Gölge ve Masumiyet (gxg)

All Rights Reserved ©

Summary

Bir yandan 500 yıllık hayatında hiç hata yapmamış Efser diğer yandan kendini Efser'e bağlı bulan herşeyden habersiz Hazel

Status
Ongoing
Chapters
4
Rating
n/a
Age Rating
18+

Isırık

Valen Üniversitesi’nin o devasa amfisinin ağır ahşap kapısını arkamdan kapatırken, son üç saattir beynimi uyuşturan finallerin bitmiş olmasının verdiği o büyük hafiflemeyi yaşıyordum resmen. Haziran ayının o boğucu, yapış yapış sıcağı koridora dolarken bayilmamak için derin bir nefes aldım. Sonunda bitmişti. Yarın Marise , ailemin yanına dönecek, o sakin kıyı kasabasında koca bir yaz boyunca hiçbir şey düşünmeden dinlenecektim. Tabii önce şu an cüzdanımda duran ve sadece otobüs biletine yetecek olan son birkaç yüz liramı çoğaltmam gerekiyordu.

"Hazel! Heey bekle, yetişemedim."

İşte beklediğim tam olarak ayağıma gelmişti. Defne. Bana is ayarlayan ve yardımını esirgemeyen canım(!) arkadaşım.

Elindeki notları çantasına tıkıştırmaya çalışarak yanımda bitti. "Bitti be," dedi, alnındaki terleri silerken. "Sonunda özgürüz. Ama tatile çıkmadan önce sana reddedemeyeceğin bir teklifim var. Tam senlik."

Adımlarımı yavaşlatıp merakla ona döndüm. Okul dönemi boyunca geçimimi sağlamak için bazi garsonluk işlerine ara sıra giderdim. Ve bunların içinde vip olanlarda vardı oraya garson olarak girmek bile zordu. Protokol kurallarını bilir, sessizce işimi yapar, paramı alır çıkardım. Şimdiye kadar gittiğim hiçbir işte de başıma en ufak bir sorun gelmemişti. "Ne işi?" diye sordum.

"Şehrin iki saat kadar dışındaki o eski banliyö ormanlığında bir malikane var, Nox diyorlar mekana. İki gün sonra, cuma gecesi çok zengin, maskeli bir grubun özel partisi var. Ajansın kadrosu eksik kaldı ve oraya daha önce bu işleri yapmış, ağzı sıkı insanlar lazım. Bahşişler falan derken iki günde kazanacağın parayı tek gecede alacaksın. Ne diyorsun? Giderayak iyi iş."

Bir an duraksadım. Normalde cuma günü yola çıkmayı planlıyordum ama Defne’nin bahsettiği meblağ, kasabada geçireceğim üç ay boyunca beni inanılmaz rahat ettirirdi. Parasal konularda sorunum olmasa da kendi parami kazanmayı seviyordum. Üstelik daha önce defalarca yaptığım, sıradan bir ağırlama işiydi alt tarafı. "Tamam," dedim hafifçe gülümseyerek. "Yaz tatili bütçemi garantilemiş olurum en azından. Beni de yaz listeye."

Defne sevinçle omzuna vurdu. "Harikasın. Bizim sınıftan iki kişi daha var zaten, yalnız olmayacaksın. Cuma akşamı sekizde ajansın servisi kalkıyor, her zamanki yerde ol."

Cuma gecesi, ormanın derinliklerine doğru ilerleyen minibüsün camından dışarıyı izlerken, içimdeki tuhaf huzursuzluğa hiçbir anlam veremiyordum. Şehrin ışıkları çoktan geride kalmış, asırlık çam ağaçlarının gölgeleri yolun iki yanını karanlık birer duvar gibi mühürlemişti. Yan koltuğumda oturan diğer kızlar heyecanla makyaj tazeliyor, partiye gelecek zenginlerden bahsediyorlardı. Bense sadece saatime bakıyordum; bir an önce işimi bitirip şu karanlık ormandan kurtulmak istiyordum.

Malikaneye vardığımızda o huzursuzluğum daha da katlandı. Burası ormanın icinde ve neredeyse hiç ışık almayan tekinsiz bir yerdi. İçerideki atmosfer ise her zaman ki o klasik zengin partilerinden çok farklıydı. Konukların tamamı yüzlerini gizleyen el yapımı, ağır maskeler takmıştı. Ama tek garip olan bu değildi. Gümüş tepsime dizdiğim kadehleri salonda gezdirirken, misafirlerin gözleri maskelerden midir neden bilmem ama çok ürkünç gözüküyodu. Salondaki yüzlerce insana rağmen içeride çıt çıkmıyordu; herkes fısıltıyla konuşuyor, hareketleri birer kuğu kadar kusursuz, soğuk ve kibirli duruyordu. Ve içerisi... Haziran sıcağına rağmen buz gibiydi. Çıplak omuzlarımın ürpertiyle sarsılmasına engel olamadım.

"Bu insanlar neden hiç içki içmiyor?" diye fısıldadım yanımdan geçen diğer sınıf arkadaşıma.

"Bilmem, zengin fantezisi işte," diye geçiştirdi elindeki tepsiyi taşırken. "Sadece servis yap, boş ver."

Derin bir nefes alıp başını kaldırdım. Tam o anda, salonun üst katındaki ahşap oymalı balkonda duran o kadını gördüm. Maskesizdi. Koskoca salonda tek maske takmayan ve herkesi keskin gözlerle inceliyordu. Gözleri kalabalığın arasında bana kilitlendiğinde, o bakışların ağırlığıni bu sefer iliklerine kadar hisseden bendim. Gözlerinde insani olmayan, ama beni olduğum yere çivileyen hipnotik bir güç vardı. Kalbim korku ve garip bir çekimle öyle bir çarptı ki, elimdeki tepsi hafifçe titredi. Kendimi toparlamaya çalışarak hızla arkamı döndüm ve salonun çıkışına doğru yürümeye başladım. Nefes alamıyordum. Bir an da ne oldu anlamda vermemiştim."Ben biraz arka bahçede hava alacağım, çok bunaldım," dedim kapıdaki arkadaşıma, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak. Kapıdan dışarı, karanlık ormanlık patikaya doğru adımladım. Hangisi daha korkutucu gelmeliydi bilmiyorum. İçerideki bir dünya insan mi yoksa uçsuz bucaksız duran bu orman mı?

Efser, üst katın gölgelerinden aşağıdaki insan sürüsünü izlerken, beş yüz yılı aşkın hayatında ilk kez o gece göğsünde bir sızı hissetmişti. Aşağıdaki o sıradan garson kızın damarlarında akan kanın kokusu, bütün iradesini zorlamışti. Asırlardır hiç kimseyi, hiçbir varlığı böyle arzulamamıştı. Kızın korkuyla salondan kaçtığını gördüğünde, Efser'in zihnindeki tüm kurallar, Valerius'un acımasız yasaları bir anda unufak oldu. O soğuk, dokunulmaz liderin kontrol mekanizması ilk kez devred dışı kalmıştı. Sadece o kokunun peşinden gitmek istiyordu. Bir gölge gibi balkondan süzüldü ve kızın arkasından arka bahçenin karanlığına karıştı.

Ağaçların arasına doğru birkaç adım atmıştım ki, arkamdaki rüzgarın yönü değişti. Bir yaprak bile kıpırdamadı ama ormanın tüm kokusu bir anda yok oldu. Sadece o ağır, kadifemsi koku kaldı. Arkamı döndüğümde, sırtım sert bir çam ağacının gövdesine yaslandı. Karşımda, az önce balkonda gördüğüm o kadın duruyordu.

Aramızda sadece birkaç santim vardı. Gözleri tamamen kararmıştı ama bana zarar vermek istiyor gibi durmuyordu; yüzünde büyülenmiş, derin bir arzu vardı. Sadece bana bakıyordu. Dudaklarımı aralayıp bir şeyler söylemek istedim ama tek bir kelime bile dökülmedi ağzından. Gözlerindeki o bakış beni tamamen kıskacı altına almışti. Yavaşça elini kaldırdı, parmak uçları boynumdaki şah damarımın üzerinde gezindi. Dokunuşu tenimi eritecek kadar sıcak ama bir o kadar da ürperticiydi. Başını yavaşça boynuma eğdi ve o keskin sızı tenime saplandı. Canım yanmadı. Aksine, damarlarımdan hayatın çekildiğini hissederken içimi tuhaf, uyuşturucu bir haz kapladı. Görüşüm bulanıklaşıyor, ellerim omuzlarından aşağı kayıyordu. Bilincim karanlığa gömülüyordu.

Efser, beş yüz yıldır bastırdığı o açlığı ve arzuyu bu kızın kanında bulmuştu. Kendi hazzına engel olamıyor, klanin en onemli "ölüm yok" kuralını tamamen unutarak daha derin bir tutkuyla sömürüyordu. Ancak kızın kollarında tamamen cansız bir kukla gibi sarkmaya başladığı o son salisede aniden ne yaptığının farkına vardı. Dudaklarındaki kanın tadıyla sarsılarak geri çekildi. Kusursuz yüzünde ilk defa saf bir dehşet ve gerginlik belirdi. Kızın kalbi durmak üzereydi. Eğer bu kız ölürse, onun için hiç iyi olmaz klan düşmanları ne yapar eder bu cesedi bulur ve Efser'in sonunu getirirdi. Kızı kaybetme düşüncesi onu kendi sonundan daha çok korkuttu. Büyük bir panikle kendi bileğini dişleriyle yırttı. Bileğinden sızan o koyu, parıltılı ve kadim kanı, yarı baygın olan Hazel’ın dudaklarına akıttı. "İç," diye fısıldadı. Sesi, Hazel'ın zihninin derinliklerinde yankılandı. "Yaşa... Ölmemelisin."

Vaelor klanı yasalarındaki en büyük günah, bir insanla kan bağı kurmakti ve bu saniyeler önce kurulmuştu. Ama ne efser bunun farkındaydı ne de bir başkası. Efser, kızın nefes almaya başladığını görünce elini onun alnına koydu ve zihni mühürleyen kadim kelimeleri fısıldadı. Bu geceyi kızın zihninden silmeye çalışıyordu. Ancak bilmediği bir şey vardı: Damarlarında bir vampirin saf kanı akan bir insana hafıza silme büyüsü asla etki etmezdi. Efser, kızın her şeyi hatırlayacağından habersiz bir şekilde onu ağacın dibine yavaşça bıraktı ve gölgelerin arasında kayboldu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, partinin bitimine yakın, Defne ve diğer arkadaşları arka bahçeye çıktıklarında beni ağacın dibinde buldular. "Ay Hazel, çok mu içtin sen? İşe geldik şurada, kalk hadi, servis kalkıyor," dedi Defne, kolumdan tutarak beni sarsarken.

Darmadağın bir halde gözlerimi açtım. Boynumda tarifsiz, ince bir sızı vardı ama şu durumda ona odaklanamadim. Zihnim o kadar büyük bir şokun içindeydi ki, rüya gördüğümü, çok ağır bir karabasan yaşadığını düşündüm. İçmiş miydim? Arkadaşlarım benim sadece yorgunluktan sızdığını sandığı için üstüme düşmediler. Sanki bir robotmuşum gibi minibüse bindim, şehre döndüm ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kasabaya giden otobüsteki yerimi aldım. Camdan dışarıyı izlerken, içimdeki o yabancı ritmin ve kulağında yankılanan o kadifemsi kadın sesinin koca bir yaz boyunca peşimi bırakmayacağından tamamen habersizdim.