BÖLÜM 1: GÖKYÜZÜ GÖZLER VE İLK KIVILCIM
BÖLÜM 1: GÖKYÜZÜ GÖZLER VE İLK KIVILCIM
Nehir Kıyısı Yerleşkesi’nde doğan bir çocuğun kaderi çoğunlukla toprağa ya da aile ticaretine bağlıydı. Babam yerleşkenin saygın kervan tüccarlarından biriydi; evimizde un kokusu da eksik olmazdı, uzak şehirlerden gelen ipekler de. Açlık çekmedim, paçavralar giymedim.
Fakat kendimi bildim bileli Nehir Kıyısı bana biraz dar, biraz da yabancıydı.
Bunun en büyük sebebi aynaya her baktığımda karşılaştığım o iki yabancıydı: Buz mavisi gözlerim.
Bizim topraklarda herkes kömür karası ya da koyu kestane gözlerle doğardı. Benim irislerim ise kış ortasında donmuş bir dağ gölünü andırıyordu. Bakkaldan tuz alırken tezgâhtar duraksar, sokakta koşan çocuklar dönüp arkamdan fısıldaşırdı. Uğursuzluk saymazlardı belki ama beni hep “farklı” bir kutuya koyarlardı. Bu yüzden kalabalıkların içinde suskunlaştım; bakışlarımı yerdeki taşlara dikmeyi, sırtımı duvarlara yaslamayı öğrendim.
İçime çekildikçe kulaklarım daha iyi duymaya başladı. Ve duyduğum tek bir kelime vardı ki, içimdeki o çekingen kabuğu tuzla buz ediyordu: Simyacılık.
Büyüklerin anlattığı hikâyeleri nefesimi tutarak dinlerdim. Koca imparatorların, göğsünde alev besleyen bir simyacının önünde diz çöktüğü; tek bir hap ile ölülerin diriltildiği, etrafında sivri prizmalar yükselen efsanevi iksirlerin dünyayı sarstığı o hikâyeler... Bu dünyada sıradan yuvarlak haplar sadece başlangıçtı; gerçek güç, hapın gövdesinden fışkıran sivri prizma çıkıntılarının ve üzerindeki rün çemberlerinin yoğunluğundaydı. Prizmalar ne kadar çoğalırsa, hap o kadar tanrısal bir kudrete ulaşıyordu. Benim aradığım şey buydu. Gözlerime tuhaf bakanların karşısında başımı eğmek değil; öyle bir kazan kaynatmaktı ki, kimse gözlerimin rengini değil, ürettiğim hapların göğe saçtığı ışığı konuşsun. Eşi benzeri görülmemiş bir simyacı olacaktım.
“On yaşına gelince göreceğiz Alpar,” derdi babam sırtımı sıvazlayarak. “Ocak sende yanacak mı, yoksa dükkânda defter mi tutacaksın?”
O gün gelmişti.
Yeşim Bulut Tarikatı’nın Seçim Meydanı, yerleşkenin merkezine kurulmuştu. Beyaz mermer basamakların üzerinde duran devasa Ateş Aynası, sabah güneşinin altında kara bir göz gibi parlıyordu. Etrafım rengârenk giyinmiş çocuklarla ve onları heyecanla izleyen ailelerle doluydu.
Sırada beklerken hemen önümde duran ipek elbiseli bir kız çocuğu heyecandan elindeki işlemeli mendili düşürdü. Refleks olarak eğildim, mendili tozlanmadan havada kaptım. Büyüklerin meclislerinde gördüğüm o asil, kusursuz saray beyleri gibi dimdik durdum ve hafifçe reverans yaparak mendili iki elimle uzattım.
“Düşürdünüz, küçük hanımefendi. Lütfen bağışlayın, rahatsız etmek istemezdim.”
Ses tonumun son derece ağırbaşlı ve asil çıktığını sanıyordum. Ancak kız önce yüzüme, ardından buz mavisi gözlerime baktı. Bir anda yanakları kızardı, elini ağzına kapatarak kıkırdadı. Arkasını dönüp yanındaki arkadaşına fısıldadığında, iki kız birden dönüp bana bakarak kıkır kıkır gülmeye başladı.
Yanaklarım alev aldı. Yine batırmıştım. Kesinlikle benimle dalga geçiyorlardı. O asil duruşum onlara gülünç gelmişti; dik dik bakan mavi gözlerim ise muhtemelen bir ucube gibi görünüyordu. Dişlerimi sıktım, çenemi kilitledim ve bakışlarımı yerdeki çatlak taşa sabitledim. Kızlarla konuşmak, çıplak elle zehirli akrep otu ezmekten farksızdı.
“Sıradaki! Alpar Demir!”
İsmim yankılandığında zihnimdeki utancı sildim. Göğsümü dikleştirip mermer basamakları tırmandım ve soğuk obsidiyen aynanın karşısına geçtim.
“Kollarını aç ve içsel enerjini göğsünün ortasına topla,” dedi Yaşlı Usta Wu. Gözleri yorgundu; sabahtan beri onlarca çocuğa aynı şeyi söylemişti. “Nefesini aynaya akıt.”
Derin bir nefes aldım. Göğüs kafesimin tam ortasında, doğduğum günden beri uyuyan o minik, gizli ocağa dokundum.
Fıss.
Aynanın kara yüzeyi bir anda titredi. İçeriden yükselen alev ne sarıydı ne de sıradan bir turuncu. Aynanın dibinde, gece gibi koyu, dumanın gölgesinde kıvrılan karanlık kıvılcımlar çatırdadı. Alev yukarı doğru kükremedi; taşın üzerinde gölgeler halinde süzüldü, dipsiz bir kuyu gibi derinleşti.
Yaşlı Wu’nun kaşları hayretle havalandı. “Birinci Derece: Gölge Kıvılcımı (Yīn Huǒ)! Temeli karanlık ama son derece dengeli bir tohum. Kabul edildin!”
İçimden taşan zafer hissiyle gülümsedim. Gölge Kıvılcımı birinci seviyeydi; ama bu sadece bir tohumdu. Bu dünyada ateşin seviyesini yükseltmenin yolunu çok iyi ezberlemiştim: Aynı anda beş ateşi yakıp birleştirmek, ardından her kademede on ateşi aynı potada kaynaştırmak gerekiyordu. Sadece bağdaş kurup meditasyon yapmak yetmezdi; zayıf bir beden bu alevlerin birleşimine dayanamaz, geri tepmeyle meridyenlerini parçalardı. Vahşi bir kondisyon ve çelik gibi bir irade gerekiyordu.
Kayıt çadırına yönlendirildik. Masanın üzerine her yeni çırağa verilen standart tarikat kiti bırakıldı: Açık mavi bir tarikat cübbesi, belime takabileceğim gri ipekten Büyülü Saklama Kesesi ve kesenin içinde hafifçe parıldayan tam 20 Küçük Ruh Taşı. Kesenin büzgüsünü hafifçe aralayıp içine baktığımda, dışarıdan avuç içi kadar görünen torbanın içinde koca bir sandığı alacak kadar boyut büyüsü barındırdığını gördüm. Bu taşlar tarikattaki hayat suyumdu; yüz tanesi bir Orta Ruh Taşı ediyordu ve ben şimdiden ilk sermayemi almıştım.
“Şimdi kazan deposuna geçin!” diye bağırdı girişteki görevli kıdemli öğrenci. “Herkes Seviye 1 Çırak Kazanı seçecek. İtişip kakışmak yok!”
Kazan deposu devasa bir hangardı. Binlerce dökme demir ve bronz kazan sıralanmıştı. Zengin ailelerden gelen soylu çocuklar, parlatılmış ve üzerinde ejderha kabartmaları olan gösterişli Seviye 1 kazanları kapmak için birbirini eziyordu.
Ben ise kalabalıktan uzaklaşıp arka koridorlara, tozlu rafların gölgesine doğru yürüdüm.
Gözlerim, en dipteki kırık bir tahta masanın altında duran, üzeri kalın bir kül tabakasıyla örtülmüş kazana takıldı. Dışında hiçbir süsleme yoktu. Hatta görevliler tarafından ıskartaya ayrılmış gibi üzerine beyaz tebeşirle kaba bir “1” çizilmişti.
Fakat ona doğru yaklaştığımda, göğsümdeki Gölge Kıvılcımı deli gibi titredi.
Mavi gözlerimi kısıp metalin dokusuna odaklandım. Üzerindeki kir tabakasının hemen altında, sıradan Seviye 1 kazanlarda bulunması imkânsız olan iç içe geçmiş üç gizli enerji halkası uzanıyordu. Isıyı hapseden ve rün baskısını dağıtmayan ağır, nadir bir cevherden dökülmüştü. Tarikatın değerlendiricileri dışındaki pas ve kire aldanıp bunu alt sınıf kaba bir demir sanmışlardı.
Oysa bu bir Seviye 1 değildi. Bu, tamamen yanlış sınıflandırılmış Seviye 3 bir simya kazanıydı.
Eğildim, parmaklarımı soğuk metale değdirdim. İçimdeki alev, kazanın derinliklerindeki görünmez kanallarla adeta selamlaştı.
“Bunu alıyorum,” dedim doğrularak.
Kayıt masasındaki kıdemli öğrenci kazana şöyle bir baktı, ardından alaycı bir kahkaha patlattı: “O paslı kül kovasını mı? Sen bilirsin ufaklık. İlk hap denemende kazan ortadan ikiye çatlayınca yenisini almak için Tarikat Pazarı’nda ruh taşı dilenirsin artık.”
Ona cevap vermedim. Kibarca hafifçe eğildim—ki adam bu asil tavrıma bakıp bir kez daha tuhaf tuhaf sırıttı—ve kazanı iki elimle kavrayıp saklama kesemin ağzına tuttum. Hafif bir ışık parıltısıyla koca kazan kesenin boyut boşluğuna çekildi.
Depodan çıkıp tarikatın taş yollarına adım attığımda göğsüm ferahlamıştı.
Belimde 20 Küçük Ruh Taşı, kesemde gizli bir Seviye 3 kazan ve göğsümde yetiştirilmeyi bekleyen bir Gölge Kıvılcımı vardı. İnsanlar gözlerime garip bakabilirdi; kızlar tavırlarıma gülebilirdi; kıdemliler kazanıma çöp diyebilirdi.
Ama bu kazanın kapağı ilk kez açıldığında, üzerinde sivri prizmaların parıldadığı o hapı gördüklerinde kimse gülmeyecekti.








