PHOENIX [osh+lhn]

Summary

"Sen.. ölümü kendine amaç edinmiş iken küllerinden benim için doğmayı seçen sen; kötülük doluşmuş kalbimin tek iyilik işleyen tarafısın. Sana ait olan her iyiliğin içinde bir ben, bana ait olan her kötülüğün içinde bir sen var. Ben senin iyilik yapmak adına attığın her anda seni utandıracak olan tek kötü yanınım; sen ise giderek siyaha bürünen düşüncelerimin, hayallerimin, körelmiş duygularımın umut vaad eden tek yanısın."

Genre
Other
Author
hel1ks
Status
Ongoing
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
13+

‟ Phoᥱᥒιx ⊂ ᙅᖾᥲρtᥱɾ ¹ „

|1 > Letter.|

"Your eyes,

(Gözlerin,)

You make me wanna die.

(Ölmeyi istememe sebep oluyor.)

I'll never be good enough!

(Asla yeterince iyi olmayacağım!)

You make me wanna die!

(Ölmeyi istememe neden oluyorsun!) ... ' '


"Hadi, geç kalacaksın!"

"Geliyorum."

Üzerime daima bol gelen, küçüklüğümden beri giydiğim için yıpranmış ve en az hayallerim kadar solmuş gri hırkamı geçirerek içinde pek bir şey bulunmayan çantamı sırtanmış, büyükannemin peşinden giderek vestiyerin önünde durup eğilmiştim. Ayakkabılarımın bağcıklarını çantamı çıkarmadan hızlıca ve kendi çapımda bağladığımda büyükannem, her zamanki gibi yanaklarıma sulu öpücüklerini kondurarak uğurlamıştı beni okula.

Kapıyı kapatmasını bekledikten sonra merdivenlerin ortasında durup kulaklığımı kulaklarıma geçirdim. Rastgele bir şarkı açarak asıl dünyama geçtiğimde, yüzümde bir tebessüm belirmişti çoktan. Dışarıya ilk adımımı atarak yaz mevsiminden dolayı ılık bir şekilde esen rüzgarın saçlarımı savurmasını umursamadan yürümeye devam ettim. Yüreği burkulmuş innsanlara çarpıp onları paramparça etmemek için köşelerden yürümeye başladığımda, tanıdık sokakları farklı hayallerle aşmaya başlamıştım çoktan. Adımlarım, okulun karşındaki parka yöneldiğinde, arkadaşımın daha gelmemiş olmasına sevinerek ağaçların arasında kalarak beni gizleyen bölgedeki çimlerin üzerine oturarak başka bir şarkı açmıştım telefonumdan. Olduğum yerde sallanıp şarkıya mırıldanarak eşlik ettiğimde, üzerime düşen kütle ile şaşkınca araladım gözlerimi.

"Lulu! Özledim seni!"

"Dün beraberdik.."

Soo somurtarak üzerimden yanıma devrildiğinde, bu hallerine gülerken kulaklığımı çıkarıp çalmaya devam eden şarkıyı kapattım telefonumdan hızlıca.

"Ee? Heyecanlı mısın?"

"Tch."

"Niye?"

Omuz silkerek kollarımı bacaklarıma doladığımda, başımı omzuna yasladım usulca.

"LuHan?"

"Hm?"

"Okul bittiğinde arkadaş kalmaya devam edeceğiz. Merak etme, seni hayatımdan çıkarmak gibi bir düşüncem yok."

Göremeyeceğini bile bile içten bir biçimde gülümsediğimde, yerinde kıpırdanarak başımı doğrultmamı sağladı.

"Çünkü, sen benim en iyi arkadaşımsın."

Büyük gözlerini yüzüme yaklaştırarak konuştuğunda, parmak uçlarımla yanağını okşadım nazik tavırımı takınmaktan çekinmezken. Bu hareketimden, ona karşılık verdiğimi anladığında, saçlarımı karıştırmış, ardından olduğu yerde sallanmaya başlamıştı bana ve yanındaki ağaca çarpmayı umursamadan.

"Vay be. Üç sene bitti sonunda."

"Bitmedi, daha bir senemiz var.."

"Bir sene nedir ki Lulu? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer işte!"

"İstemiyorum.."

Bağdaş kurarak çimleri yolup bacaklarımın arasındaki boşluğa doldurduğumda, Soo cümlemin devamını beklemişti konuşmam için. Konuşmak yerine alışılmış sessizliğime yeniden bürünerek işime devam ettim.

"Neden? Bir an önce annenden ayrılmak istemiyor muydun, bir üniversite kazanarak?"

"Annemden her türlü kurtulabilirim ama.. her gün görmeye muhtaç hissettiğim insanla bir daha.. bu kadar yakın olamayabilirim."

Sesim, cümlemin sonlarına doğru iyice kısılırken Soo duyduğu için tekrar etmemi istememişti.

"Şu konu.."

Yüzündeki gülümseme aniden solarken derin bir nefes alarak yanaklarını şişirdi, gülümsemesine engel olan hissin geçebilmesi uğruna.

"Ne yapacaksın?"

Yanıt olarak yeniden omzumu silktiğimde, ellerini kollarına koyar koymaz parmaklarıyla ritim tutmuştu, parmaklarını kollarının üzerine hızlıca değdirip çekerek.

"Açılsana."

"Ne?"

Kaşlarımı çatarak bakışlarımı ona döndürdüğümde, düşünceli bir şekilde alt dudağını ısırmaya devam etti.

"En azından içinde kalmaz, Lulu. Belki kabul eder, kim bilebilir?"

"Sanmıyorum.."

"Olsun. Etmese bile seni kıracak değil ya. Biliyorsun, onun ne kadar nazik birisi olduğunu."

"Bundan pek emin değilim.."

Soo, düşüncelerimi yavaştan ayartmaya başladığında, sırıtan yüzünün altından çıkacak sonuçlara daha fazla katlanmamak için gözlerimi kaçırdım.

"Lulu, birisine sevdiğini söylemek kötü bir şey değil ki?"

"Sorun o değil.."

"Ee, seni meşgul eden şey ne o zaman?"

"Beni.. reddetmesini kaldıramam."

"Pff.. bunu görmeden nasıl bileceğiz ki? Hem üç yıldır takip ediyorsun çocuğu, sapıklar gibi. Çoktan fark etmiştir."

Yutkunarak hızlıca başımı ona çevirdiğimde, abartılı bir biçimde göz devirdi.

"Mesela dedik yani, o kadarını bilemem ama.. neden bu kadar korkuyorsun ki? O da seni takip ediyordur böylelikle? Neden olmasın?"

"Gerçekten mi?"

Gözlerimi kırpıştırarak heyecanla atıldığımda,

gülümseyerek başını salladı.

"Reddederse de.. nasıl olsa birkaç ay sonra görmeyeceksin onu zaten. Hem.. belki karşına ondan daha iyi birisi çıkacak? Kendini bu kadar kasma. Platonikliği de aştın sen!"

"Bilmem.."

Mırıldanarak yeşile boyanmış ve üzerlerine toprak yapışmış, çiziklerle dolu parmaklarımı bacaklarımın üzerine bırakıp onları incelediğimde Soo, kıpırdanarak bedenini benimkine iyice yaklaştırdı.

"Bak. Ne yapalım biliyor musun?"

"Ne?"

"Sen açıl."

"Ne?! Olmaz-"

"Ya Lulu, ne diyorum sana burada kaç saattir?!"

"Soo.. olmaz. Karşısına geçip ona bunu söyleyemem. Hem.. donarım ki ben. Konuşamam, nefes alamam. O da büyük ihtimal boğulduğumu düşünerek endişelenir.."

Soo göz devirerek güldükten hemen sonra parmağını şıklattı.

"Karşısına geçmeden açılırsan nasıl olur? Kabul eder misin?"

"İyi de.. saçma olmaz mı? Kim aşkını dile getiremeyecek birisinin cesaretsizliğine güvenir?"

"Saçmalama LuHan. Elbette hayır! Yapacağın tek şey hislerini bir kağıda karalaman."

"Nasıl yani?"

"Lulu.. şapşalsın."

İşaret ve orta parmağını birleştirerek alnıma sertçe değdirdiğinde, başımı ittirerek ayağa kalkmış, ardından geriye doğru savrulan bedenime son anda elini uzatmıştı.

"Kalk hadi. Yolda anlatırım sana."

"Soo.. lütfen. İstemiyorum.."

"Sen beni bir dinle, sonra düşünelim isteyip istemediğini."

Çantamı sırtıma takarak onunla beraber yürümeye başladığımda, yan gözle ona bakıp dinledim planını, okula varana kadar. Her ne kadar konuşmamak konusunda kesin olsam da.. yatmıştı kafama anlattığı bu tehlikeli plan.

Soo, insanları ikna etmeyi gerçekten iyi biliyordu.

Son senemizin ilk dersi için klasik yerimize geçtiğimizde, çantamdan bir kağıt ve kalem çıkararak derin bir nefes aldım. Ben bile kendime ifade edemezken, nasıl kelimelere dökebilirdim ki sevgimi? Alacağım tepki açıkçası pek umurumda değildi, beni ilgilendiren.. daha doğrusu endişelendiren tek şey; onun gözünde iyi, aslında beni nasıl en iyi hallerimle hatırlıyorsa öyle, birisi olarak kalmamdı.

"Sen yazmayı bitirdiğinde kağıdı bana ver."

"Ne? Olmaz.."

"Lulu, okulun daha ilk gününden uyuduğum için aptal kadın beni nöbetçi yaptı. O yüzden herkesi sınıftan çıkarabilirim bir bahane bularak ve ancak öyle koyabiliriz masasına."

Sıkıntıyla ofladığımda, bakışlarımı arkadaşımın arkasında kalan bedenlere çevirdim, istemsizce.

Jongin, gülümserken herkese iyi sabahlar dileyerek yerine geçtiğinde, SeHun ondan önce davranarak duvar köşesini kapmıştı. Kardeşinin bu hallerine gülmeye devam ederek ona kalan yere oturduğunda, ona baktığımı fark ederek aniden başını bana çevirmiş ve hafifçe el sallamıştı. Hızlıca karşılık vererek başımı önüme çevirdiğimde Soo, hoca geldiği için yerine oturmak zorunda kaldı, normalde sıranın üzerinde oturmayı daha rahat bulduğu için. Hocanın daha ilk günden ortalamamızı yükseltmemiz için çok çalışmamızı bol bol empoze ederek yarısı uyuklayan yarısının da kendisini dinlemek dışında her şeyle uğraşan sınıfa inatla ders anlatmaya başladığında, başımı avcuma yaslayarak üzerine çiçekler çizmeye devam ettiğim sarı kağıtla bakışmaya başladım.

Ne yazabilirdim ki? Ben yürümeyi bile beceremeyen birisiydim, yüreğime doluşan, çocuklar misali masum olan hislerim için nasıl birkaç cümle yetmezdi ki bana. Günler geceler lazımdı, renkli renkli kalemler, kalın kalın defterler ve.. hislerimin sahibi.

Kim Jongin idi, hislerimin sahibi.

Kendisi benim gözümde tam anlamıyla mükemmel birisiydi. Belki de ben onu sevdiğim için bana öyle gözüküyordu, bunun cevabını hiçbir zaman alamayacaktım ama.. pek umurumda da olmamıştı hiçbir zaman. Onun gülümsemesini gördüğümde aklım başımdan gidiyordu hem, aklıma doluşan soruların cevaplarını nasıl düşünmemi bekleyebilirdim ki? Yalanlarla geçiştirip doyuruyordum onun sevgisine aç olan yüreğimi işte bu yüzden, tam olarak bu şekilde. Benim yerime o ise yalan söylemeye asla sıcak bakmazdı, birisinin kalbini kırmaktan korktuğu için. Derslerine çalışır, öğretmenlere saygısızlık etmekten endişelendiği için dersleri can kulağıyla dinlerdi. Sorumluluk almak için her zaman elini taşın altına koymaktan çekinmezdi, yardıma ihtiyacı olan gördüğü her insanın yardımına koşar, ne var ne yok serer ve feda ederdi. Kavgadan hoşlanmazdı, kendisine laf atarak onunla tartışmak isteyen insanlara ise güzel bir dille konuşarak bunu yapmamalarını, çünkü kendisini gerçekten tanımadıklarını söylerdi. Bu yüzden kısa sürede tüm lisede tanınan birisi olup çıkmıştı.

Başına bela olan ikizi ise.. kendisinin hem fiziksel hem de karakter anlamında tamamiyle tersiydi.

Kim SeHun.

Fizik öğretmenimiz ona gördüğü her yerde 'Serseri!' diye seslendiği için tüm okulda böyle tanınmıştı o da. Genelde somurtur ama aklına gelen düşünceyle beraber yan ağız sırıtmayı ihmal etmezdi ki bu tam olarak şu anlama gelirdi: Başına bir şey gelmesini istemiyorsan arkana bakmadan kaç. Bu yüzden insanlar ona ve ikizine yaklaşmaktan çekinirdi ki, öğrenciler kadar öğretmenler de öyleydi. SeHun lafını esirgemeyerek çoğu zaman hocalara laf sokardı ki bu onun bir yılına mal olmuştu. Arkadaşları ona bu sefer 'Çift dikişli.' diye seslense de, bu sadece kendi aralarında meşhur olmuştu, birkaç haftalığına.

Serseri çoktan onun diğer ismi olmuştu çünkü.

Ve serseri halleri işime yarıyordu.

Onun devamsızlıktan dolayı kaldığını öğrendiğinde Jongin de onu yalnız bırakmamak için okul birincisi olmasına rağmen sınıfta kalmıştı ve aynı sınıfa düşmüştük bu sayede. Onunla bu şekilde tanışma fırsatını elde etsem de, pek konuşan birisi olmadığım için oturup onları dinlerdim çoğu zaman.

Karşı sırama oturmalarının avantajlarından birisi de buydu, onun hakkında çok şey öğrenmiş ve hatta.. öğrenmemem gereken konulara bile kulak misafiri olmuştum. Erkeklerin genel olarak çevirdikleri geyikler için ise tenefüste SeHun'un yanına gelen tayfasına katılmayı ihmal etmiyordu, tek bir şartla.

Nazikliğini terk etmeyerek kardeşini de bunun için uyardığında.

SeHun'un onu umursadığı pek görülmüyordu ve Jongin'in bu anaç tavırları yüzünden onunla başta kendisi uzun uzun dalga geçmekten geri kalmıyordu ama.. Jongin'in bu tavırlarının altında birçok sebebi vardı. Başında ise, anne şefkatinin eksikliğinin getirdiği intihara meyilliği SeHun'da fazlasıyla fark ederek ona bu sevgiyi vermeye çalışmasıydı.

Dediğim gibi, SeHun'un umurunda değildi.

SeHun'du işte. Onu anlatmak için saatlerce konuşabilirdim ama tek bir hareketiyle kendisini ne kadar tanımadığımızı acı bir şekilde yüzümüze vurmaktan çekinmeyeceği için konuşmak yerine kendisini izlemek dışında başka bir çare bırakmıyordu.

Dikkatlerin üzerinde olmasını seviyordu ve bunu lanet olsun ki çok iyi başarıyordu.

Mesela şuanki gibi.

Hocadan izin alma gereği duymadan dışarıya çıktığında Jongin nefesini sıkıntıyla verdi kardeşinin arkasından. Ardından ben de nefesimi bıraktım sessizce, neye sıkıldığını bildiğim için. SeHun ya kavga çıkaracaktı, ya müdürün penceresinin tam karşısında sigara içtiği için yeniden disipline gidecekti, ya da basketbol oynayacaktı. Bu çok düşük bir ihtimaldi çünkü genelde üzerini değiştirirdi, koku takıntısı olduğu için.

"LuHan.. LuHan!"

Soo, elini yüzümün önünde sallayarak Jongin'e odakladığım dikkatimi kendi üzerine çektiğinde, doğrularak başımı salladım sorarcasına.

"Yazsana. Tüm kağıdı saçma sapan çizgilerle doldurdun. Bütün gün boyunca böyle durursan mezun olana kadar anca doldurursun kullanılmadığı için sararmış bu satırları.."

Fısıldayarak konuşmasına rağmen hoca bunu fark ederek ona kızdığında, somurtarak kollarını göğsünde bağladı. Ben ise, bu hareketlerini göz ardı ederek önümdeki kağıda baktım tekrardan.

Ben... Daha onu sevdiğimi yazamayacak kadar acizdim, bir de benden karşısına geçip bunu söylememi isteyebilmişti ki arkadaşım?

Ama başka şansım yoktu şu saatten sonra. Belki artık ördüğüm duvarları aşmam ve üşümüş ruhumu güneşin turuncuya çalan ışıklarıyla beraber ısıtmamın zamanı gelmişti, kim bilir? Bunun için cesaretli olmalıydım, artık bazı şeyleri kazanmak için risk almalıydım. Kaybetmenin ne demek olduğunu zaten çok iyi biliyordum, teklifimi kabul etmemesi benim daha fazla kırılmamdan başka bir işe yaramazdı ama ya kabul ederse? Bu ihtimal umut taneciklerine dönüşerek yüzüme yansıdığımda, heyecanla kalemime sardım çiziklerle dolu parmaklarımı gülümseyerek.

Cümlelerimin devrik olması, ona hissettiklerimi iyi anlatamamış olmam ya da yazımın okunamazlığı sorun değildi. Sonuçta bu cümleler, mutlu olmam için attığım ilk adımdı. Ne için bir araya geldiklerini zar zor anlayarak bir umutla sarılmışlardı mutluluğu yakalamak düşüne, daha fazla acı çekmek istemeyen kelimelerim, yorgunca.

Cümlemin sonuna gereğinden kalınından bir nokta koyarak ne demek istediğimi bitirdiğimde, sonuna ismimi yazıp yazmamak konusunda kararsız kalmış, Soo'nun ısrarı ile Han yazıp katlamıştım hızlıca. Soo, tenefüs zilinin çalmasını fırsat bilerek herkesi 'Sınıfı havalandıracağım.' diyerek sınıftaki insanların çoğunu dışarıya postaladığında, telaşla ayağa kalktım.

"Soo.."

"Sen de dışarıya hadi."

"Ne?"

"LuHan. Dediğimi tekrarlatma. Bir sorun çıkarsa da ben üstleneceğim. Güven bana."

İnatla yüzüne, yanında kalabilmek için izin istercesine baktığımda kolumdan çekiştirerek bedenimi kolidora ittirdi. Tökezleyerek dengemi sağlamaya çalıştığımda, sınıftan dışarıya atılmam yüzünden kolidorda dedikodu yaparak insanları kesen birkaç kızın dikkatini çekmiştim. Gülüşerek tekrardan önlerine döndüklerinde, hor görülmüş yüreğimde yeterince büyük bir derdim olduğu için onları umursamadan ayaklarımı yere sürüyerek merdivenleri indim. Hem sabah kahvaltı yapmadığım hem de sınırlarımı aşmamın vermiş olduğu adrenalin yüzünden midem gereğinden kötü bir şekilde bulanırken kendi kendime omuz silkerek şarkı söylemeye başladım. Forma giymediğimi kendime bahane edip köşelere saklanarak uzun ve beyaz kolidorları aştım hızlı ve minik adımlarla. Kantindeki sırada uzun bir süre beklemenin sonunda ancak alabildiğim kakaolu bubble tea'nin pipetini ısırarak içmeye başladığımda, ben daha onu bitiremeden zil çaldı. Dışarıya çıkıp kafamı dağıtmak bahanesiyle kaçıp gitmek ve bir daha okula gelmemek için kendimi en yakın uçurumdan atmak yerine sınıfa ulaşabilmek birkaç katı yeniden çıktım usulca. Aslında.. ders esnasında bahçede durmak yasak olduğu için sınıfa girmek yerine yangın merdivenlerindeki pislenmiş pencerenin önündeki soğuk mermere oturarak akşama kadar müzik dinlemeyi isterdim ama ilk günden devamsızlık yaptığımı duyan annem ile daha fazla kavga etmek istemiyordum.

"Sorumsuzsun LuHan.. aptalsın. Hiçbir şeyi bececemiyorsun, normal değilsin. Senden nefret ediyorum.."

Annemi taklit ederek kendi kendime güldüğümde, sınıfa attığım adım ile yazdığım mektup anca aklıma gelebilmişti. Kendi hayatıma o kadar odaklanmıştım ki, kendim için attığım en büyük adımda da, duvara toslayarak daha fazla yara almayı düşünememiştim bir aptal gibi, mutlu olabileceğimin gözlerimin önüne serdiği toz pembe düşlerle. O an ne kadar saçma bir şey yaptığımı fark ederek elimdeki kartonu çöp kutusuna atarak gözlerimi beni ilgilendiren sıraya çevirsem de artık her şey için çok geçti.

Mektup okunmuştu ama.. yanlış kişi tarafından.

Arkamdan içeriye giren hocayı umursamadan yüzündeki sırıtışı ile karşıma dikildiğinde, yutkunarak elindeki mektuba bakakaldım.

"Sevgili olmayan hocam, izin verirseniz bir açıklama yapmak istiyorum. Bir kızdan aşk mektubu aldım da, pardon-"

Gözlerini üzerime dikerek arsızca bedenimi süzdüğünde aramızdaki birkaç santimlik boşluğu da kapattı, attığı birkaç büyük adımla beraber.

"... erkekmiş."

"Ne saçmalıyorsun SeHun? LuHan, bu doğru mu?"

Öğretmenin bana seslenmesine bile aldırmadan durması için elimi mektuba doğru uzattığımda, sırıtarak kolunu havaya kaldırdı. İçine, kalbimin çürümüşlüğüne aldırmadan yaşatmaya çalıştığım o masum, el değmemiş, herkesten ve her şeyden daha gerçek sevgimi yazıya dökmüş olduğum mektubun, bir yenilgi bayrağı misali havada süzülüşünü, hissettiklerimden dolayı gözlerime dolan yaşlarla seyrettiğimde, SeHun'un sırıtışı tüm yüzüne yayıldı, bu hallerimden memnun olmuşçasına.

"Demek bana aşık oldun ha? Karşıma geçip söylemeni isterdim ama.. senden de sadece bu beklenirdi LuHan. Basitsin. Tamamen basit."

Gözlerini kısarak binbir umutlarla kurduğum cümlelerime acımadan kelimelerimi birbirinden ayırarak mektubu önümde utanmadan paramparça ettiğinde, en az içimdeki uğultunun dışa yansımış bir şekli olan sınıftaki sesle beraber bana doğru fırlatmıştı, can kırıklıklarımla dolmuş kağıt parçalarını.

"Ama.. ne var biliyor musun LuHan? İçinde büyüttüğün şeytanı merak etmiyor değilim. Senin benim bedenimi merak ettiğin gibi. Madem.. benimle çıkman için o kadar yalvarıyorsun.. pekala. Bu sefer nazik bir beyefendi olacağım, Jongin gibi. Tadını çıkar, Kim SeHun'un sevgilisi olmanın. Sana bir şans veriyorum."

Dediklerinden hiçbir şey anlayamazken aramıza giren öğretmen ve sınıftaki alkış sesi ile ayıldım.

SeHun neyden bahsediyordu böyle?

"Sen.."

"Ben ne?"

" Kesin artık sesinizi! LuHan! Bu nasıl bir terbiyesizlik?! Sa- Hey! Nereye gidiyorsun?!"

Bir şey söyleyecek ya da anlatacak gücü kendimde bulamazken omuzlarımın düşmesine aldırmadan yapacağım tek şeyi yaptım.

Kaçtım.

Sınıftan hızlıca çıkarak arkama bakmadan koşmaya başladığımda, ardımdan bana doğru seslenen Soo'ya bakmak yerine merdivenleri üçer beşer inmiş, güvenliğin sorusunu görmezden gelerek okuldan dışarı çıkmıştım. Sanki bende fazlasıyla derman varmış gibi gittikçe hızlandığımda, yaşadıklarım yüzünden bana kollarını açarak iyi olacağımı söyleyecek olan yere koştum.

Bilinmezliğe koştum.

Gözyaşlarım, onları bağlamayı bir türlü öğrenemediğim bağcıklarım ve ayağımın altına sürtünen taşlar yüzünden çoğu sefer düşsem ve düşme tehlikesi geçirsem de durmadım. Duramazdım. Kaçmam lazımdı, çünkü çok büyük bir hata işlemiştim. İçimde, güvenli olan tek kuytu köşemde, canım pahasına koruduğum sevgimi bir sevdiğime şekilde belli ederek bana bir şans verebileceğini umut etmiştim ama.. sonunda sadece karanlığa itilen ben olmuştum, kimsenin durup da bana acımasını dahi beklemeden.

Nefes nefese durarak etrafıma bakındığımda, yola atladığım için son anda frene basarak bana çarpmaktan kurtulan adam arabadan inerek bana bağırmaya başladı. Yaşlar süzülen gözlerimi sinirli yüzüne dikerek ondan özür dilediğimde, şaşkınca bana bakakalmıştı. Şaşırmasına gerek yoktu, LuHan'dım ben. Tanıyıp tanımadığım herkese ve hatta kendime bile beladan ve kötülükten başka hiçbir şey getirmeyen, etrafımdaki herkesi beceriksizliğim ile kendi karanlığına itiveren birisiydim ben. Orada boş boş dikilmenin anlamsız olduğunu ve daha fazla konuşamayacağımı fark ettiğimde yeniden koşmaya başladım, adamın arkamdan bana seslenmesine aldırmadan. Gücüm artık gerçekten kalmamıştı yeniden -ki bahsettiğim güç kesinlikle fiziksel bir güç değildi- ve yeniden kaçmaya ama.. elimde değildi. Zorundaydım.

Her zaman zorunluluklarla donatılmıştım, şimdi gücüm yok diye koşamayacak olmam da kendime sunacağım o altı boş bahanelerimden olamazdı. Unutmam, sakinleşmem, yaşama yeniden bağlanmam gerekliydi ve bunlar için de birisinin saçlarımı okşamasına ihtiyacım vardı.

Bunu fark ederek kendimi büyükannemin oturduğu sokakta bulduğumda, burnumu çekerek yavaşça apartmanın demir kapısını aralamış, bu halimi kimsenin görmemesi için yüzümü eğerek çıkmıştım dört katı. Zaten bütün küçüklüğüm böyle geçtiği için insanlar alışmıştı ama.. ben kırıldığımı haykıramayacak kadar korkak ve acizdim.

Sol tarafımdaki ağrıyı bir nebze de olsa geçirebilmek için derin bir nefes alarak zile ardı ardına bastığımda, büyükannem şaşkınlıkla araladı kapıyı.

"LuHan?"

"Ne olmuş benim papatyama? Ağladın mı sen? Tanrım.. bu halin ne? Geç hemen içeriye.."

Bedenine sardığım kollarımı kendime çekerek dediğini zar zor da olsa yerine getirebildiğimde, yanıma oturdu hızlıca, bacakları yüzünden zorlanmasını umursamadan. Ama çektiği bu fiziksel acılar kırılmış bir kalbi avutmaya engel değildi onun için. Yüzüne gölgesi düşen hüzünle beraber avuçlarını kızarmış yanaklarımın üzerine koydu. Yanaklarımdan inatla süzülmeye devam eden yaşları baş parmakları ile usulca sildiğinde, gözlerim önüne düşen saçlarımı geriye doğru atıp benimle göz teması kurmayı anca başarabildi.

"Sorun ne? Annen mi yine diyeceğim ama.. okulda olman lazımdı bu saatte."

"Ben.. ben.."

Dayanamayarak küçük bir çocuk gibi hıçkırıklara boğulduğumda, omuzlarımdan tutarak bedenimi bacaklarının üzerine yatırdı. 'Ağlama papatyam.' demek yerine bu sefer sessiz kalarak saçlarımı okşamaya başladığında, kollarımı üşümüş bedenime sardım.

"Geçecek papatyam.. geçecek."

"Ben sadece.. sevdiğimi söylemek istemiştim, kötü bir şey yapmadım-be.."

"Evet.."

Konuşmak yerine yaşananları içimdeki kırık düşler bulvarının boş bir köşesine atarken bacaklarımı iyice kendime doğru çektim, usulca. Artık ağlamak yerine akan burnumu sessizce hırkamın koluna silene dek de ben öylece boşluğa bakınıp durmuş, büyükannem de istemsizce ağzımdan kaçan her hıçkırığımda saçlarımda gezinen elini durdurarak yüzüme eğilerek telaşla nefes alıp almadığımı kontrol etmişti. Kendime gelmemle beraber evde olmadığım aklıma geldiğinde, bütün yaşananları bir kenara bırakarak elimden geldiğince hızlı kalkmaya çalışmıştım ama başımdaki ağrı yüzünden gözlerimin önünde gelen saçma sapan çizgiler yüzünden bir süre öylece oturarak kendime biraz daha zaman tanıdım.

Nasıl olsa ne olduğunu bilme gereği hissetmeden kızacaktı annem, eve kaçta geldiğimin ne anlamı vardı ki durum böyle olunca?

"İstiyorsan bugün benimle kal."

Ayağa kalkarak yüzümü uyanabilmem için hızlıca sıvazladığımda, büyükannem gözyaşlarıyla bezenmiş gözlerini üzerime dikmişti, yaşların yanaklarından süzülmesini umursamadan.

"Teşekkür ederim."

"Ne için? Hiçbir şey-LuHan!"

Sesini, ardımdan hızlıca kapattığım çelik kapı bir bıçak misali kestiğinde, akşam olduğu için soğumuş havayı iliklerime kadar hissedene kadar içime çekmiş, ardından savsak adımlarla sokakları arşınlamıştım, ne kadar yapabildiysem işte. Gözüm sokak lambalarının bulanık ışığına ve kulaklarım insanların kahkahalarına işlevlerini unutana dek maruz kaldığında, bomboş bir kafayla işaret parmağımı zilin üzerine bastırdım, sakince.

Annem ağzındaki sigarayı dişlerinin arasına sıkıştırmış bir biçimde kapıyı açtığında, yüzüne öylesine bir bakış atarak yanından geçtim. Açıldıkları için kaldırımın pisliğine bulanmış bağcıklarımla beraber odama yöneldiğimde, bana seslenilmesini umursamamıştım, ta ki kolumda hissettiğim zincir misali parmaklara kadar. Onlar, aklıma gelen kötü düşünceler yüzünden elimde olmadan hissettiğim birtakım kötü duygular yüzünden nefesimin kesilmesine neden olurken omzumun üzerinden yavaşça annemin yüzüne baktım.

"Saat kaç?"

"Bilmem.."

"Sen benimle dalga mı geçiyorsun balık hafızalı?!"

Sessiz kalarak kolumu parmaklarının ezici yükünden kurtardığımda, sinirle gülerek sigarasından büyük bir nefes çekip bütün dumanı yüzüme doğru üfledi. Amacı beni ayıltmak ve üstünlüğünü göstermekti işte, onun çocuğu olduğumu hesaba katmaz iken. Ciğerlerime, elimde olmadan hızlıca doluşan zehir yüzünden öksürerek devamının gelmemesi için birkaç adım geriye kaçtığımda annem kahkaha atmıştı, gereğinden yapmacık bir şekilde.

"Son iki derse girmemişsin?"

Yaşananların annemin kulağına gitmemesi şaşkınlığa düşmeme neden olurken bana yakıştırılan şeyi yaparak sessiz kalmayı tercih ettim.

"Kime konuşuyorum ben?!"

"LuHan!"

"Efendim?"

"Sana nereye gittiğini soruyorum yarım akıllı! Onu da mı hatırlamıyorsun yoksa?! Bugün özel dersini de kaçırmışsın! Ne demek oluyor bu?!"

Alkol ve sigara içmekten kızarmış gözlerini büyülterek yüzüme doğru eğildiğinde, çocukluğuma dönmüştüm, gördüğüm bu tanıdık sima ve yaşadığım olay yüzünden.

Şeytan.

"Sen yoksa bana-"

"Lütfen. Lütfen bir kere de şu kaygılı anne rolüne bürünmek yerine rahat bırak beni. Midemi bulandırıyorsun."

Hızlıca odama girerek arkamdan kapıyı kilitlediğimde, kapıyı açmam için bağırmasını ve kapıya indirdiği yumrukları görmezden gelerek daha yeni kabuk bağlamış dizlerim üzerine çöktüğümde, ağlamak yerine sadece yeniden ayağa kalkmaya çalışmıştım. Olduğum yerde sürünmekten başka bir şey yapamazken kendimi daha fazla yormanın saçma olduğunu düşünerek başımı ruhumun soğukluğunu milim milim işlediğim odamın zeminine yasladım, usulca. Kollarımı açarak tamamiyle yüzüstü yattığımda ise kulağıma gelen kahkaha sesleri gözlerim yeniden dolmuştu.

Alt komşumuz çocuklarıyla oyun oynuyordu, yine.

"Beni sevmek bu kadar mı zordu anne? Bir dakikanı ayırarak sorunumun ne olduğunu sormak.. saçlarımı okşamak bu kadar mı zor geliyordu sana?"

"Babamı bulmak.. bu kadar mı zordu?Gururun daha mı önemliydi, yüreğinin olduğunu gösteren sevgin ve içinde büyüttüğün küçük bir çocuğun yaşamından?"

Cenin pozisyonu alarak insanların mutluluğunu kıskanmayı kesebilmek adına ellerimi kulaklarımın üzerine koyarken gözlerimi kapattım, sımsıkı olacak şekilde.

Bir an önce uyumak istiyordum.

Uyumak ve bir daha uyanmamak.

İnsanların daha fazla sinirini bozmamak.

"Kırılgan bir kalbi koca bir evrene çok gördünüz, sığdıramadınız. Hayatta kalmamı sağlayan duyguların her an kopabilecek birkaç ip ile bağlı olduğu sevgimle dalga geçecek kadar.. alçaldınız. Kirinize bulanmadığım için değil mi, sizin gibi bağırarak kendimi savunmadığım için değil mi?"

"Artık düş kurmuyorsam, sebebi sizsiniz."

Gözlerimin önüne SeHun'un sırıtan yüzü geldiği için bütün geceyi maalesef uyuyamayarak gecenin ortasında, üşümüş ve korkmuş bir şekilde tavana yansıyan ışıkları izleyerek ve haykıramadıklarımı odama doluşturduğum yalnızlığın sessizliğine fısıldayarak geçirmiştim.

Güneşin ilk ışıkları tavana vurmaya başladığında ise ışıktan ve uykusuzluktan dolayı yanan gözlerimi yavaşça kırparak ayağa kalkıp olabildiğince ses çıkarmadan evden çıktım.

Bir gün tüm insanlığın arasından tıpkı bu sessizlikle ayrılmayı dilerken içimden, ellerimi hırkamın cebine atmış, okulun karşısındaki parka gelerek salıncağa oturmuştum. Kendi kendime sallanıp mırıldanarak şarkı söylemeye başladığımda, üzerimde uçuşan serçelerin sesleri dikkatimi çekmişti.

Ayaklarımı kuma bulayarak sertçe salıncağı durdurup serçelere dokunabilmek için sağ elimi hafifçe göğe doğru kaldırdığımda, bir tanesi konmuştu temkinlice, işaret parmağımın üzerine.

"Gözyaşı döktüğünüzde ölüyormuşsunuz.. ne garip. Keşke bende sizin gibi küçük bir serçe olsaydım. Yapacağım ilk şey ağlamak olurdu."

Serçe burun çekişimden korkarak kanatlarını semaya doğru açıp diğerleri gibi gökyüzünde süzülmeye başladığında, başımı salıncağın soğuk demire yaslayarak onları izlemeye devam ettim.

"Ağlamaktan başka bir şeye yarıyormuşum gibi.. yapacağım ilk şey ağlamak olurdu diyorum. Ne kadar aptalsın LuHan.. ne kadar.. aptalsın. Sevgine sahip çıkamayacak, onu başkasına kaptıracak aptalsın.."


#byhel1ks