Bölüm 1
Gece örtüsünün altındaki şehir bir mezarlığı andırıyordu; titreyen ışıklar, avlarını bekleyen yırtıcıların gözlerinden farksızdı. Bu dünyada tek bir yasa vardı: Hanedan Kanı. Hunter, tam da bu kanla vaftiz edilmiş bir veliaht prensti. Babası onu ninnilerle değil, beşiğine bıraktığı bir hançerle büyütmüştü. İhtiyar adam hâlâ hayattaydı ve aldığı her nefesle Hunter’ın boynundaki ilmiği biraz daha sıkıyordu. Hunter bu imparatorluğu, bu çürümüşlük kokan güç savaşını hiç istememişti. Elleri kokmasın diye pahalı parfümler kullanan, altın bir kafese hapsedilmiş bir esirdi o. Her gece babasının emriyle susturulanların çığlıklarına uyanıyor, yaşamak zorunda kaldığı bu hayattan nefret ediyordu.
Ancak babası ona bir "koruma" atamamıştı. Ona bir pranga takmıştı: Rex.
Rex, bu karanlık krallığın en keskin, en soğuk silahıydı. Bir adamın ruhunu sökerken gözünü bile kırpmayacak bir cellat... Babasının sadık tazısı. Hunter için Rex sadece bir muhafız değildi; babasının ensesindeki soğuk ve sabit nefesiydi. Rex'in ne geçmişi vardı ne de geleceği. O sadece şimdiki zamanın celladıydı.
Hunter, Rex’e her vurduğunda aslında o sarsılmaz otoriteye, babasının yarattığı o canavara saldırıyordu. Rex ise karşısında bir anıt gibi duruyordu. Karşılık vermiyor, konuşmuyor, acı hissetmiyordu. İncinemeyecek kadar ölü, sadakatinden vazgeçemeyecek kadar gururluydu.
Bir kral, tahtı için dünyayı yakabilirdi; ama bir koruyucu, sırf o gölgede kalabilmek için kendi ruhunu ateşe atardı.
Deponun içi küf, pas ve yaklaşan fırtınanın kokusuyla ağırlaşmıştı. Tavandaki titreyen ışıklar, Hunter’ın yüzüne keskin gölgeler düşürüyordu. Karşısında, şehrin en tehlikeli rıhtımlarını kontrol eden adamlar duruyordu. Hunter, babasının ona zorla taktırdığı o soğuk, mesafeli maskeyi takınmış, paltosunun düğmelerini iliklemişti.
"Mallar rıhtıma ulaştığında ödemenin yarısını alacaksınız," dedi Hunter. Sesi pürüzsüz ama emrediciydi. "Gerisi, sevkiyat güvenli bir şekilde sağlandığında ödenecek."
Karşısındaki yaralı adam, elindeki sustalı bıçakla oynayarak sırıttı. "Küçük prensimiz babasının arkasından oyunlar çevirmeyi öğrenmiş," dedi kısık bir gülüşle. "Ama bu oyunun kuralları senin sarayındakilere benzemez, Hunter."
Hunter tam adama haddini bildirmek için ağzını açmıştı ki, deponun ağır metal kapısı rayları üzerinde gıcırdayarak ardına kadar açıldı. Ani bir rüzgar dalgasıyla birlikte tanıdık, boğucu bir varlık içeri süzüldü: Rex.
Rex, ağır ve kararlı adımlarla deponun ortasına yürüdü. Uzun siyah paltosu yerdeki kirleri süpürürken gözleri sadece Hunter’a kilitlenmişti. Ne silahlı adamları ne de havada asılı duran gerilimi umursuyordu.
"Oyun bitti, Hunter," dedi Rex. Sesi boşlukta bir silah sesi gibi yankılandı. "Babanın haberi olmadan bu masada oturmak devasa bir hataydı. Gidiyoruz. Hemen."
Hunter yumruklarını masaya vurdu. Aşağılanmıştı. Bu adamın herkesin önünde kendisine bir çocuk gibi davranmasından nefret ediyordu. "Haddini bil, Rex! Bu benim anlaşmam, benim işim. Ben söyleyene kadar kimse kımıldamasın!"
Rex, sadece bir anlık sessizlikle karşılık verdi ve Hunter’ın tepesine dikilene kadar aradaki mesafeyi kapattı. Diğer adamlar silahlarına davrandığında bile gözünü kırpmadı; sanki dünyada diğer herkes birer hayaletti ve sadece ikisi var gibiydi.
"Burada yaptığın tek şey," diye fısıldadı Rex, Hunter’ın kulağına doğru eğilerek, "kendi ölüm fermanını imzalamak. Babana senin öldüğünü söyleyen kişi olmak istemiyorum. Bu yüzden... gidiyoruz."
Hunter öfkeyle patladı, ayağa fırlayarak masayı bir kenara itti. "Bana emir veremezsin!" diye kükredi ve var gücüyle Rex’in suratına bir yumruk indirdi. Rex’in kafası yana savruldu, ağzının kenarından ince bir kan sızdı. Ama Rex tek bir adım bile geri atmadı. Sadece kanı yere tükürdü ve o boşluktan farksız gözlerini tekrar Hunter’a dikti.
Hunter’ın yumruğu Rex’in suratında patladığında, depoyu ölümcül bir sessizlik kapladı. Masadaki adamlar bu ani şiddet karşısında donup kalmıştı. Bir veliaht prens, babasının en güvendiği adamına az önce vurmuştu ama Rex yerinden bir santim bile oynamadı.
Rex, darbenin etkisiyle yana savrulan başını yavaşça düzeltti. Dudağından sızan kanı silmeye bile yeltenmedi. Hunter ile göz göze gelmedi; bunun yerine bakışlarını her zamanki gibi birkaç santim aşağıya, boyun hizasına sabitledi. Sesinde ne bir tehdit ne de bir öfke vardı; sadece o sarsılmaz, profesyonel soğukkanlılık...
"Eğer bitirdiyseniz gidebiliriz efendim," dedi Rex. Sesi öyle alçak ve ölçülüydü ki, sanki az önce suratına yumruk yemiş bir adam konuşmuyordu. "Babanız sizi konutta bekliyor. Güvenliğiniz benim sorumluluğumda ve burası artık emniyetli değil."
Hunter, eli sızlarken dişlerini gıcırdattı. Ona vurmuştu ama karşısındaki adamın o "duvar gibi" tavrı onu daha da çileden çıkarıyordu. "Sana gideceğimizi kim söyledi?" diye tısladı Hunter, Rex’in yakasına yapışarak. "Burada bir anlaşma yapıyorum. Sen kapıda bekleyeceksin!"
Rex, Hunter’ın elleri yakasını sıkarken bile kollarını yanlarda serbest bırakmaya devam etti. Karşılık vermedi, itmedi. Sadece saygılı mesafeyi korumak için yarım adım geri çekildi. "Anlaşma bozuldu, Bay Hunter," dedi, masadaki adamların gerginliğini işaret ederek. "Eğer benimle gelmezseniz, dışarıdaki ekip içeri girmek zorunda kalacak. Babanızın emirleri kesin: Ya konuta ya da güvenliğe."
Rex hafifçe yana çekilerek çıkışı işaret etti. Yolu açmıştı ama varlığı hâlâ yolu kapatan devasa bir engel gibiydi. "Lütfen," dedi sadece. Bu bir emir değil, bir ricaydı; ancak "kaçış yok" mesajı kristal kadar netti.
Hunter, öfkeyle omzunu ona çarparak Rex’in yanından geçip gitti. Rex istifini bile bozmadı. Sadece bir gölge kadar sessizce onu takip etmeye başladı.
Araba yolculuğu sağır edici bir sessizliğe gömülmüştü. Hunter, şiddetli yağmurun dış dünyayı bulanıklaştırmasını izlerken, dişlerini sıkmaktan çenesi ağrıyordu. Rex’in yolcu koltuğundaki varlığı, aracın içindeki havayı kurşun gibi ağırlaştırıyordu. Malikaneye vardıkları an, Hunter araç tam durmadan kendini dışarı attı.
Salonda bekleyen babasının sorgulayıcı bakışlarını görmezden geldi, kuşkusuz gelmekte olan o ağır azarı pas geçti. Kimseye bakmadı, kimseye cevap vermedi. Sadece doğrudan merdivenlere, tek sığınağına yöneldi.
Odasına girdiği an kapıyı öyle bir şiddetle çarptı ki, koridordaki tablolar sarsıldı. Rex’in çoktan kapının hemen dışındaki o alışılmış yerini aldığını biliyordu.
Hunter, bir kefen kadar ağır hissettiren pahalı ceketini üzerinden sıyırıp bir kenara fırlattı. Gömleğinin düğmelerini sanki onu boğuyorlarmış gibi çekip kopardı. Ayakkabılar, pantolon... her şey odanın bir köşesine savruldu. Aynadaki yansımasına çarptı gözü; yüzü öfkeden kızarmış, eklemleri Rex’e indirdiği darbeden dolayı hâlâ sızlıyordu.
Banyoya daldı ve duşu sonuna kadar açtı. Sıcağı değil, buzu seçti.
Dondurucu su cildine değdiği an nefesi ciğerlerinde düğümlendi ama irkilmedi. Başını geriye yaslayarak suyun altına girdi; keskin soğuğun zihnindeki ateşi söndürmesine izin verdi. Deponun kokusu, babasının sesinin yankısı ve Rex’in o sinir bozucu, ifadesiz yüzü... Hepsini yıkayıp atmak istiyordu.
Parmaklarını ıslak saçlarının arasından geçirdi. Su vücudundan aşağı süzülürken duyabildiği tek şey, kendi kesik kesik nefesleri ve suyun fayanslara vuran ritmik tıkırtısıydı.
Hunter, saçlarına tutunan su damlalarının arasından Rex’i izledi. Kısa bir duraksamanın ardından kapıyı ardına kadar açtı ve geri çekildi. Bu bir davet değil, bir teslimiyetti; ancak Rex için bu, görev alanının genişlediği anlamına geliyordu.
"Pencereyi kapat," diye mırıldandı Hunter; sesi hâlâ bitkinlik ve kinle doluydu.
Rex tereddüt etmedi. Pencereye yürüdü, sağanak yağmurun getirdiği buz gibi esintiyi kesti ve kilidi çevirdi. Ardından köşedeki gardıroba yöneldi. Hunter’ın ne giyeceğini, neyi tercih edeceğini sanki Hunter’ın kendisinden bile daha iyi biliyor gibiydi. Askıdan koyu lacivert ipek bir bornoz çıkardı ve yaklaştı.
Bornozu öylece Hunter’ın omuzlarına atmak yerine, soylu bir uşağın titizliğiyle bekledi. "Müsaade edin sizi kurulayayım, efendim," dedi Rex; sesi odanın sessizliğinde eriyen bir fısıltı gibiydi.
Hunter alaycı bir gülümsemeyle başını kaldırdı. "Şimdi de uşaklığa mı terfi ettin, Rex?"
Rex cevap vermedi. Taze bir havlu aldı ve Hunter’ın ıslak saçlarını nazik ama profesyonel bir dokunuşla kurulamaya başladı. Hunter, az önce suratına inen yumruğa rağmen bu adamın ellerinin bu kadar yumuşak olabileceğini, parmaklarında ne bir titreme ne de bir tereddüt olacağını hiç hayal etmemişti.
Rex, Hunter’ın omuzlarındaki su damlalarını kurularken aralarındaki mesafe tamamen yok oldu. Hunter, Rex’in gömleğindeki o temiz kokuyu duyabiliyor ve az önceki yüzleşmeden kalan adrenalin yüklü sıcaklığı hissedebiliyordu.
"Neden?" diye fısıldadı Hunter, gözlerini Rex’in göğsüne dikerek. "Neden indirdiğim her darbeden, savurduğum her hakaretten sonra hâlâ burada durup bana... hizmet ediyorsun?"
Rex duraksadı. Havluyu tutan elleri saliseler içinde gerildi. Yavaşça Hunter’ın çenesini kaldırıp gözlerini onunkilere mühürledi. "Çünkü," dedi Rex; sesi bu kez daha koyu ve derindi. "Dışarıdaki herkes ne kadar güçlü olduğunuzu görmek istiyor. Ama ben... Ne kadar kolay kırılabileceğinizi bilen tek kişiyim. Ve benim görevim, o çatlakları kimsenin görmemesini sağlamak."
Bu sözler, Hunter’ın zihninde bir şimşek çakmasına neden oldu; korumasının bu hadsiz dürüstlüğü, hissettiği o aşağılanma duygusunu zirveye taşımıştı.
"Sen kim olduğunu sanıyorsun!" diye kükredi Hunter, Rex’in elini sertçe kenara iterek. Kontrolünü tamamen kaybeden bir fırtına gibi banyonun mermer tezgahına vurdu; üzerindeki pahalı parfüm şişelerini, fırçaları ve aynanın önündeki her şeyi tek bir hamleyle yere süpürdü.
Cam kırıklarının keskin sesi banyonun dar duvarlarında yankılanırken, Hunter dişlerini sıkarak Rex’in üzerine yürüdü ve onu göğsünden kapıya doğru var gücüyle itti. "Benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsun, asla da bilmeyeceksin! Sen sadece bir kölesin Rex, benim çatlaklarımı yamayacak bir usta değil, sadece o çatlakların arasına sıkışmış bir parazitsin!"
Odadaki öfke tüm oksijeni tüketmişti. Parçalanan kristallerin sesi henüz sönmeden, kapı hafifçe vuruldu. Rex, emir beklemeden kapıyı açtı. İçeri üç kadın personel girdi; yüzlerinde en ufak bir şaşırtı belirtisi yoktu. Bu evdeki fırtınalara alışkınlardı.
Personel, alışılmış bir sessizlikle cam kırıklarını toplamaya ve bir kenara atılmış kıyafetleri düzeltmeye başladı. Hunter, yatağın kenarında hâlâ sadece bir havluyla oturuyor, köşeye sıkışmış bir aslan gibi soluyordu. Kadınlardan ikisi, taze bir bornoz ve kıyafetlerle ona yaklaştı.
Ama Rex... Rex bir hizmetçi değildi.
Rex, kapının yanındaki duvara yaslandı. Kollarını göğsünde kavuşturdu ve tek kelime etmeden Hunter’ı izledi. Bakışları bir uşağın boyun eğen bakışı değil; bir gardiyanın soğuk, denetleyici bakışıydı. Odadaki telaşlı hazırlıklar, Rex’in sarsılmaz ve donuk duruşunun yanında adeta basit bir tiyatro sahnesi gibi kalıyordu.
Hunter, personelin kendisine bir kukla gibi pantolon ve gömlek giydirmesine izin verirken, gözlerini bir saniye bile Rex’ten ayırmadı. Rex’in duruşu—"Buradayım ve hiçbir yere gitmiyorum" diyen o sessiz beyanı—karanlık bir gölge gibi Hunter’ın üzerine çökmüştü.
Bir süre sonra Rex, o derin ve yankılı sesiyle sessizliği bozdu. Personelin varlığını umursamadı bile. "Dışarıdaki adamlar bu odaya adım atmaya cesaret edemezler, Bay Hunter," dedi Rex, sesi duvarlarda yankılanarak. "Ama ben... Ben sizin her nefesinizi, her öfkenizi ezbere biliyorum. Bu kadınlar gidecek, bu oda temizlenecek... ama ben hâlâ burada olacağım."
Hunter, gömleğinin düğmelerini ilikleyen kadının elini sertçe itti ve son düğmeyi kendisi bitirdi. "Çıkın dışarı!" diye kükredi personele.
Kadınlar saniyeler içinde odayı boşalttığında, geriye sadece Hunter’ın kesik kesik soluyuşu ve Rex’in duvara yaslanmış o sinir bozucu sakinliği kaldı.
Hunter yatağının kenarında dikleşti. İçinde kabaran bir hüsran dalgasıyla yakasını düzeltti; ancak Rex’in duvarı andıran silüeti karşısında kendisini hâlâ korunmasız ve savunmasız hissediyordu.
Rex, yaslandığı duvardan yavaşça ayrıldı. Adımları ağır ve ölçülüydü. Tam Hunter’ın önünde durduğunda, aralarındaki boy farkı üzerindeki baskıyı daha da katladı.
"Benden kurtulmak istiyorsun, biliyorum," dedi Rex. Sesi şimdi bir fısıltı kadar alçak ama bir yemin kadar sertti. "Babanın emirlerinden nefret ediyorsun, bu hayattan nefret ediyorsun ve en çok da... aynaya her baktığında gördüğün o yansımadan nefret ediyorsun."
Hunter, gözleri öfkeyle yanarak başını hızla kaldırdı. "Benim hakkımda konuşmaya hakkın yok!"
Rex elini yavaşça kaldırdı. Bir an için Hunter, Rex’in ona vuracağını düşünerek gerildi; ancak Rex sadece Hunter’ın omzundaki küçük bir kırışıklığı düzeltti. Bu bir hizmetçinin nezaketi değil; bir gardiyanın, mahkûmu üzerindeki mutlak hakimiyetiydi.
"Benim 'hakkım', Bay Hunter, sizi korumaktır," dedi Rex, Hunter’ın gözlerinin en derinlerine bakarak. "İçinizdeki o ateş sizi küle çevirmeden önce... Ben burada olacağım. Kapınızın dışında, zihninizin içinde ve attığınız her adımın bir parmak gerisinde."
Rex döndü ve kapıya doğru yürüdü. Tam çıkmak üzereyken duraksadı ve son bir kez omzunun üzerinden geriye baktı. "İyi uykular, efendim. Işıkları kapatmayı unutmayın; çünkü karanlıkta sizi benden başka kimse göremez."








