Si̇si̇n İçi̇nden Gelen (Türkçe) by edtugcu at Inkitt
Customize readability
Aa

SİSİN İÇİNDEN GELEN (TÜRKÇE)

All Rights Reserved ©

Summary

Skye Adası’nın fırtınalı ve sisli bir gecesinde, Fiona Blackwood uzun bir mesainin ardından nihayet evine, eşi Edward’ın yanına dönmeyi başarır. Ancak kapıdan adımını attığı an, evdeki her şeyin tuhaf bir sessizliğe gömüldüğünü fark eder. Edward, elinde buruşturulmuş bir kâğıtla salonun ortasında öylece durmakta, Fiona’nın seslenişlerine hiçbir tepki vermemektedir. Aralarındaki o bildik bağ, yerini aşılmaz ve buz gibi bir mesafeye bırakmıştır. Fiona eşine ulaşmaya, aralarındaki bu sessiz duvarı yıkmaya çalıştıkça, evin içindeki sis ve sırlar daha da koyulaşacaktır. "Sisin İçinden Gelen", sevdiğiniz birine en yakın olduğunuz anlarda bile aranıza nelerin girebileceğini sorgulatan, gizem dolu bir yüzleşmenin hikayesi.

Genre
Drama
Author
edtugcu
Status
Complete
Chapters
1
Rating
n/a
Age Rating
16+

Kısa Hikaye

Bedenim tam tamına on iki gün önce bu dünyayı terk etti.

On iki gün, beş saat, on dört dakika…

Bir iç çekiş kadar kısa bir süre. Ruhun zamanla olan bağı koptuğunda, geriye sadece takvim yapraklarının arasına sıkışmış soğuk bir boşluk kaldığını o akşam öğrendim.

Skye Adası’nın sert rüzgârları cama vururken eski kamyonetimin derisi aşınmış direksiyonuna sımsıkı tutunmuştum. Ellerim havanın soğuğundan değil, marketteki uzun mesainin yorgunluğuyla titriyordu. Üzerimdeki teyzemden kalan zümrüt yeşili yün kazağım bile içime işlemiş soğuğu dindiremiyordu; oysa birkaç saat önce kasanın arkasında terlediğimi hatırlıyordum.

Kamyonetin gıcırdayan koltuğundan gelen seslere aldırmadım. Aklımda yalnızca Edward vardı. Onun yanına gitmek, tüylü battaniyenin altına sığınıp dünyanın gürültüsünü dışarıda bırakmak istiyordum. O akşam evlilik yıl dönümüz için evi çiçeklerle donattığını bilseydim, onu şaşırtmak için marketten birkaç saat önce çıkabilirdim. Zamanın bu kadar acımasız olabileceğini kim bilebilirdi?

Kayalık kıyıların bıçak gibi keskin kenarlarında, sis farların ışığını bir canavar gibi yutuyordu. Fırtına bu mevsimde bu kadar güçlü olmazdı aslında. Sert rüzgâr kamyoneti sağa sola savuruyordu. Yol boyunca yer etmiş taşların üzerinde giderken dikkatimi yola vermeye çalışıyordum. Defalarca yaptığımız şikâyetlere rağmen somurtkan meclis üyesi Russell Ravenscroft yoldaki taşların temizlenmesini umursamamıştı. Bu engebeli yolda direksiyona hâkim olabilirdim belki; ehliyetimi iki ay önce almamış olsaydım.

Eve varmama az kalmıştı. Dikkatimi yola o kadar vermiştim ki bedenim kaskatı kesilmişti. Soğuk kemiklerime işlediğinde, marketten çıkarken yanıma aldığım kahveden bir yudum içtim. Bir anlık dikkatsizlikle, yüksek kayalıklar kamyonetin altından kayıp gitti. Çamura bulanmış tekerlekler boşlukta çaresizlikle döndü. Sis, camın içinden sızıp yüzüme dokundu. Bir kuzgun gibi havada süzülmenin, mutlak özgürlüğün ne demek olduğunu anladığımda; karanlık denizin dalgaları beni bir anne gibi kucakladı. Suyun içine çekilirken, Edward’ın adını haykırmak istedim ama sadece kabarcıklar ve sessizlik vardı.

Etrafımı saran hırçın dalgaların içinde nefesim kesilene kadar çırpındım. Uçsuz bucaksız görünen karanlık derinliğe sürüklenirken, ciğerlerimden çıkan baloncuklar bir süre sonra kesildi. Gözlerim donuklaştı. Suyun derinliklerinden gelen müzik sesini duyduğuma yemin edebilirdim. Notaların içinde kaybolmak ve yeniden kendini bulmak gibiydi. Kızıl saçlarım suyun içinde senfoniye ayak uydururken, bir anda bütün bedenim sarsıntıyla titredi ve yeniden baloncuklar ağzımdan yukarı süzülmeye başladı. Yukarıdan gelen ay ışığına doğru kendimi tüm gücümle ittim. Kayalığın kenarına tutunduğumda, ciğerlerimden çıkan öksürük ve ağzımda biriken safrayı dışarı çıkardım.

Kendimi yukarı, sert kayaların üzerine çektim. Kazağımın kenarının keskin kayaya takılıp yırtılmasına aldırış etmedim. Saçlarımdan damlayan buz gibi su, kazağımın yakasından içeri süzülüyordu. Islak uçlarını sıkıp üstüme çeki düzen vermeye çalıştım. Ellerimi yüzüme götürdüğümde parmaklarımın simsiyah olduğunu fark ettim; sabah sürdüğüm rimelim akmış olmalıydı. Üzerime ağırlık yapan kahverengi fitilli pantolonum sırılsıklamdı; paçalarım çamura bulanmıştı. Tir tir titremem, dişlerimin birbirine vurması gerekiyordu. Oysa soğuk, tenime ulaşmadan havada dağılıyordu.

Eve doğru koşarken ne ayaklarımda bir ağrı ne dizlerimde bir zorlanma vardı. Kayalıkların ötesindeki çalılıkları geçtiğimde, evin bacasından gökyüzüne karışan dumanı görüp rahatladım. Omuzlarımı gevşettim. Edward çoktan şömineyi yakmıştı. Evin etrafını saran sis, pencerelere tırnaklarını geçirmiş, içeri sızmak için bir çatlak arıyordu. Otlar ne zaman bu kadar büyümüştü? Bir ara onları budamam gerekecekti.

Kapıyı yavaşça ittiğimde, parmaklarımda hiçbir temas hissi olmasa da dokunduğumu biliyordum. Ellerime baktım; soğuktan hissizleştiklerini düşünerek kendimi avuttum.

İçerisi hiç olmadığı kadar sessizdi. Sessizlik, bir toz tabakası gibi tüm eşyalara sinmişti. Bir elimi göğsüme götürdüm. Girişteki gümüş çerçeveli aynanın önünden geçerken duraksadım ama bakmadan dar holde ilerledim. Üzerimden aşağıya akan damlalar, holü kaplayan seramikleri küçük bir gölete çevirmişti. Kızıl saçlarımdaki ıslaklık soluk tenime süzülüyor, yine de bu soğukta üşümeme neden olmuyordu. Alnıma yapışan saçlarımı geriye itip salonun kapısında durdum. Tanıdık bir hisse tutunmak istercesine ahşap kirişine elimi koydum. Köşedeki lambadan yayılan cılız ışık, karanlığı delmeye yetmiyordu. Kimse görmeden dans eder gibi kendi etrafında salınıyordu. Eşyaların üzerine hafifçe dokunuyor; masanın, sandalyelerin ve koltukta sessizce oturan Edward’ın keskin yüz hatlarında son buluyordu.

Edward, iri cüssesiyle koltuğun kenarına oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamıştı. Parmakları arasında buruşturulmuş bir kâğıt tutuyordu. Başını hafifçe öne eğmişti. Gözleri boşluğa bakıyordu. Kötü bir haber almış gibi nefesini tutmuş, öylece kımıldamadan duruyordu.

Boğazımı temizledim ve fısıldadım. “Edward?” Sesim odanın içine gömüldü.

Cevap vermedi.

Yavaşça yanına yürüdüm ve koltuğun yanına çömeldim. İçimdeki tekinsiz endişeye kulak asmadan başımı dizlerine yasladım. Derin bir nefes alıp bacaklarına sarıldım. “Başıma neler geldiğini bir bilsen,” diyerek mırıldandım. Kafamı kaldırıp gözlerine baktım. Kayalıklardan çıkabildiğim için kendimle gurur duyuyordum. “Az kalsın ölecektim Edward. Kamyonet kayalıklardan uçtu ama bak, kurtulmayı başardım. Buradayım.”

Edward, yanından buz gibi bir rüzgâr geçmiş gibi aniden irkildi. Omuzları gerildi, başını hafifçe sallayıp sanki görünmez bir sesi duymaya çalıştı. Elleriyle pantolonunu sıkıca kavradı.

“Fiona,” dedi sesi acıyla titreyerek. “Fiona Blackwood… Seni o gün işten ben almalıydım.”

Hışımla ayağa kalktığında yerimde sarsıldım. Onun hareketlerine bağlı bir gölge gibi onu takip ettim. Mutfağa doğru yavaş ama kararlı adımlarla ilerledi. Mutfakla salonu ayıran oymalı ahşap masanın ucunda ansızın durdu. Üzerindeki sepette duran meyveleri küf kaplamıştı. Masanın köşesindeki bardakta duran suyu bir dikişte bitirip boş bardağı büyük bir öfkeyle solundaki duvara fırlattı. Bardak tuzla buz olurken yanına koştum. Elindeki kâğıdı hala bırakmadığını, aksine parmaklarının boğumları beyazlayana kadar sıktığını fark ettim. Onu bu kadar üzen ne olabilirdi?

Arkasından usulca, titreyen bedenine sarıldım. Gözlerinden yaşlar süzülürken bedenini masaya yasladı. Başına ne geldiyse onun yanında olduğumu anlamasını istiyordum. Ancak o, elindeki tüm dünyanın ağırlığını taşıyan buruşmuş kâğıda, kaza raporuna bakmaya devam ediyordu.

Kâğıdın üzerindeki siyah harfler kımıldadıkça, içimdeki tekinsiz endişe artmaya başladı. Üzerindeki birkaç kelimeyi seçebildim:Kayıp, kıyı şeridi, teyit edildi.

Kâğıdı Edward’ın elinden çekip almak için elimi uzattım. İnce parmaklarım, kenarları artık yırtılmaya yüz tutmuş kâğıda dokunmak üzereyken, kâğıtla birlikte yumruk yaptığı elini hızla çekti. Edward, gözlerinden yanaklarına süzülen ıslaklığı bileğinin tersiyle sildi ve kahverengi saçlarını geriye itti. Çenesini yukarı kaldırıp gözlerini tavana dikti. Gözyaşlarını yerinde tutmaya çalışırken çene kasları seğiriyordu. Bacaklarını oynattı ama dizleri daha fazla kederi taşıyamayacakmış gibi büküldü.

“Edward, bana bak! O kâğıtta ne yazıyorsa önemi yok, ben buradayım,” diye haykırdım. Sesim mutfağın taş duvarlarından sekip bana geri döndü.

Kısa bir nefes verdi. “Şu an yanımda olmalıydın. Fırtınalı havada o eski kamyoneti kullanmana izin vermemeliydim.”

Yukarı kata çıkmak için merdivenlere yöneldi. Basamakları ağır adımlarla çıktı. Son basamakta durdu ve omuzunun üzerinden geriye baktı. “Seninle saatlerce kamyonet için kavga etmeliydim.”

Yatak odasının kapısından girerken bir an tereddüt etti. Ayağını sürterek geçen sonbahar şehir merkezinden aldığımız nevresimlerin serili olduğu yatağa kendini bıraktı. Yatağın yanındaki komodinin üzerinde her zaman duran civanperçemi çiçekleriyle dolu dallar kurumuştu. Bordo pamuklu perdeler ay ışığının odayı aydınlatmasına izin vermiyordu. Biraz olsun ışık girmesi için perdeleri kenara itmeye çalıştım ama elim perdenin içinden sanki hiç var olmamış gibi kaydı. Ruhum dehşet içinde kıvranıyordu. Ellerim saydamlaşıyordu. Kafamı iki yana salladım.

Yatak tarafından gelen hıçkırıkla irkildim. Başımı geriye çevirdim. Sekiz yıldır ilk defa Edward’ın ağlamasını duyuyordum. Usulca yanına uzandım. Saçlarını okşamak istedim ama elim onlara ulaşamadan yumuşak saç tellerinin arasından geçti. Kısa bir nefes verdim.

Başımı çiçekli yastığa dayadım. Zaman zihnimin derinliklerinde geriye doğru aktı ve bir anı, tüm canlılığıyla etrafımızı sardı.

Glenfinnan’ın güneşli bir ikindi vaktindeydik. İkimiz de İskoçya’da büyüdüğümüz için sık sık buraya kafa dinlemeye gelmek ikimizi de rahatlatırdı. Bir meşe ağacının altında, Edward elinde bir salkım üzümle yanıma çökmüş, saçlarımdaki otları temizliyordu.

“Fiona,” demişti o gün rüzgârın melodisiyle yarışan bir sesle. “Sen bu yeşilliğin ve benim hayatımın en güzel misafirisin. Gitmeni hiç istemeyeceğim bir misafir…”

Yatakta uzanmış, güzel bir anı etrafımızda akıp giderken mavi gözlerine baktım. Bacaklarını kendine çekmiş iki büklüm karşımda yatıyordu.

“On iki gün oldu, Fiona,” dedi fısıltıyla. “On iki gündür deniz seni bana geri vermedi. O kaza yerinde sadece senin yeşil yırtık kazağını buldular.”

Başımı aniden kapının yanındaki sandalyeye çevirdiğimde üzerimdeki kazağın aynısının orada asılı durduğunu fark ettim. O an, bir hayalet olduğum, saydamlaşan ellerimden değil, Edward’ın sözleriyle gerçekliğe büründü.

Sözler boğazımda takılı kaldı. Bakışlarım kazakla onun gözleri arasında gidip geldi.

“Bu nası—“

Cümlemi tamamlayamadan doğrulup yatağın kenarında oturdu. Kendi kendine mırıldanıyordu; bu bir delilik değil, bir vedaydı.

Ayağa kalktı ve camın önüne ilerledi. Perdeyi isteksizce açtı. Ay ışığı odaya süzüldüğünde dudaklarının kenarı hüzünle kıvrıldı.

“Herkes bir gün gider, biliyorum,” dedi, sesi daha sakin ama çok daha derinden geliyordu. “Annem, babam, teyzen…Hepsi bu evden birer misafir gibi gelip geçtiler. Sen de benim hayatımdaki en kıymetli misafirdin. Ama seninki bu kadar kısa olmamalıydı.”

O an anladım. Biz hepimiz, birbirimizin hayatında birer misafirdik. Bazılarımız bir akşam yemeği kadar kalıyor, bazılarımız ise ömür boyu gitmeyecekmiş gibi yerleşiyordu. Ama evler bile misafiri ağırlayıp sonunda boş kalıyorsa, insan ruhu nasıl kalıcı olabilirdi ki?

Aşağıdan gelen saatin sesi, gece yarısı olduğunu haykırıyordu. Gitme vaktimin geldiğini bana haber veriyordu. Ayağa kalkıp yanına gittim. Adımlarım tüy kadar hafifti. Ona son bir kez dokunmak ve veda etmek istedim. Elimi yanağına uzattım; tenine dokunmadım, sadece varlığımın son sıcaklığını onun ruhuna üfledim.

Ay ışığına doğru bakarken gözlerini kapattı ve yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. “Güle güle Fiona,” dedi şefkatle. Dudaklarına bir damla yaş süzüldü.

Bir adım geri attım. Sis, pencereden içeri sızmaya, odadaki ay ışığını yutmaya başladı. Artık gitmeliyim. Ben bu hayatın, bu kalbin ve bu evin misafirliği bitmiş yolcusuydum. Bedenim havaya karışırken ona gülümseyerek baktım. Üzerinde taşıdığı hüzün, içeri vuran ışıkla karışıyordu.

Zira biz bu dünyada bir evin sahibi değil, zamanın kiracılarıydık; en uzun ömür bile, sevilen bir kalpteki misafirlikten öteye geçemiyordu.

Her anı saklamak için son bir kez sımsıkı yumdum gözlerimi.

Ben, Fiona Blackwood.

Bedenim tam tamına on iki gün önce bu dünyayı terk etti.

On iki gün, beş saat, on dört dakika…

Let edtugcu know what you thought about this chapter!
Love this

2

Love this

Funny

0

Funny

Spicy

0

Spicy

Suspenseful

0

Suspenseful

Emotional

2

Emotional

Profound

0

Profound

Heartwarming

0

Heartwarming

Shocking

0

Shocking

Good Writing

1

Good Writing

Compelling Plot

1

Compelling Plot

Great Character

0

Great Character

Strong Dialog

0

Strong Dialog

Further Recommendations

Merry Christmas - Adventskalender 2025

Aelyn Raven: Wieder eine tolle Geschichte. Leider bin ich erst jetzt dazu gekommen sie zu lesen, aber das tut der Geschichte keinen Abbruch *g* ich freue mich schon auf den nächsten Adventskalender

Read Now
Charly's Weihnachten

T.M: Ich kann es gar nicht anders sagen also ich liebe diese Geschichte einfach. Sie hat für mich einfach alles was es braucht. Sie hat mich einfach mitgenommen auf eine echt schöne Reise. Danke❤️

Read Now
Die Wölfe von Welby

Silvia: Sehr gut geschrieben. Spannend von Anfang an. Lustig und doch fesselnd zugleich. Hoffe es geht gut aus für sie.

Read Now
Ein Kuss für den CEO

Linda: Ein sehr einfühlsamen Buch, mit einer Spur drama. Zwischendurch musste ich schmunzeln.

Read Now
My Blacksmith Savior

Evanna: A absolute gem! I thoroughly enjoyed this book. It's so refreshing, and it feels so good to immerse yourself in such a happy, heartwarming little story. The ultimate feel-good read to lift your spirits and enjoy a cozy moment. Highly recommended!

Read Now
Exile in Flames

Star Enterprises: i really liked the story the plot was good butthe fight between eros and the orien was too small cnsidering the build up of their powers they were defeated very easily... other than that the love story plot was very nice and so is the story but in between the narration was a bit confusing but overal...

Read Now
Bear Roberts

aniya: I read your story its litreally amazingi couldn't stop reading

Read Now
Buried Alive

Saraa: Your story has become one of my favorites. I love how you developed the characters over time. Are you already working on another story, or do you have any ideas for future projects?

Read Now
An Irish Match

Saraa: Your story has become one of my favorites. I love how you developed the characters over time. Are you already working on another story, or do you have any ideas for future projects?

Read Now