Son Gecem
Bar, cehennemin sokakları gibi sessizdi. O gece yarısı vaktinde barda sadece ben, bar arkasında, muhtemelen benden içten içe bıkmış olan, bar sahibi ve onümde duran, barın içindeki uzun boylu, takım elbiseli buz mavisi gözlerinin yanında neredeyse kıskanacağım bir saç stili ile beraber arkaya atılmış siyah saçları... Normalde hiçbir erkeğe yakışıklı demem fakat sarhoşluğun etkisi midir bilmem bu barmen epey bir yakışıklı görünüyordu.
Viskimin kalan son yudumunu kafaya dikmemle beraber sessizlik bara sertçe bıraktığım viski bardağıyla bozuldu.
Yakışıklı barmen hafif kalın ve muhtemelen sigara içmekten pigmenti azalmış dudaklarını araladı;
"Majesteleri, yüzünüzden düşen bin parça, bugün de normalden fazla içtiniz. Bir derdiniz mi var?"
Barmene sarhoş ve yorgun gözlerimle baktım, o an çok şey demek geldi içimden fakat dudaklarım bir türlü aralanmadı. O geceye dair hatırladığım son şey simsiyah gözlerimin renginin soluşunu hissettikten sonra kapanmasıydı.
Gözlerimi açtığımda yatağımdaydım. Başım çatlamak üzereydi ve koyu yeşil saçlarım birbirine girmişti. Ağrıyı boynuzlarıma kadar hissediyordum. Hatta kuyruğuma kadar...
Hayır, sadece kuyruğumun üstüne yatmışım.
Kocaman ve siyah odanın içinde bulunan koyu kırmızı kapılı giyinme odasının çarprazında kalan siyah ve kenarları altın kaplamalı yatağımın tam ortasındayddım. Sahi, kim getirmişti beni buraya?
Dahası, neden babam beni bu sorumsuzca davranışımdan dolayı cezalandırıp pataklamadı? Belki de sarhoşluğumdan hatırlamıyorumdur. Neden sorumsuzca davrandığımıı düşündüğümü merak ediyorsunuzdur eminim. Ben cehennemin kralı, cennetin düşmüş meleği ve melekten meleze evrimleşmeyi başarmış Lucifer Lover'ın 3 oğlu arasında en sorumsuz olanı Aiden Lover. Aklınızdaki soruyu gidermeme izin verin. Babam neden mi iki birbirinden yetenekli ve sorumluluk sahibi varisi varken beni düzeltmeye çabalıyor? Çünkü ben yeşil şeytanım. Yeşil şeytanlar buralarda gücün sembolüdür ve eğitimi en zor, en uyumsuz şeytan türüdür. Babam hem beni ondan sonra başa geçecek varisi konumunda görüyor hem de beni eğiterek düşmanlarına güç gösterisi yapmak istiyor. Anneme gelecek olursak, benden aşşağı kalır bir yanı olduğunu söyleyemeyeceğim. Kendisi koyu yeşil saçlarının ve simsiyah gözlerinin yanında bana kişilik olarak da çok benziyor aslında. Sabah akşam sarhoş gezmesi, hele ki o inadı... Annem gerçekten garip biri. Bazen çocukları ile arasında olan bağı sorguluyorum. Sanki bekar hayatı yaşıyor gibi. Babamla annemin arasındaki bağ sadece bir anlaşmadan ibaret diyebilirim. Bunların yanında annem hakkında söyleyebileceğim tek şey o da içten içe benim gibi bir şeyin acısını çekiyor yıllardır. Ama acısını çektiği şey ne hiçbir fikrim yok doğrusunu isterseniz.
Afallamış beynimin ve vucudum ile beraber başımın ağrısı bir türlü dinmezken sessizliği bozan bir kapı gıcırtısı duydum. İçeriye giren ışıkla beraber ilk gördüğüm şey yeşil saçlar hemen ardından kapkara gözlerdi. Gelen annemdi. Hemen ardından içeriye Kırık boynuzlu, yarım halkalı, rengi cehennemin sıcağında kestaneden kızıla dönmüş saçları, geniş omuzları, selvi boyu ve ela gözleriyle içeriye bu hayatta en korktuğum kişi girdi. Babam. Annem şaşırtıcı bir şekilde sarhoş değildi. Babam ise aynı şok edicilikle beraber kızgın değildi. Tam aksine ikisi de endişeli görünüyorlardı. Fakat hiç şüphesiz bu endişe çocukları için değildi. Tahtın varisi içindi. O gün ilk defa babam beni pataklamak yerine, annem ise mırıldanarak söylenmek yerine benimle bu kadar uzun konuşmuşlardı. Fakat ters giden bir şeyler vardı. Konuşmanın her kelimesinde sanki tahtın varisi için değil de benim için, yani oğulları için endişelendiklerini düşündürdüler bana. İşin komik yanı, ben buna neredeyse kanıyordum.
"Oğlum senin için çok endişelendik, tüm gece muhafızlara seni arattık. En son babanı bile yolladık ve seni sonunda baban seni buldu. Ne yapıyordun orada yalnız başına?"
annemin gözlerinden belli oluyordu samimiyetsizliği, belki de hiç konuşmadığımızdan böyle düşünüyordum. Emin değilim.
"Caroline, sen içeri geç tatlım Aiden ile baş başa konuşalım biz biraz."
O an istemsiz irkildim. Bu "Baş başa konuşma" durumu nedense beni tedirgin etmişti. Babam bunu fark etmiş olacak ki annem çıktıktan hemen sonra ilk söylediği şey;
"Korkma, niyetim sana zarar vermek değil." oldu.
Korkma mı? Yıllardır dayak yediğim adamdan mı? Ne münasebet.
"Oğlum, fark ettim ki seni pataklamakla bir yere varamayacağım. Daha önce sana sadece tahtın varisi olarak bakıyordum tahmin edersin ki. Dün akşam sen ortadan kaybolunca seni ararken düşünmek için fırsatım oldu. Fark ettim ki, daha önce hiç baba oğul gibi olamadık. Ben o gece senin için gerçekten endişelendim. Tahtın varisi olduğun için değil. Oğlum olduğun için. Sana seçemediğin bir kader verdik. Sen bunu hak etmiyorsun açıkcası. Kendi seçme hakkın olmalı. O yüzden tahtın varisi olup olmaman senin tercihine bağlı bundan sonra. Kendini bir krallığın başında görüyorsan eğer tahta geçebilirsin fakat görmüyorsan yine de sana en iyi yaşantıyı sağlayacağımızdan emin olabilirsin."
Babam bu söylediklerinde samimi miydi yoksa benimle alay mı ediyordu diye düşünürken o beklediğim cümle geldi;
"Yalnız bir şartım var."
"Dinliyorum." Dedim endişe karışık merakla.
Cebinden küçük bir kese çıkardı.
"Bunun içinde limon agacı tohumu var. Bunları sen yetiştireceksin. Senin agacın olacak."
İstemsiz bir kahkaha attım.
Babam ciddiyetini koruyordu.
"Sen ciddisin..." ve ekledim;
"Özgürlüğüm bu kadar basit mi gerçekten?"
"Özgürlüğünle bunun bir alakası yok aslında. Bu şartı koymamın tek sebebi bu diyara gözlerimi kapatmadan önce senin bir işin sonunu görmek istiyor olmam."
Bir anda yüzüme ciddi bir ifade yerleşti, babam ciddiydi. Belki de hakkında yanılmıştım.
Babam odadan hiçbir şey demeden çıktıktan sonra keseyi alıp bahçeye koştum. Bahçemiz cehennemin en görkemli bahçesiydi. Cehennemin en lezzetli meyveleri burada yetişiyordu. Kararımı vermiştim, dün akşam son eğlencemdi. Son gecemdi.