç dakika sonra birinin elinde bana ait olan kulaklıkla ikisi de yanıma gelip banka oturdular.
“Ne var ne yok?”
“İyidir, sen ne yapıyorsun Alp?”
Yüzümü ona çevirip konuşmaya başladım.
“İyi işte. Biraz sıkkınım o kadar. Annem hâlâ sebze suyuna devam ediyor. Kahvaltıda sadece onu içip biraz meyve yiyebiliyorum ama o iğrenç şeyi de içmek istemiyorum, yani açım sadece meyveyle duruyorum. Neyse ki akşam o iğrenç şeyi içmeden az da olsa yemek yiyebiliyorum.”
“Yıldız Hanım gerçekten öylemi yapıyor?”
Evet Karam hatta içmediğim zamanlar ceza bile veriyor.
“Evet, ama neyse boş ver. Sıkıldım sınıfa geçelim. Biliyorsun matematik hocası sınıfa erken geliyor.”
Onaylar bir şekilde kafalarını sallayıp ayaklandılar ve benimle sınıfa yöneldiler. Sınıfa yedi sekiz kişi daha katılmıştı. Hocanın saat kaçta geldiğini kestiremeyenler dışında herkes sınıftaydı. Matematik hocası Asal ZEKİ çok zeki bir kadın olduğunu her hâlinden belli ediyordu. Onu bir fantastik karakterine benzetecek olsaydınız eğer Profesör McGonagall’dan başka seçeneğiniz olmazdı. Karam ile Demir’de kendi sıralarına oturdular. Çantadan defter kitap ve notlar ile kalemleri fosforlu veya renkli kalemleri (hocanın zorla önemli notlar için aldırdığı) çıkarıp beklemeye koyuldum. Hepsi de popüler STABİLO marka kalemlerdi, az kişide vardı. Tahmin edebileceğiniz şekilde o az kişiler imkanlı ailelerdi. Dışarıdan bakıldığında ahlakla ilgili tüm özelliklere sahip iyi eğitilmiş küçük bir beyefendi gibiydim ama içimde avaz avaz haykırıyordum. Yanımdaki çocuk hâlâ gelmemişti. Evet yanımdaki çocuk. İsmini bilmiyorum. Asal hoca kendimizi tanıtmamız için ilk gün bizi ayağa kaldırıp konuşturan hocalardan değildi, ona kendinizi, davranışlarınızla tanıtırdınız. Beni biliyordu, annem ile iyi arkadaşlardı ama ona göre ayrımcılıkta yapmazdı. Çünkü yanımdaki çocuğun annesi ile de arkadaştı. Çocuğun ismini diğer derslerden öğrenmedin mi diye soracak olursanız o çocuk bizim sınıftan değil. Matematik dersi için geliyor diğer derslerde gidiyordu. Evet Asal hocadan matematik görmek için geliyordu. Genelde geç kalmazdı. Bunları düşünürken kapıdan içeriye iri yarı bir çocuk dalıp çantasını yanıma bıraktı. Az önce bahsettiğim çocuk gelmişti. O eşyalarını çıkarırken içeriye biri daha girdi. Koyu lacivert, belden bağlamalı kumaş bir elbise, bebe mavisi botlar, dağınık topuz yapılmış sarı saçlar, Dumbledore’da olanlar gibi yarım daire şeklinde gümüş gözlükleri ve yeşil gözleriyle Asal Hoca.