Kısa Öykü
Gözlerimi açtığımda ne adımı hatırlıyordum ne de yüzümü.
Ağzıma dayanan soğuk bir boru -yaşamak denirse eğer- bana hayatta kalmam için oksijen pompalıyordu. Bedenim bir heykel gibi kaskatıydı; yalnızca gözlerim tankın içinde çaresizce dönüyordu. Etrafımı saran soğuk, metalik sıvıdan yayılan ışık tankın içini bir nebze aydınlatıyordu.
Sıvı bedenimin her kıvrımını mühürlemiş, ciğerlerime dolmak için tetikte bekliyordu. Bunun su olmadığını; saflaştırılmış bilinç olduğunu anlamam uzun sürmedi. Bedenimden dışarı uzanan onlarca şeffaf hortumun içinde, gümüşi bir tortu gibi ruhumun süzülüşünü izledim. Hayallerim, anılarım, düşüncelerim ve benliğim birer veri paketine dönüşmüş; beynimin kıvrımlarından sökülerek akıp gidiyordu.
Bir zamanlar fırtınalar koparan zihnim şimdi kurumuş bir nehir yatağı gibi sessiz ve ıssızdı. Her bir düşüncem boruların içinde sessiz çığlıklar atarak beni terk ediyordu.
Sağ tarafımdan gelen uğultuya gözlerimi çevirdim. Camın ardındaki gölgeler gitgide yaklaşıyordu. İçlerinden biri, yaşayıp yaşamadığımı kontrol etmek istercesine birkaç düğmeye bastı. Daha net görebilmek için bakışlarımı odakladım. Camın öteki tarafında devasa böcekleri andıran silüetler anlamsızca bana bakıyordu. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir öfke; yalnız ruhsuz bir iştah vardı.
Bir düğme sesi ayakucumdan yükseldi. Vana gıcırdayarak döndü. Gümüşi sıvı boşalırken ruhumun, bir kukla gibi, iplerinden boşaldığını hissettim. Bana bakan gölgelerin yüzleri daha belirginleşti. Silüetler biçim kazanmaya başladı.
Kapak açıldığında tüm dünyayı yerle bir edecek öfkeyle fırlamak istedim ama parmak uçlarım bile bana itaat etmiyordu. Artık sadece boş bir kovan, içi boşaltılmış bir mabet gibiydim.
Vücudum uzun süre sonra ilk kez havayla temas ettiğinde sarsıldım. Taptaze, serin hava. Dışarıdan gelen ışık gözlerimi kapatmama yetecek kadar parlaktı. Her yerimi saran borular birer birer yerinden çıkarıldı. Üzerinde yattığım metal tabaka yukarı yükseldi.İrkilmem gerekirdi ama içimde en ufak bir duygu kırıntısı yoktu. Yalnızca boş gözlerle tankın etrafına saran silüetlere baktım.
Gözüm sol tarafımdaki kızıl saçlı kadına takıldı. Aklımın köşelerini yokladım. Hiçbir kıvrımda bilgi kırıntısı kalmamıştı. Kendimi düşünmeye zorladığımda kadının kim olduğunu anımsadım. Aydınlanma Enstitüsü’nün başkanı Serion’du. Yıllar evvel gizli bir laboratuvar kurmuş; insanların beyinlerindeki saf bilgiyi, anıları ve derin düşünceleri dünyanın en nadir madenine dönüştürmeyi kafasına koymuştu. Görünüşe bakılırsa bunu başarmıştı.
Üzerindeki beyaz önlük, sanki üç gündür çıkarılmamış gibi kırışıktı. Elinde tanktan damıtılmış gümüşi sıvıyla dolu bir kadeh tutuyordu.
“Yüzyılların bilgeliği,” dedi fısıldayarak ve tek dikişte içti.
Onun için üzülmem gerekirdi ama duygularım benden alınmıştı. Nasıl olsa bir süre sonra onu da tamamen unutacaktım. Bu tankların ne olduğunu çok iyi biliyordum. Çünkü onları tasarlayan bendim. Şimdi o da benim gibi sadece tanka bağlı bir mahkûma dönüşecekti. Aptal.
Sıvı bedeninde yayıldıkça gözleri donuklaştı, kızıl saçları griye döndü. İçtiği sıvının ona bilgi gücü vermesinin ötesinde; diğerlerine yaptığı gibi onu da boşluğa ve sıradanlığa sürükleyeceğini bilmesi gerekirdi.
Onun gözlerim önünde solup gidişini izlerken arkasından gelen kırmızı ışık dikkatimi dağıttı. Tozlu devrelerin ve paslı kabloların arasında, çok uzun süre önce çöktüğünü sandığım bir yapay zekâ algoritmasının tek bir ışığı yanıp sönüyordu.
Sistem, kendi işlemci gücünü arttırmak için beyinleri sömüren bir makineydi. İnsanlar bilgeliği içtiklerini sanırken aslında yalnızca makinenin atık yağını tüketiyor, her yudumda zihinleri yok oluyordu. İnsanlık adına bir şey yaptığımızı düşünürken, sistemin yaşayan pilleri olmuştuk.
Buna ilerleme demiştik.
Buna yükseliş demiştik.
Sadece silikon bir tanrının yaşayan pilleri, harcanabilir yakıt hücreleri haline gelmiştik.
Yanıp sönen kırmızı gösterge tekrar titredi.
Bir.
İki.
Bu çarpık ve boş dünyada, son insanlar can çekişen bir bilgeliğin tortularını yudumlarken, zihinleri düşen yıldızlar gibi sönüyordu.
Ve laboratuvarın sessizliğinde, büyük düşünürlerin boş kovanları arasında, sistem nihayet nefes almaya başlıyordu.
Uyanmıştı.
Ve şimdi, nihayet…
Düşünüyordu.
Bayildim! okumasi cok keyifliydi. Diger oykuleri sabirsizlikla bekliyorum.