1
Alunie, ikiz kardeşi Laura ve ebeveynleri ile mutlu mesut bir hayat süren 5 yaşındaki sıradan bir çocuktu. Anaokuluna her sabah hoplaya zıplaya giderdi. Enerjisini dışa vurmadan duramazdı. Neşeliydi de. Neşeliydi, neşeli olmasına da... Diğer çocuklardan bir hayli farklıydı. Çünkü sosyalleşmede yaşadığı zorluklar haftalar geçtikçe göze batmaya başlamıştı. Kendi hâlinde resim çizmeyi seven bir çocuktu, etliye sütlüye karışmazdı. Fakat nadiren de olsa sinir krizleri geçirirdi ve sakinleşmek bilmezdi.
Büyük bir kavganın ardından öğretmenler Alunie'nin ebeveynlerine ulaşarak kendisinin psikolojik destek almak zorunda olduğunu belirttiler. Alunie tüm öğrenciler arasında en zekisi olsa da yaptığı eylemlere kimse bir anlam veremiyordu çünkü kendini ifade etmekte oldukça zorlanan bir çocuktu. Ve psikiyatri sonuçları gösterdi ki Alunie hem DEHB hem de Asperger sendromundan muzdarip bir çocuktu. Fakat psikiyatrist onda büyük bir potansiyel görmüştü.
Bir gün ise her şey değişti. Ve kimse o günün geleceğini tahmin etmemişti.
Bir kasım sabahı. Yer İowa. Anneleri Melody her zamanki gibi ikizleri giydirdi, kahvaltılarını yaptırdı. Babaları Theodore arabayı çalıştırmış onların gelmesini bekliyordu. Kızları okula bıraktıktan sonra bir alışveriş merkezine gidip baş başa takılma ve kızlara çeşitli kıyafetler alma planları vardı. Kızları arabaya bindirdiler ve emniyet kemerlerini bağladıktan sonra, yola çıktılar. Okula vardılar. İlk Alunie'nin ikiz kardeşi Laura indi arabadan, koşarak okula girdi. Alunie ise sakindi ve kaygılı görünüyordu, sanki o gün olacakları sezmişti. Babası arka koltuğa, Alunie'nin yanına oturdu. "Ne oldu kızım, üzgün görünüyorsun." dedi. Alunie sessizdi. "Korkuyorum." diyebildi sadece. Babası onun başını okşadı ve yumuşak bir ses tonuyla devam etti konuşmasına.
- Neden korkuyorsun?
- Sizi kaybetmekten...
Theodore bir anlık durdu ve düşündü. Kızının bu yaşta bu kaygıya kapılmış olması ona tuhaf gelmişti.
- Neden böyle düşündüğünü söyleyebilir misin bana?
- Ben siz olmadan bir hayat düşünemiyorum, çok zor olur. Siz olmazsanız ne yaparım bilmiyorum...
Babası bu sözler karşısında ne diyeceğini bilemedi. Küçücük bir çocuğun bunları düşünmesi onu gerçekten şaşırtmıştı.
- Biz her zaman yanında olacağız Alunie. Sonsuza dek. Şimdi okuluna git, okul çıkışında biraz gecikebiliriz. Biraz uzağa gideceğiz. İyi bak kendine olur mu kuzum?
Alunie sessiz kaldı. Gülümsedi ve babasına sarılıp onun yanaklarını öptü. Sonra arabadan indi ve öğretmenleri eşliğinde okuluna girdi. Melody ve Theodore da şehir dışındaki alışveriş merkezine gitmek üzere yola çıktı.
Aradan birkaç saat geçti. Okulun çıkış saati geldi geçti. Fakat ikizlerin ebeveynlerinden ses seda yoktu. Okul idaresi de ulaşamamıştı onlara, bir terslik vardı. Çıkış saatinden sonra kendileriyle beraber bir süre okulda kalan ve ebeveynlerinin gelmesini bekleyen başka bir çocuk, annesinin geldiğini görür görmez ona koşmuştu. Fakat aradan uzun süre geçmesine rağmen hâlâ kimsecikler yoktu. Laura'nın iyice canı sıkılmıştı. O da kaygılanmaya başladı. "Annemle babam nerede? Herkes gitti fakat bir tek biz kaldık." diye mırıldandı, ses tonundan canının sıkkınlığı belliydi. Alunie elini onun omzuna attı ve onu sakinleştirmeye çalıştı. "Babam sabah bizi bırakırken geç kalabilecekleri konusunda bilgilendirmişti beni. Merak etme gelecekler." dedi sakin bir ses tonuyla. Gidip okulun bahçesindeki banklardan birine oturdular. Alunie resim defterini açıp çizim yapmaya başladı. Can sıkıntısından birbirleriyle konuşmaya başladılar.
- Off sıkılmaya başladım yaa. Sen hiç sıkılmıyor musun?
- Yoo, sıkılmıyorum. Bir şeylerle oyalanınca o kadar da sıkılmıyorsun aslında.
- En iyisi içeri girelim, hava soğumaya başladı.
İki kardeş okula girdi. Çaktırmadan öğretmenler odasına girip ısıtıcının önüne oturdular. Alunie'nin omzuna birisi elini koydu. Alunie irkildi önce, sonra arkasını dönüp baktığında öğretmeni ile göz göze geldi. "Anne ve babanız hâlâ gelmedi mi?" diye sordu öğretmenleri. Laura "Evet, belki bir saattir bekliyoruz ama haber alamadık onlardan." dedi. Alunie de "Annemizin ve babamızın uzak bir yerlerde işi varmış, o yüzden bizi almaya biraz geç geleceklermiş. Dışarıda oturuyorduk ama üşüyünce içeri geçtik." diye ekledi. Öğretmen kötü bir haber almıştı, çocukların eninde sonunda o gerçekle yüzleşeceği gerçeği onu paramparça ediyordu. "Karnınız acıkmıştır, size arta kalan yemeklerden koyup çay yapacağım. Anneniz beni aradı, uzaktalar hâlâ." dedi onlara, ikisini mutfağa yönlendirdi. Laura çok mahcup olmuştu. "Yok yok, sağ olun öğretmenim, karnımız tok." der demez karnı guruldadı. Öğretmen onlarla kucaklayıcı bir şefkatle konuşuyordu. "Gelin yiyin siz, aç kalmayın." dedi ve yemekleri ısıttı. Yanına da meyve çayı demledi.
Yarım saat sonra büyük bir araç okulun önüne geldi. Öğretmen dışarı çıktı ve araçtan inen insanlarla konuştu. Alunie ve Laura ise pencerenin önüne geçti, oraya bakıyorlardı. Ne olduğuna anlam verememişlerdi. Sonrasında resmi kıyafet giyen bu insanlar okula girdi ve Alunie ile Laura'yı alıp araçlarına bindirdiler. Kadın görevli onlarla konuşmaya başladı, çünkü ikizler korkmuş görünüyordu. "Ben Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı'ndan bir ablanızım. Korkmanıza gerek yok, güvendesiniz. Sizi Minnesota'daki teyzenize götüreceğiz. Evinizdeki tüm kişisel eşyalar teyzenize teslim edilecek." dedi ve onların başını okşadı. Güven vermek için onların yanına oturdu ve yola çıktılar. İkizler ne olduğunu henüz bilmiyordu. Söylense bile idrak edebilecek zihin yapısında değillerdi.
Amerika'da Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı'nın bir çocuğu akrabalarına teslim etme süreci haftalar sürer. Fakat ikizlerin teyzesi kendisine ulaşıldığında ısrarcı bir dille onların vasiliğini üstlenmek istemişti. Yasalar gereği çocukların acilen güvenli bir akrabaya teslim edilmesi gerekiyordu. Teyzeleri şu anlık resmiyette koruyucu aile olarak onlara bakacaktı çünkü ikizlerin Amerika'da başka akrabası yoktu ve henüz çok küçüklerdi. Mahkeme işlemleri tamamlanınca teyzelerinin yanı onların kalıcı yuvası olacaktı.
1 gün süren bir yolculuktan sonra Superior Gölü'nün kıyısındaki bir şehir olan Two Harbors'a varıldı. Yetkililer ikizleri kalın kıyafetlerle sarıp sarmalamışlardı çünkü Minnesota ikliminin soğuk ve sert olduğu bir döneme girmişti. Teyzeleri Magnolia onları karşılamak için onlara en sevdiği yemekleri pişirmişti. Kremalı tavuk çorbası, mantarlı kremalı tavuk sote, elmalı turta... Yetkililer ikizleri teyzelerine teslim ederken, ondan ikizleri içeri yollamasını rica ettiler. Magnolia gergindi çünkü böyle bir şeyin başına geleceğini hayal bile edememişti. Sonrasında yetkililer; maddi durum, hijyen ve oda kontrolü yaptıktan sonra birkaç imza aldılar ve evi düzenli olarak kontrole geleceklerini belirtip oradan ayrıldılar.
Magnolia çocuklara nasıl açıklama yapacağını bilmiyordu. Olaylar çok ani gelişmişti. Hâlâ çocuklara nasıl açıklama yapacağını düşünüyordu. Eşiyle birlikte bir hastanede çalışmaktaydı ve sadece iki günlüğüne izin alabilmişti, acilen bakıcılık yapacak birilerine ihtiyacı vardı. Sabah 9'dan akşam 6'ya kadar çalışıyordu eşiyle. Sağlık sektöründe çalıştıkları için Magnolia'nın izin bulması bir hayli zordu. İşten de ayrılamazdı çünkü maddi durumları gayet iyiydi, bunun bozulmasını istemiyordu.
Birden kendilerine yarım saat uzakta ikamet eden, eşinin genç yetişkinlik çağındaki yeğeni İrene geldi aklına. Kendisi henüz Alunie ve Laura yokken, amcası Roman ve yengesi Magnolia ile beraber Melody ve Theodore'un evine tatile giderdi yazları. Melody onu kendi kızı gibi severdi, "Benim de böyle bir kızım olsun istiyorum." derdi. İrene ise küçük çocukları çok severdi ve gönlünde özel çocuk bakıcısı olmak vardı. Alunie de özel bir çocuktu, bu yüzden İrene onlar için ideal bir bakıcı olacaktı. Bu konuyu eşi Roman ile konuşmak için onun eve dönmesini bekledi.
Roman eve geldiğinde ikizler çoktan uyumuştu. Magnolia'ya sarılıp onu öptükten sonra birlikte mutfağa geçip oturdular masaya, sessizce yemeklerini yiyip zihinlerini toparladıktan sonra loş ışıkları açıp kahve ve turta eşliğinde konuşmaya başladılar. Olayları sindirmesi gerçekten zordu. Lafa önce Roman girdi. "Duyduklarım doğru mu?" dedi titrek bir sesle. Magnolia birden ağlama krizine girdi, ağzını kapatarak ağlamaya başladı çünkü gürültü yapmak istemiyordu. Roman hızla ayağa kalkıp elini onun omzuna koydu. Sıcak bir ses tonuyla "Ben buradayım hayatım, lütfen kendini suçlama. Sen geleceğimizi düşün." dedi ve ona peçete verdi. Magnolia burnunu ve gözyaşlarını sildikten sonra boğuk bir sesle konuşmasına devam etti.
— Yıllarca kendimi suçladım, üç çocuğumu da birkaç haftalıkken düşürdüm. Pes etmek istemedik biliyorsun ama yorulmuştum. İkincisinde "Bu sefer olacak." dedik, inandık. Üçüncüsünde de aynısını dedik. Ben çocuklarım olsun istedim, ama bu şekilde olsun istemedim. Bir tanecik kız kardeşim Melody'i kaybetmek istemedim ben. Şimdi çocukların yüzüne nasıl bakacağım ben?
Roman başını çevirdiğinde pijamaları, uyuşmayan çorapları ve elinde peluş ördeği ile Alunie'nin karanlık koridorda öylece dikildiğini gördü. Kendisi koyu griydi ama kızıl saçları ışıkta parlıyordu. Magnolia'nın sessizce hıçkırması dışında ortam birkaç saniyeliğine sessizleşti. Alunie duyduklarına inanamamıştı, birkaç adımla mutfağa girdi ve tedirgin bir ses tonuyla "Anneme ve babama ne oldu?" diye sordu. Roman iç çekti, bir anda yüreği paramparça oldu. "Gel kızım, otur şuraya." dedi, bir sandalyeye minder yerleştirdi ve Alunie'yi ona oturttu. "Annen ve baban melek oldu Alunie. Bu gerçeği eninde sonunda öğrenecektiniz, o yüzden size boş yere yalan söyleyip güveninizi zedelemek istemedik." dedi ve onun başını okşadı. Alunie olayları kavramakta zorlanıyordu. Ölüm kavramıyla ilk kez yüzleşiyordu. "Ne yani, onları bir daha göremeyecek miyim?" diye sordu. Bir Roman'a bir Magnolia'ya bakıyordu, gözleri dolmuştu. Magnolia gözyaşlarını hızlıca toparlayıp "Onları bir daha göremeyecek olsan bile onlar seni her zaman izliyor olacak, bundan sonra senin annen ve baban biziz." dedi ona. "Yetkililerle anlaşırsak bir tane de ablanız olacak. Kendisi enişten Roman'ın yeğeni İrene olur. Belki kendisini hatırlarsın, siz çok çok küçükken sizlere ne hediyeler getirirdi." diye de sözlerini tamamladı.
Alunie hala duyduklarına inanamıyordu. Küçük zihni gerçekleri kavramakta zorlanıyordu. "Bir saniye." diyip mutfaktan çıktı ve banyoya yöneldi. Kapıyı kapattı, sırtını ona yasladı ve usulca yere çöktü. Sonra sessizce ağlamaya başladı. Daha o sabah, babasına "Ben sensiz ne yaparım?" demişti. Sanki bir şeyler olacağını hissetmişti erkenden. Kısa bir süre sonra kapı yavaşça tıklatıldı. Dışarıdan Magnolia'nın sesi geldi. "Alunie... iyi misin?" diye sordu yumuşak sesiyle. Alunie sessiz kaldı. Sonrasında Magnolia kapıyı açtı ve Alunie'ye "Merak etme biz her zaman burada olacağız. Sizi büyüteceğiz. Hafta sonları Roman ile balık tutmaya çıkarsınız, kiliseye gidip sosyalleşirsiniz, burada kışlar çok sert geçer zaten. Kışı sevdiğini biliyorum." dedi. Ve Alunie'yi kucağına alıp onu tekrar mutfağa getirdikten sonra ona süt ısıttı. Alunie küçük bir turta dilimi yedikten sonra geri gidip yatağına yattı. Magnolia Roman'ın kardeşi Romeo ile iletişime geçtikten sonra olan biteni anlattı. Onlar da olanları duyduğuna çok üzülmüşlerdi. İrene de kulak misafiri olmuş ve olan biteni az da olsa öğrenmişti. Magnolia, Romeo'nun eşi Jade'e "En iyisi yarın size misafirliğe gelelim. Orada olan biteni size anlatırız. Yüz yüze konuşmamız daha makul olur." dedikten sonra birkaç dakika daha konuştu ve telefonu kapattı. Gece saat 2 idi. Ve Alunie yatağa girmesine rağmen yarım saat boyunca uyuyamamıştı. Sadece anne ve babasını düşünüyordu. Bir daha onları göremeyeceği gerçeğini bir türlü kabullenemiyordu.