Chapter 1
"Adalind... Uyanmalısınız Leydim, lütfen."
Ses, zihnimin derinliklerindeki sisli rüyayı yırtarak odama sızdı. Göz kapaklarımı aralamaya çalıştım ama hissettiğim tek şey, şakaklarımdaki o tanıdık, hafif sızıydı. Güçlerim, reşit olacağım bugünü hissetmiş gibi tenimin altında sabırsızca kıpırdanıyordu.
"Adalind! Babanız konukları karşılamaya başladı bile!"
Hizmetçim Mary’nin telaşlı çehresi görüş alanıma girdiğinde yatağımda doğruldum. Odadaki devasa taş şöminenin üzerinde duran saat tam sekizi gösteriyordu. Bugün sıradan bir doğum günü değildi. Bugün, Diyar’ın en güçlü büyücülerinden birinin kızı olarak sosyeteye, daha doğrusu Yüksek Büyü Konseyi’ne takdim edileceğim gündü. Güçlerimi kontrol edebildiğimi tüm o soylu büyücülere kanıtlamak zorundaydım.
Yataktan çıkıp odanın köşesinde, sanki kendi ışığı varmış gibi parıldayan gece mavisi elbiseye baktım. İçimde büyüyen heyecan, parmak uçlarımda küçük kıvılcımlar olarak belirdiğinde derin bir nefes aldım. Sakin olmalıydım. Eğer bu gece bir hata yaparsam, sadece ailemin adını lekelemekle kalmaz, kendi sonumu da hazırlardım...
Takdim gecesi güzel geçmeliydi. Ben düşüncelere dalmışken hizmetçim Mary söylenmeye başladı. “Annenizin bana kızmasını mı istiyorsunuz, Leydi Adalind?” dedi Mary, elindeki kurdeleleri sertçe masaya bırakarak.
“Büyücüler gelmeye başladı diyorum ve siz hâlâ hazırlanmıyorsunuz.”
Adalind gözlerini devirdi.
“Küçülüğümden beri bu gün için hazırlanıyorum. Ama yapabilir miyim emin değilim. Ki ayrıca büyücüler niye bu saatte gelmeye başladı daha kaç saat var."
Sanki bu gün benim değil, onların takdim töreni vardı.
“Bu cümleyi bir kez daha duyarsam gerçekten sizi omzumda salona taşıyacağım.”
Bunu diyen başka bir hizmetçi olsaydı gülüp geçerdim ancak bu Mary'di dediği şeyi gerçekten yapma ihtimali vardı. Mary çocukluğumdan beri benimle ilgilenmişti. Büyümü kontrol edemediğimde , geceleri kâbus gördüğümde başımda bekleyen oydu. Bu yüzden diğer hizmetçiler gibi yalnızca başını eğip susmazdı.
“Hadi,” dedi daha yumuşak bir sesle, elbisenin kolunu düzeltirken. “Bütün büyücüler sizi görecek.”
Adalind iç çekti.
“İşte tam da bu yüzden gitmek istemiyorum.”
Bu odadan çıktığım andan itibaren her şeyime dikkat etmeliydim. Çünkü büyücüler onları yönetecek kişilerin güçlü ve asil olmasını istiyorlardı. Daha büyü gücümü kanıtlamaya geçmeden elenemezdim. Son bir kez aynaya baktım. Gece mavisi elbisem üzerimde gayet şık durmuştu. Son olarak Mary arkama geçip saçlarımı yapmaya başladı. Saçlarımın yapımı da bitince hazırdım.
“İşte,” dedi gururlu bir ifadeyle Mary. “Tam bir baş büyücü kızı gibi.”
“Bu iltifat mıydı yoksa tehdit mi?” diye mırıldandım.
Mary cevap vermedi. Sadece kapıyı açıp hafifçe eğildi.
“Aşağıda sizi bekliyorlar, Leydim.”
Koridora çıktığım anda daha da gerildim. Malikanede hangi tarafa bakarsam bakıyım bu gün olacak takdim törenini hatırlatacak bir şey görüyordum. Malikane misafirler için süslenmiş , hizmetçiler ise etrafta koşturuyorlardı. Uzaktan ise yaylı çalgıların sesini duyuyordum.
Merdivenlerin başına geldiğimde aşağıdaki büyük salonu görebildim. Yaylı çalgılar büyü gücüyle kendi kendine çalınıyor. Ve aşağıdaki herkes çok eğleniyordu.
Diyar’daki en güçlü baş büyücüler çoktan gelmişti.
Dünyadaki en güçlü baş büyücülerden birinin annem birinin babam olduğunu kendime hatırlatarak rahatlamaya çalışıyordum. Çok yardımcı olduğundan emin değildim ama yinede bir umut..
Bir masada Babam(Lucien) yanında Baş Büyücülerden Cedric Ravenmere ve eşi oturuyordu. Cedric Ravenmere'in eşi baş büyücü ailelerinin birinden gelmiyordu ama yinede soylu bir aileye mensuptu.
Annem (Davina) ise Baş Büyücülerden biri olan Evelyne Stormwyn 'ın yanında duruyor ve birşeyler konuşuyorlardı. Evelyne 'ın kocasını yanında göremedim ama buralarda bir yerde olduğundan emindim o da Cedric Ravenmere'in eşi gibi kendine soylu bir büyücüyü eş seçmişti.
Ve son olarak baş büyücülerden biri olan Nicholas Vale' ı gördüm. Bir köşede durmuş. Birkaç büyücü ile konuşuyordu. Ona baktığımı hissetmiş olmalı ki kafasını kaldırıp benim olduğum tarafa baktı. Ve beni görünce gülümsedi. Ben de ona gülümsedim. Babamın en yakın arkadaşıydı ve benimle olan ilişkisi ise daha çok amca yeğen ilişkisiydi.
Her ne kadar aşağı inmek istemesem de sonsuza kadar burada duramazdım. Merdivenlerden inmeye başladığım anda birkaç kişinin bakışlarını üzerimde hissettim. Daha salona tam olarak girmeden bile fısıldaşmalar başlamıştı.
Harika. Daha aşağı inmeden hakkımda konuşmaya başlamışlardı bile.
Yüzümde sakin bir ifade tutmaya çalışarak merdivenlerden inmeye devam ettim. Mary’nin son bir saattir kafama kazıdığı bütün o asil duruş eğitimleri gözümün önünden geçiyordu.
Omuzlar dik.
Çene yukarıda.
Panik yaptığını belli etme.
Sanki bunu yapmak dünyanın en kolay şeyiymiş gibi.
Salona indiğimde annem beni ilk fark eden kişi oldu. Evelyne Stormwyn ile konuşmayı bırakıp bana döndü. Üzerimdeki bakışını birkaç saniye gezdirdi.
Merdivenler bitip salona tamamen girdiğimde biraz da olsa rahatladığımı hissettim. En azından başıma gelebilecek kötü şeyler listesindeki merdivenlerden yuvarlanma aşamasını atlatmıştım.
Tam o sırada yanımda bir ses duydum.
“Şuna bakın… Gerçekten büyümüşsün.”
Gülümsedim.
“Nicholas.”
Kalabalığın arasından bana doğru yürüyordu. Her zamanki gibi koyu renkler giymişti. Etrafındaki birkaç büyücü bile onun yanında biraz tedirgin duruyordu ama Nicholas bunu umursuyormuş gibi görünmüyordu.
Yanıma geldiğinde elimi tuttu ve teatral bir şekilde eğildi.
“Leydi Adalind. Bu akşam salonun yarısını korkutmayı planlıyor musunuz?”
“Henüz karar vermedim.”
“Güzel. Çünkü diğer yarısı zaten senden korkuyor.”
İstemeden güldüm.
Nicholas çocukluğumdan beri beni güldürebilen nadir insanlardan biriydi.
“Gerilmiş görünüyorsun,” dedi bu kez daha sessiz bir sesle.
“Çünkü gerildim.”
“Bu normal.”
“Ya normal değilse?”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Adalind, bu salondaki insanların yarısı ilk takdim törenlerinde bayıldı, kalan yarısı da büyü kontrolünü kaybetti.”
“O kadar kötü müydü gerçekten?”
“Birisi salonun perdelerini yakmıştı.”
İfademi görünce sırıttı.
“Merak etme. Senin en fazla birkaç kişiyi yanlışlıkla duvara fırlatacağını düşünüyorum.”
“Nicholas.”
“Şaka yapıyorum.”
Duraksadı.
“Sanırım.”
Gözlerimi devirdim ama içimdeki gerginlik biraz olsun hafiflemişti.
Nicholas bir an etrafa baktıktan sonra başıyla salonun yan tarafını işaret etti.
“Gel.”
“Nereye?”
“Buradaki yaşlı büyücülerin seni kimle evlendirebileceklerini tartışmasını dinlemek istemiyorsan terasa.”
“Şu an gerçekten bunu mu konuşuyorlar?”
“Her zamanki gibi.”
İç çekerek onun peşinden yürüdüm. Büyük salonun yanındaki uzun koridoru geçip açık terasa çıktığımız anda içerideki ağır kalabalık hissi biraz olsun dağıldı.
Akşam yavaş yavaş çöküyordu.
Gökyüzü turuncudan mora dönmeye başlamıştı. Malikânenin bahçesindeki büyülü lambalar birer birer yanıyor, aşağıdaki çeşmelerin suyunda altın renkli ışıklar parlıyordu.
Terasın mermer korkuluklarına yaslandım.
“Kaçmak için güzel yer,” dedim.
Nicholas yanıma geçti.
“Ben her törenin yarısını burada geçiririm.”
“Babam biliyor mu?”
“Muhtemelen.”
Bir süre sessizlik oldu.
Aşağıdaki bahçede dolaşan büyücüleri izlerken içimdeki huzursuzluk tekrar kıpırdanmaya başladı.
“Nicholas…”
“Hm?”
“Ya başarısız olursam?”
Bu kez hemen cevap vermedi.
Başını bana çevirdiğinde yüzündeki o alaycı ifade biraz kaybolmuştu.
“Sen Lucien ve Davina'nın kızısın,” dedi sakin bir sesle. “Ama bundan daha önemlisi, sen kendinsin.”
Kaşlarımı hafifçe çattım.
“Bu pek açıklayıcı değildi.”
“Çünkü sana uzun motivasyon konuşmaları yapabilecek biri değilim.”
Gülümsedi.
“Ama şunu biliyorum… Bu gece oradaki herkes senden bir şey bekliyor.”
“Bu zaten sorunun kendisi.”
“Hayır,” dedi bana bakarak. “Sorun şu ki hiçbirinin senin gerçekte ne olduğunu bilmiyor olması.”
Ona gülümsedim. Elini cebine attı. Ve bir kutu çıkardı.
Nicholas kutuyu avucunda bir an tarttı, sanki vermekle vermemek arasında son kez karar veriyormuş gibi.
“Bunu… uzun zamandır saklıyordum,” dedi. “Aslında iki tane vardı.”
Kutuyu yavaşça açtığında içinden çıkan şey ne göz kamaştıracak kadar gösterişliydi ne de sıradan denecek kadar basitti.
İnce, koyu gümüşten yapılmış bir bileklikti. Metal yüzeyi ışığı doğrudan yansıtmıyor, daha çok içine çekiyormuş gibi duruyordu. Bilekliğin ortasında küçük, damla şeklinde bir taş vardı. Taş neredeyse renksizdi; ama ışık değdiği an içinde çok hafif bir mavi parıltı dolaşıyordu.
Nicholas bilekliği avucunda çevirdi.
“Çok dikkat çekmez,” dedi. “Ama büyüyle dokunulduğunda… tepki verir.”
Kaşlarımı hafifçe çattım. “Nasıl bir tepki?”
“Bunu takan iki kişi…” diye başladı, sonra kısa bir duraksama koydu. “Birbirine çok uzak bile olsa, aynı büyü frekansını hissettiğinde taş hafifçe parlar. Sadece onlar fark eder.”
“İki tane vardı,” diye devam etti Nicholas, sesi bu kez biraz daha ciddi. “Uzun yıllar önce sevdiğim başka birine vermiştim diğerini. O yüzden bunu sana vermek istedim.”
Bir an durup bana baktı.
“Bu sadece bir takı değil. Eski bir bağ büyüsüyle yapılmış. Ama abartılı değil… kimse fark etmez. Sadece kullananlar anlar.”
Bilekliği elinden aldım. Soğuk metal tenime değdiğinde hafif bir ürperti gibi bir şey geçti içimden.
“Bu kadar önemli bir şeyi neden bana veriyorsun?” diye sordum. "Çünkü bu bilekliği verecek kadar sevdiğim ikinci kişi varsa o da sensin" dedi. Ve gülerek
" Ayrıca güzel bir doğum günü hediyesi olur diye düşündüm." Diye ekledi.
O gülünce bende güldüm ve bilekliği bileğime taktım. Tam oturdu.
“Diğerini kim taşıyor?” diye sordum istemsizce.
Bu kez gözlerini bahçeye çevirdi.
“Bir gün öğrenirsin, ama bilekliğin söylediğim özelliği göstereceğini düşünmüyorum. Çünkü diğer bilekliğin büyü gücünü hissettiğini sanmıyorum” dedi sadece.
"Yani bu evrenden değil mi?"
Nicholas sadece onaylar biçimde kafasını salladı.
Sonra tekrar bana döndü.
“Şimdi geri dönmeliyiz. Aşağıda seni bekleyen ‘soylu felaketler’ sabırsızlanıyor olabilir.”
Gözlerimi devirdim ama bu kez içimdeki gerginlik biraz daha farklıydı.
Ve Nicholas’la birlikte terastan içeri adım atarken, bileğimdeki taş çok hafif bir kez parladı. Ya da bana öyle geldi...
Nicholas içeri doğru yürümeye başladığında birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
“Çünkü diğer bilekliğin büyü gücünü hissettiğini sanmıyorum.”
Söylediği cümle zihnimde yankılanıp duruyordu.
Büyü gücünü hissetmiyorsa…
Ve bu evrenden değilse o bir büyücü değildi. Bize anlatılan insanlardan biriydi. Bir zamanlar insanlar ile büyücüler birlikte yaşıyormuş. Bir zamanlar dediğim sürede ben doğmadan 8-9 ay önce falan , zamanla ise insanlar büyücülere zorluk çıkarmaya başlamış. İnsanlar büyücülerin güçlerini kıskanmışlar. Ve kendilerine büyücüleri yenebilmek için silah yapmışlar , büyücülerin en zayıf anını yakalayıp onları katletmek istemişler. Bir çok büyücü öldürmüşler. Baş büyücüler artık insanlarla aynı dünyada yaşamanın tehlikeli olduğunu düşünüp kalan büyücüleri korumak için yeni bir evren inşa etmişler. Bu evrene baktığımızda bir sürü kusuru var ama baş büyücüler güzelleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.
Parmaklarımı istemsizce bileğimdeki taşa götürdüm. Taş artık tamamen normal görünüyordu. Az önce gerçekten parlamışmıydı emin bile değildim.
Nicholas hayatı hakkında bildiğim şeylerin çoğu diğer büyücülerin anlattığı hikâyelerden ibaretti.
Kimse onun hakkında gerçekten kişisel şeyler anlatmazdı.
Nicholas Vale baş büyücülerden olmasına rağmen hiç evlenmemiş ve bir variside olmamıştı. Demek ki o insanı gerçekten sevmişti.
Nicholas gerçekten bir insanla ilişki yaşamış olabilir mi?
Dünyada bir baş büyücü ile insanın aşk yaşamasına izin verilmediğini duymuştum.
Tam o sırada içeriden yükselen kahkahalar terasa kadar ulaştı.
Nicholas kapının önünde durup bana baktı.
“Eğer birkaç dakika içinde içeri girmezsen annen beni seni kaçırmakla suçlayacak.”
İstemeden güldüm.
“Belki de kaçırmışsındır.”
“İnan bana,” dedi kapıyı açarken. “Seni kaçıracak kadar cesur biri olsaydım şu an Konsey’den çoktan sürülmüştüm.”
Derin bir nefes aldım ve onun peşinden yeniden salona girdim.
Ama bu kez içimdeki gerginliğin yanında başka bir şey daha vardı.
Merak.