Chapter 1 Yanan Topraklar ve İlk Gece
Ufuk, Takeda topraklarının üzerinde kararmak yerine kızıl bir is perdesiyle kaplanmıştı. Yağan yağmur toprağı berekete değil, taze kana boğuyordu. On yedi yaşındaki Eijiro için dünya, ayaklarının altındaki çamurdan ve genzini yakan yanık et kokusundan ibaretti.
Eijiro, ne katananın ağırlığını bilir ne de daimyoların haritalar üzerinde paylaştığı topraklardan anlardı. Sadece birkaç saat önce, omuz omuza pirinç ektiği köylülerin feryatları hâlâ kulaklarındaydı. Süvarilerin nal sesleri köy meydanına indiğinde, babasının onu iterek "Koş!" deyişi zihnine kazınmıştı. Arkasına bakmamıştı. Bakarsa, adımlarının yavaşlayacağını biliyordu.
Üzerindeki kaba keten kimono, çalılıklara takıla takıla parça parça olmuştu. Yüzündeki ter, etraftan uçuşan küllerle birleşip siyah hatlar halinde boynuna süzülüyordu. Yanına alabildiği tek şey; kuşağının arasına sıkıştırdığı, evlerinin yıkıntısından kapıp kurtardığı mavi turna motifli, kenarı çatlamış porselen bir kase ve yarısı dökülmüş küçük bir bez torba pirinçti.
Güneş, dağ geçidinin ardında kaybolurken ayaklarındaki saman sandaletler çoktan parçalanmıştı. Çıplak tabanları keskin taşlar ve sert çalı kökleri yüzünden yarılmıştı. Her adımda toprağa kanlı bir iz bırakıyor, ama durursa arkasından gelen ölümün onu buracıkta yakalayacağını bilerek adımlarını zorluyordu.
Orman, karanlık çöktükçe uğuldamaya başladı. Sengoku Japonya'sında bir mülteci için ağaçların arası, en az yanan bir köy kadar tekinsizdi. Lordunu kaybetmiş aç roninler ve yol kesen haydutlar, ordulardan arta kalanları avlamak için her çalı arkasında beklerdi.
Eijiro, devasa bir çınar ağacının kökleri arasında oluşan dar bir oyuğa sığındı. Dizlerini göğsüne çekip küçülebildiği kadar küçüldü. Midesi açlıktan kasılıyordu, ancak bez torbanın ağzını açmaya eli varmadı. Yarın bu dağlarda bir avuç taze ot bile bulamayabilirdi. Çatlak porselen kaseyi çıkardı, parmaklarıyla mavi turna resminin üzerinde gezdirdi. Dudakları titredi, dişlerini birbirine kenetledi. Çıkan hafif gıcırtı ormanın uğultusunda kayboldu. Gözlerini sımsıkı kapattı; dökülen yaşların isli yüzünde bıraktığı soğukluğu hissetti.
Gece yarısına doğru, patikayı döven at nallarının tok sesi yankılandı. Arkasından meşalelerin sarı, titrek ışığı ağaç gövdelerine vurdu. Eijiro nefesini tuttu. Elini ağzına bastırarak nefesinin çıkardığı buharı bile gizlemeye çalıştı.
"Burada oyalanamayız," dedi sert, buyurgan bir ses. Zırh plakalarının birbirine çarpma sesi karanlıkta seçiliyordu. "Kaçanların çoğu nehir yatağına doğru gitti. Bu dağ yolunda yiyecek bir şey yok."
"Efendimiz sağ kalan istemiyor," diye homurdandı bir diğeri, mızrağının sapını yere vurarak. "Yarın şafakta yukarıdaki köyleri de temizleyeceğiz."
Meşalenin isi ve ışığı, Eijiro'nun saklandığı ağacın birkaç arşın yakınından geçti. Genç adamın göğsü, sanki kaburgalarını kıracakmış gibi hızla çarpıyordu ama milim kımıldamadı. Askerlerin ayak sesleri ve ışıkları vadinin derinliklerinde kaybolana kadar parmaklarını toprağa gömdü.
Onur, unvan ya da sadakat... Bu kelimelerin buralarda bir karşılığı yoktu. Eijiro o gece, hayatta kalmanın sadece nefes alıp vermekten ibaret olduğunu, bunun için de her şeyi unutması gerektiğini anladı.
Şafak vakti sis dağ eteklerinden çekilirken, Eijiro ağaç oyuğundan çıktı. Bacakları titriyordu ama gözlerini önündeki dik ve çamurlu patikaya dikti. Üzerine çöken külleri silkelemeden yürümeye başladı.
Zırh tıkırtıları ve meşale ışıkları vadinin dik virajlarında tamamen sönüp gittiğinde, geriye sadece çamurlu toprağın amansız sessizliği kaldı. Eijiro, elini ağzından yavaşça çekti. Parmakları kendi nefesinin nemiyle sırılsıklam olmuş, korkudan kasılan çenesi uyuşmuştu. Askerler gitmişti ama arkalarında bıraktıkları o mutlak karanlık, ormanın içindeki her çalıyı mızraklı birer düşmana dönüştürüyordu.
Gece yarısını çoktan geçmişti ve dağ havası, ıslak keten kimonosunun liflerinden sızarak çıplak tenine bir kılıç gibi işliyordu. Eijiro dişlerinin birbirine vurmasını engellemek için çenesini sıktı; zira Sengoku dağlarında yükselecek en küçük bir insani ses, tepedeki aç kurtları ya da yol kesen haydutları bu ağaç oyuğuna çekmeye yeterdi. Midesindeki boşluk ise artık sadece açlık değil, nefes almasını bile zorlaştıran keskin bir sancı halini almıştı. Koynundaki bez torbaya dokundu. Çiğ pirinç tanelerinin sertliği parmak uçlarına battı. Birkaç tanesini ağzına atıp çiğnemeyi düşündü ama vazgeçti; bu dağların ne kadar süreceğini bilmeden bu erzağa dokunmak intihardı. Ateş yakmayı ise aklından bile geçirmedi; yükselen cılız bir duman bile yerini açık etmeye yeterdi.
Vakit sabaha karşıya yaklaşırken, dondurucu ayaz daha da amansız bir hal aldı. Eijiro, çıplak ve yaralı ayak tabanlarının uyuşmaya, hissini kaybetmeye başladığını fark etti. Eğer şafağa kadar bu dar oyukta hareketsiz kalırsa, bir daha asla ayağa kalkamayacağını biliyordu. Hayatta kalma dürtüsü, acıyan kaslarına emir verdi. Ağaç köklerinin arasından öne doğru süründü. Toprak nemli ve kaygandı; ayağa kalkmaya çalıştığında dizleri titredi ama pes etmedi. İki yanındaki gövdelere, ıslak yosunlara tutunarak kendini dik patikaya doğru fırlattı.
Attığı her adımda, ayaklarındaki açık yaralara çamur ve kurumuş çam iğneleri saplanıyordu. Acı, zihnini diri tutan tek şeydi. Gökyüzü griden kurşuni bir renge dönerken, Eijiro dağ geçidinin en yüksek noktasına varmıştı.
Durdu ve sislerin arasından aşağıya, geldiği yöne doğru baktı. Vadinin derinliklerinde, bir zamanlar evinin yükseldiği yerde artık sadece kara bir kül yığını ve göğe doğru can çekişerek yükselen cılız bir duman vardı. Gözlerindeki yaşlar çoktan kurumuş, yerini rüzgarın sertleştirdiği tuzlu bir tabakaya bırakmıştı. Genç adam, üzerine sinen o is kokusunu umursamadan arkasını döndü ve dağın diğer yamacına doğru inen bilinmez patikaya doğru ilk adımını attı.
Karanlık bitmişti ama hayatta kalma mücadelesi bu yeni şafakla birlikte asıl şimdi başlıyordu.








