Şah Mat: Ölümsüz İmza

All Rights Reserved ©

Summary

Bazı karşılaşmalar tesadüf gibi görünür. Ama bazıları, çok önceden hazırlanmış bir hamlenin sonucudur. Dahi bir öğrenci olan Elina, üniversite hayatını sıradan akışı içinde yaşarken, geceleri başka kurallarla işleyen bir dünyanın varlığını sezmeden edemez. Gölgelere karışan vampirler, yarım kalan konuşmalar ve kimsenin açıkça dile getiremediği gerçekler modern hayatın içine sessizce yerleşmiştir. Sıradan görünen bir tanışma, Elina'nın planları ve hamleleri doğrultusunda gerçekleşmiştir. Burada vampir ve cadı olmak efsane değildir; asıl güç ne olduklarında değil, ne bildiklerinde ve neyi sakladıklarında gizlidir. Çünkü bu dünyada hayatta kalmak güçle değil, hamlelerle mümkündür. Farklı cadı türleri ve doğaüstü varlıkları içinde barındıran bu kurgu; yapılan fedakarlıklar, kurulan ilişkiler, ve planları içinde barındırır. Şah Mat, vampir ve cadıların modern dünyada gizlenerek yaşadığı bir evrende geçen; zihin oyunları, strateji ve görünmeyen güç dengeleri üzerinde kurulu doğaüstü romanıdır. Bu bir savaş değil. Bu, sabırla oynanan bir oyundur. Ve bu oyunda kazananlar; En son hamleyi yapanlar değil, tahtayı en başından okuyanlardır.

Genre
Fantasy
Author
ceylinkc
Status
Ongoing
Chapters
3
Rating
n/a
Age Rating
18+

1- İlk Temas





İnsanlar hayatın adil olduğunu söylemeyi severler.

Doğru seçimler yaparsan karşılığını alacağını,

iyi biri olursan korunacağını,

sessiz kalırsan zarar görmeyeceğini öğretirler.

Kimse, bazı hayatların kuralları olmayan bir oyunla doğduğunu anlatmaz.

Çünkü bazı insanlar yürümeyi öğrenmeden önce izlenir.

Bazıları konuşmadan önce dinlenir.

Bazılarıysa daha nefes almayı öğrenmeden,

bir başkasının kaderine bağlanır.

Bana yaşadığımı söylediler.

Ama kimse, bunun benim tercihim olmadığını anlamadı.

Çocukken, geceleri uyanırdım.

Sebepsiz yere kalbim hızlı atardı.

Sanki bir şeyler yanlış gidiyormuş gibi…

Ama neyin yanlış olduğunu bilmeden.

İnsan büyüdükçe bazı hislerin adını öğreniyor.

Korku.

Kaygı.

Yabancılık.

Benim adını koyamadığım şeyse bunların hiçbiri değildi.

Bu, yerinde duramayan bir histi.

Sanki hep bir adım gerideydim.

Ya da bir adım ileride.

Sanki ait olduğum yerde değil de,

birilerinin beni bıraktığı yerde duruyordum.

Zamanla şunu fark ettim:

Hayatımda olan biten hiçbir şey tesadüf değildi.

İnsanlar karşıma rastgele çıkmıyordu.

Sessizlikler bile planlıydı.

Ve bazı bakışlar…

Tanıdık değildi ama yabancı da sayılmazdı.

Sonradan öğrendim ki bazı oyunlar yüksek sesle oynanmaz.

Hamleler bağırmaz.

Kurallar yazılmaz.

Bazen korkuların açığa çıkar.

Bazen bir isim bir yerde belirir.

Bazen de bir yabancı,

senin hakkında senden daha fazla şey bilir.

O zaman anlarsın.

Bu bir savaş değil.

Hiç olmadı.

Bu, başından beri bir satranç oyunuydu.

Ve ben,

oyunun ortasında uyanmıştım.

Şah mıydım,

yoksa çoktan köşeye sıkıştırılmış bir piyon mu…

Bunu öğrenmek için

önce neden yaşadığımı anlamam gerekiyordu.




Barın kapısını ittiğimde içeriden gelen ses kulaklarımı doldurdu. Müzik, konuşmaların arasına sızmıştı. Ne bastıracak kadar güçlüydü ne de tamamen arka planda kalacak kadar silik. İnsanlar burada sessizlik aramazdı. Gürültü, düşünmemek için iyi bir bahaneydi.

Eşiği geçer geçmez durup etrafıma baktım. Bu, istemsiz bir refleks gibiydi. Kim nerede duruyor, kim rahat, kim gereğinden fazla tetikte... Bunları fark etmek için özel bir çaba sarf etmiyordum. Hayatta kalmak için alıştığım bir numaraydı.

Alkol kokusu burnuma esti, insanların konuşmasıyla müziğin sesi karıştığında rahatsız edici bir gürültü oluştu. Olduğum yerde durmayı bırakıp adım attım.

Barmenin yanına doğru yürürken göz göze geldik. Selam verdiğinde başımı hafifçe eğerek karşılık verdim. Tam önünde bir adam dikkatimi çekti. Omuzları rahat, duruşu kendinden emin. Siyah saçları dağınık ama özensiz değil. Üzerindeki deri ceketle buraya ait olduğunu hissettiriyordu. Çevreyle ilgilenmiyor, sadece önündeki viskisine odaklanmış gibiydi.

Hiç bir şey demeden yanına oturduğumda varlığımı fark etmedi. Ya da fark edip umursamamayı tercih etti. Daha fazla üzerinde durmadan barmene döndüm. “Her zamankinden George.”

George gülümseyerek viskimi hazırlarken çantamı yanımdaki tabureye bıraktım. Gözlerimi barın arkasındaki şişelere diktim. Bekleyişim çok uzun sürmeden bardağım önüme konduğunda aldığım yudum boğazımdan yanarak geçti. Gözlerimi hala şişelerden ayırmamıştım. Yine de bu süreç zarfında yanımda oturan adamın bana baktığını görebiliyordum. Beni inceliyordu, saklamaya çalışmadan.

Bakışları hala üzerimdeyken başımı ona çevirdim. “Tanışıyor muyuz?” sesim ne meydan okuyor ne de davetkardı.

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Tanışabiliriz.” Yüzümü tekrar şişelere çevirdim. “Eğer kadın avcısıysan,” dedim. “İlgilenmiyorum.” Son kelimemi söylerken yüzünü görmek için ona tekrar baktım.

Güldü. Kısa, kendinden emin bir gülüştü bu. İnsanların genelde rahatlamak için attığı türden değil; daha çok alışkanlıkla gelen bir koruma gibiydi.

Gülüşü sönerken bana doğru biraz yaklaştı.

Geri çekilmedim. Alanımı ihlal etmesine izin verdim.

Gözlerimin içine baktığında havanın değiştiğini hissettim. Bakışları sabitlendi. Ses tonu yumuşadı, neredeyse fısıltıyla yaklaştı.

“Bence,” dedi yavaşça. “Bana numaranı vereceksin.”

Sesi sıradan değildi. Cümle rica etmiyor, emir veriyordu. Bu bir teklif değildi.

Kalbim hızlanmadı, nefesim değişmedi. Sessiz kaldım. Bakışlarımı koyu kahve gözlerinden ayırmadım. Yüzündeki rahatlığı, istediğini elde edeceğinden emin ifadesini okudum.

Sonra daha fazla dayanamayıp güldüm.

“Ciddi misin?” dedim. “Kadınları bu şekilde mi tavlıyorsun?”

Yüzündeki ifade değişti. Az önceki rahatlığı tamamen silinmişti. Barmenden bir peçete istedim. O getirirken çantamdan kalem ve alkolümün parasını çıkarttım.

Numarayı yazarken düşünmedim. Peçeteyi katlayıp önüne bıraktım. Bardağımda kalan viskiyi tek seferde içip ayağa kalktığımda bileğimi tuttu. “Sende neden işe yaramadı?” dediğinde yüzüme alaycı bir ifade yerleştirdim.

“Bence daha az içmelisin. Sarhoş olup bu kadar saçmalayanı hiç görmedim.” Gözleri benden ayrılmadan sessizce beni izledi. En sonunda bileğimi bıraktığında hiçbir şey demeden arkamı dönüp kapıya yöneldim.

Dışarı çıktığımda hava serindi, derin nefes aldım. Arabama bindiğimde kapıyı kapatmak için acele etmedim. Gece hala üzerimdeydi. Barın gürültüsü çoktan arkamda kalmıştı ama bıraktığı iz silinmemişti.

Planlar bazen hemen karşılık istemez, bazen sessizlikle çalışırdı.

Peçeteye yazdığım numaranın sahte olduğunu anladığında, yüzünde beliren o kısa duraksamayı görmeyi çok istemiştim.

Hamleyi yapmıştım.

Şimdi sıra beklemedeydi.



Yabancı

O geceden sonra birkaç ihtimal kurdum. Hiçbiri yerini bulamadı. Normalde insanlar basitti. Göz temasını biraz uzatır, sesini doğru noktada yumuşatır, düşüncelerine küçük bir boşluk bırakırsın. Gerisini zihinleri senin yerine tamamlar. Bu benim sahip olduğum bir yetenekti. Yıllardır değişmeyen, neredeyse hep aynı sıkıcı bir düzen.

Ama o sahte numara yazmıştı.

Bunu yaparken tereddüt etmemişti.

Ne elleri titremişti ne de bakışlarını kaçırmıştı.

Kontrolüm dışında kalan şeylere tahammülüm yoktu.

Sorun sadece telkinin işe yaramaması değildi.

Sorun, neden işe yaramadığını anlayamamamdı.

Ya benim gibiydi…

Ya da bizden kaçabilmenin yolunu biliyordu.

Bu ikinci ihtimal daha rahatsız ediciydi.

Kasabaya geri dönmemin tek bir nedeni vardı. Cevapsız sorular. Ve bu kasabada cevaplar her zaman aynı yerde bulunurdu. Kampüste.

Aracımı girişe yakın bir yere park ettim. Bu saatlerde kampüs kalabalık olurdu ama kimse gerçekten bakmazdı. İnsanlar yürür, konuşur, gülerdi. Hiçbiri çevresinde olup bitene dikkat etmezdi. Dikkat edenlerse genelde istemeden dikkat ederdi.

Bir süre dolaştım.

Bakışları aradım.

Sessizliği.

Sonunda onları gördüm.

Girişteki çardakta oturuyorlardı.

Beni fark ettiklerinde yüzlerinin aldığı ifadeyi tanıyordum. Rahatsızlık. Kaçınma. Ve az miktarda nefret.

Yanlarına giderken durmadım.

“En sevdiğim ikizler... Sizi gördüğüme sevineceğimi tahmin etmezdim.” Sarışın olan yüzünü buruşturdu. “Biz sevinmedik, şimdi gidebilirsin.” Gülümsedim. “Bana olan nefretini hiç anlamıyorum sarışın.”

“Adım Elise.” diye vurgularken kardeşi araya girdi. Sarışınla ikiz olmasına rağmen kumraldı ve duruşu farklıydı, daha kontrollüydü. “Ne istiyorsun Draven?”

“Seni kesinlikle daha çok seviyorum.” dediğimde sarışın gözlerini devirmişti.

“Her neyse,” dedim. “Uzun zamandır gelmediğim bu kasabada, bazı sorularım var. Ve cevapları sizden alabileceğimi düşündüm.”

“Yanlış düşünmüşsün.” dedi sarışın. “Kasaba küçük olabilir ama bu herşeyi bildiğimiz anlamına gelmiyor.” Yapmacık bir gülümseme kondurdum. “O zaman yazık oldu, çünkü o kişiyi bulmak için araştırmak zorunda kalacaksınız.”

“Senin dünyana girmek istemiyoruz. Problemlerin varsa kendin hallet.” dedi kumral olan. Gözlerimi ona çevirdim. “Adın neydi senin?”

“Seline.”

Vücudumu masaya değdirerek onlara yaklaştım. “Seline, bu aradığım kişi sadece benim problemim değil. Çok sevdiğiniz ‘abinizi’ de ilgilendiren bir durum. Hala yardım etmek istemediğine emin misin?”

Gözlerini benden ayırmadan birkaç saniye sustu. Nefesini verdi. “İyi,” dedi sonunda. “Kimi arıyorsun?” Sarışın şaşkınlıkla ona döndü. “Ciddi misin Seline?”

“Ne yapayım Elise.” Sıkılmış bir tonla. “Ben de çok meraklı değilim.” tekrar bana baktı. “Ona yardım ettikten sonra defolup gidecek.”

Sarışın üfleyip sırtını yasladı ve kollarını önde birleştirdi. “Dinliyoruz.”

Pek de merak etmediklerini anlıyor olsam da anlatmaya başladım. “Dün bara birisi geldi.” Gözlerim etrafı izlerken gülümsedim. “Güzel olduğunu inkâr etmek aptallık olurdu. Her neyse bu detayları anlatmak için küçüksünüz sanırım. Yakışıklılığım onu pek etkilememiş olmalı ki bu yüzden telkin etmeye çalıştım.”

“Çalıştın?” diye sordu kumral olan.

Kaşlarımı kaldırarak destekledim. “Çalıştım, çünkü işe yaramadı.”

Sarışın rahatlıkla “Gece otu kullanıyordur.” dediğinde yüzümü buruşturdum. “Bunu önemsiz bir şey gibi söylemen inanılmaz.”

“Draven, bazı insanlar sizin varlığınızı biliyor farkındasın değil mi?”

“Benim amacım da farkında olan insanlardan kurtulmak zaten Seline.” Sırtımı yaslayıp kollarımı birleştirdim. “Şimdi bana bizi bilebilecek kişileri söyleyerek çok yardımcı olabilirsiniz.” Birkaç saniye duraklamadan sonra ilk konuşan sarışın oldu. “Bir dernek var.”

“Kasabayı yöneten ailelerden oluşuyor. Tam olarak bilmiyoruz ne yaptıklarını ama çoğu şeyi bildikleri söylenir. Yüksek ihtimalle onlardan birisidir.” Gözlerim boşluğa daldığında düşünmeye başlamıştım. “Ne şans,” sesim fısıldar gibi çıkmıştı. “Yöneten ailelere ulaşabilecek birini tanıyor olmamız.” cümlemi bitirdiğim gibi ikizlerin arasındaki boşluktan biri dikkatimi çekmişti. Tüm odağımı oraya verdim.

Hayatımda, üniversiteye bordo bir Porsche ile gelen birini daha önce hiç görmemiştim. Sürücüsünü merak etmiştim. Arabanın güzel bir manevrayla park yerine girdiğini izlemeye devam ederken ikizler kim olabileceği hakkında tartışıyorlardı fakat uzun sürmesine izin vermedim. “Aradığım kişi o.” gözlerimle onu işaret ettiğimde arkalarını döndüler.

O sırada adını bile bilmediğim bu kadın içinde kitap dolu olduğunu düşündüğüm çantasını omzuna takıp bizi görmeden kampüsün içine yürüyordu. Kumral saçları şekil verilmiş, giyimi bir öğrenciyi andırmayan şıklıktaydı. Ben onu ararken o benim ağıma gelmişti bile. Bu düşünce içimde garip bir sevinç oluşturdu, iyi bir şey miydi? Bundan pek emin değildim.

Tekrar bana döndüklerinde sarışın konuştu. “Tahmin etmeliydik.”

Anlamadığımı belirtecek biçimde kaşlarımı çattım. “Ne var bu kızda?” sorumu Seline cevapladı.

“Dernek başkanı savcının kızı, Elina Rosery. Dahi olduğu falan söyleniyor. Hukuk okuduğunu biliyoruz sadece. Hiç konuşmadık.” dediğinde sarışın devam ettirdi. “Ve sen ona vampir olduğunu çaktırdıysan geçmiş olsun Draven. Buradan tekrar gitmen için iyi bir sebep oldu.”

Sessiz kaldım.

Kendi evimden bir öğrenci yüzünden kaçacak değildim.

Ne kadar zeki olduğu umurumda değildi.

Vampir olan bendim.

Ve bunun en güzel yanı,

kendim için yapabileceklerimin bir sınırı olmamasıydı.



Elina

Ders bittiğinde ortam kalabalıklaşmadan hızlıca dışarı çıktım. Güneş batmak üzereydi, batmasına üzülmüştüm. Çok klasik ve sıkıcı günlerden birisiydi. Şimdiye kadar bir şeylerin olmasını beklemiştim.

Arabama doğru yürürken yanımdan hızlıca birisi geçti. Çok dalgın göründüğünden arkama baktım. Kalabalığın arasında gözüm zor kestirmişti. Elise olmalıydı. İkizinin yanında olmamasına şaşırdım neredeyse hiçbir yere yalnız gittiklerini görmemiştim.

Önemsememe gerek olmadığını fark edip önüme döndüm. Arabama binmek üzereyken duyduğum sesle hareketimi durdurdum ve dikkatle dinlemeye çalıştım.

“İstersen ben seni bırakabilirim.” diyordu yabancı bir adam.

“Arabam var kendim gidebilirim.” diye karşılık veren kadındı. Kapıyı kapatmadan sese doğru yaklaştım. “Senin ilgini çekebilmek için ne yapmam gerekiyor söylesene.”

“Söyleyeyim, ilgimi çekmeye çalışma.” Kapının açılmasının ardından kapı tekrar kapandı. “Yapma Seline, daha ne kadar peşinde koşturacaksın beni.”

“İstemiyorum, bunu anlamıyor musun sen?” dediğinde artık duruma adım atmam gerektiğini fark etmiştim. Birkaç araba geri de olduğum için görülmemiştim. Yanlarına gittim. “Seline seni bekliyorum hala ne yapıyorsun?” dediğimde beni gördüğüne şaşırmış bir biçimde baktı. Sonrasında benim yalanıma ayak uydurması gerektiğini anladı ve ifadesini düzeltti. “Geliyordum tam pardon.” dediğinde yabancıya doğru adım attım.

“Bir sorun mu var?” sesim sert çıkmıştı. Sorunun cevabını önemsemiyordum, sorulması yeterliydi.

Yabancı bir bana baktı ardından Seline’e. Tekrar bana baktığında yüzündeki ufak tereddüttü gördüm. En sonunda konuşabilmişti. “Sanırım yanlış anladınız.”

“Anlamadım.” Kibar olmaya yakın ama asla öyle olmayan bir şekilde gülümsedim. “Gitmem lazım benim.” dediğinde birkaç adım arkamdaki Seline’nin sesini duydum. “Bence de gitmelisin.” Adamın arkasını dönüp adımlarını izledikten sonra arkamdaki Seline’e döndüm. Ortam sessizlikle kaplıyken bunu bozdu. “Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.” Ne de sonuçta kadınlar birbirlerini her zaman korumalıydı. Bir şey söylemek üzereyken gözü bir yere takıldığında ben de baktım. Elise buraya doğru geliyordu.

Artık gitmem gerektiğini fark edip hareketlendiğimde Seline’nin sesiyle durdum. “Seni tanıyorum.” tekrar arkamı döndüm. “Biliyorum, ben de seni tanıyorum. Aynı okulda okuduğumuz için olabilir mi?”

Bana doğru adım attı. Söylemek istediği şeyler vardı bunun farkındaydım olmasaydı beni durdurmazdı. Söyleyeceği şeyi duymak istiyordum ama hislerim söylemeyeceği taraftarıydı. Yine de onun karşılık vermesini beklemiştim.

Ama bunu öğrenemeyecektik çünkü Elise çoktan görüş alanımın içine girip Seline’e seslendi. “Of sonunda buldum, hadi gidelim.” Bunu derken çantasını karıştırdığı için beni görmemişti, kafasını kaldırdığında varlığımı fark etti. “Sen de buradaymışsın beklemiyordum.” dediğinde Seline’nin odağı benden ayrılıp ikizine döndü. “Evet garip bir an yaşandı sonra anlatırım.” Bana döndü. “Görüşürüz Elina. Yani sanırım?”

“Görüşürüz.” diye karşılık verdiğimde arabasının sürücü koltuğuna binmişti. Elise yolcu koltuğuna gitmek için önümden geçerken hiçbir şey dememişti. Bende daha fazla beklemeden arabama gittim.

Direksiyonun başına geçtiğimde kampüs çoktan arkamda kalmıştı. Sırtımı yasladım.

Bazı şeylerin yolunda gitmesi için müdahale etmeye gerek yoktu.

Sadece doğru anda orada olmak yeterliydi.





Kurgunun başlangıcı ve gidişatı sizce nasıl?


Yapacağınız yorumlar, beni heveslendirerek kitabı geliştirmemi sağlar. Bölüm hakkında ne düşündüğünüzü yazarsanız çok mutlu olurum. İyi okumalar :)