Customize readability
Aa

Gök Közü ve Dikenli Mühür

All Rights Reserved ©

Summary

Göğsünde alev taşımayanın kazanı soğuk, kaderi kısadır. Bu dünyada simyacılar sıradan yuvarlak haplar yapmaz; gerçek ustalık, hapın üzerinde yükselen sivri prizmaların ve dönen rün çemberlerinin sayısıyla ölçülür. Prizmalar arttıkça hapın gücü tanrılara meydan okur. On yaşına basan Alpar, Nehirboyu Yerleşkesi’nin en tuhaf çocuğuydu. Buz mavisi gözleri yüzünden insanların yan bakışlarına maruz kalmış, kızların önünde asil bir centilmen gibi durmaya çalışırken hep yanlış anlaşılıp kıkırdamalara hedef olmuştu. Ama göğsünde tek bir hedef tütüyordu: Dünyanın gördüğü en büyük simyacı olmak. Ateş Aynası'nda ilk kademe alevi uyandığında kimse onu umursamadı. Tarikat deposundaki paslı, ıskartaya çıkmış bir kazanı seçtiğinde herkes arkasından güldü. Kimsenin bilmediği iki şey vardı: O paslı kap, yanlış değerlendirilmiş Üçüncü Seviye kadim bir cevherdi. Ve Alpar’ın göğsünde uyuyan Gölge Kıvılcımı, sadece alevleri değil, bütün tarikatın kaderini yakıp kül etmeye hazırdı.

Status
1d ago
Chapters
4
Rating
n/a
Age Rating
16+

BÖLÜM 1: GÖKYÜZÜ GÖZLER VE İLK KIVILCIM

BÖLÜM 1: GÖKYÜZÜ GÖZLER VE İLK KIVILCIM

Nehir Kıyısı Yerleşkesi’nde doğan bir çocuğun kaderi çoğunlukla toprağa ya da aile ticaretine bağlıydı. Babam yerleşkenin saygın kervan tüccarlarından biriydi; evimizde un kokusu da eksik olmazdı, uzak şehirlerden gelen ipekler de. Açlık çekmedim, paçavralar giymedim.

Fakat kendimi bildim bileli Nehir Kıyısı bana biraz dar, biraz da yabancıydı.

Bunun en büyük sebebi aynaya her baktığımda karşılaştığım o iki yabancıydı: Buz mavisi gözlerim.

Bizim topraklarda herkes kömür karası ya da koyu kestane gözlerle doğardı. Benim irislerim ise kış ortasında donmuş bir dağ gölünü andırıyordu. Bakkaldan tuz alırken tezgâhtar duraksar, sokakta koşan çocuklar dönüp arkamdan fısıldaşırdı. Uğursuzluk saymazlardı belki ama beni hep “farklı” bir kutuya koyarlardı. Bu yüzden kalabalıkların içinde suskunlaştım; bakışlarımı yerdeki taşlara dikmeyi, sırtımı duvarlara yaslamayı öğrendim.

İçime çekildikçe kulaklarım daha iyi duymaya başladı. Ve duyduğum tek bir kelime vardı ki, içimdeki o çekingen kabuğu tuzla buz ediyordu: Simyacılık.

Büyüklerin anlattığı hikâyeleri nefesimi tutarak dinlerdim. Koca imparatorların, göğsünde alev besleyen bir simyacının önünde diz çöktüğü; tek bir hap ile ölülerin diriltildiği, etrafında sivri prizmalar yükselen efsanevi iksirlerin dünyayı sarstığı o hikâyeler... Bu dünyada sıradan yuvarlak haplar sadece başlangıçtı; gerçek güç, hapın gövdesinden fışkıran sivri prizma çıkıntılarının ve üzerindeki rün çemberlerinin yoğunluğundaydı. Prizmalar ne kadar çoğalırsa, hap o kadar tanrısal bir kudrete ulaşıyordu. Benim aradığım şey buydu. Gözlerime tuhaf bakanların karşısında başımı eğmek değil; öyle bir kazan kaynatmaktı ki, kimse gözlerimin rengini değil, ürettiğim hapların göğe saçtığı ışığı konuşsun. Eşi benzeri görülmemiş bir simyacı olacaktım.

“On yaşına gelince göreceğiz Alpar,” derdi babam sırtımı sıvazlayarak. “Ocak sende yanacak mı, yoksa dükkânda defter mi tutacaksın?”

O gün gelmişti.

Yeşim Bulut Tarikatı’nın Seçim Meydanı, yerleşkenin merkezine kurulmuştu. Beyaz mermer basamakların üzerinde duran devasa Ateş Aynası, sabah güneşinin altında kara bir göz gibi parlıyordu. Etrafım rengârenk giyinmiş çocuklarla ve onları heyecanla izleyen ailelerle doluydu.

Sırada beklerken hemen önümde duran ipek elbiseli bir kız çocuğu heyecandan elindeki işlemeli mendili düşürdü. Refleks olarak eğildim, mendili tozlanmadan havada kaptım. Büyüklerin meclislerinde gördüğüm o asil, kusursuz saray beyleri gibi dimdik durdum ve hafifçe reverans yaparak mendili iki elimle uzattım.

“Düşürdünüz, küçük hanımefendi. Lütfen bağışlayın, rahatsız etmek istemezdim.”

Ses tonumun son derece ağırbaşlı ve asil çıktığını sanıyordum. Ancak kız önce yüzüme, ardından buz mavisi gözlerime baktı. Bir anda yanakları kızardı, elini ağzına kapatarak kıkırdadı. Arkasını dönüp yanındaki arkadaşına fısıldadığında, iki kız birden dönüp bana bakarak kıkır kıkır gülmeye başladı.

Yanaklarım alev aldı. Yine batırmıştım. Kesinlikle benimle dalga geçiyorlardı. O asil duruşum onlara gülünç gelmişti; dik dik bakan mavi gözlerim ise muhtemelen bir ucube gibi görünüyordu. Dişlerimi sıktım, çenemi kilitledim ve bakışlarımı yerdeki çatlak taşa sabitledim. Kızlarla konuşmak, çıplak elle zehirli akrep otu ezmekten farksızdı.

“Sıradaki! Alpar Demir!”

İsmim yankılandığında zihnimdeki utancı sildim. Göğsümü dikleştirip mermer basamakları tırmandım ve soğuk obsidiyen aynanın karşısına geçtim.

“Kollarını aç ve içsel enerjini göğsünün ortasına topla,” dedi Yaşlı Usta Wu. Gözleri yorgundu; sabahtan beri onlarca çocuğa aynı şeyi söylemişti. “Nefesini aynaya akıt.”

Derin bir nefes aldım. Göğüs kafesimin tam ortasında, doğduğum günden beri uyuyan o minik, gizli ocağa dokundum.

Fıss.

Aynanın kara yüzeyi bir anda titredi. İçeriden yükselen alev ne sarıydı ne de sıradan bir turuncu. Aynanın dibinde, gece gibi koyu, dumanın gölgesinde kıvrılan karanlık kıvılcımlar çatırdadı. Alev yukarı doğru kükremedi; taşın üzerinde gölgeler halinde süzüldü, dipsiz bir kuyu gibi derinleşti.

Yaşlı Wu’nun kaşları hayretle havalandı. “Birinci Derece: Gölge Kıvılcımı (Yīn Huǒ)! Temeli karanlık ama son derece dengeli bir tohum. Kabul edildin!”

İçimden taşan zafer hissiyle gülümsedim. Gölge Kıvılcımı birinci seviyeydi; ama bu sadece bir tohumdu. Bu dünyada ateşin seviyesini yükseltmenin yolunu çok iyi ezberlemiştim: Aynı anda beş ateşi yakıp birleştirmek, ardından her kademede on ateşi aynı potada kaynaştırmak gerekiyordu. Sadece bağdaş kurup meditasyon yapmak yetmezdi; zayıf bir beden bu alevlerin birleşimine dayanamaz, geri tepmeyle meridyenlerini parçalardı. Vahşi bir kondisyon ve çelik gibi bir irade gerekiyordu.

Kayıt çadırına yönlendirildik. Masanın üzerine her yeni çırağa verilen standart tarikat kiti bırakıldı: Açık mavi bir tarikat cübbesi, belime takabileceğim gri ipekten Büyülü Saklama Kesesi ve kesenin içinde hafifçe parıldayan tam 20 Küçük Ruh Taşı. Kesenin büzgüsünü hafifçe aralayıp içine baktığımda, dışarıdan avuç içi kadar görünen torbanın içinde koca bir sandığı alacak kadar boyut büyüsü barındırdığını gördüm. Bu taşlar tarikattaki hayat suyumdu; yüz tanesi bir Orta Ruh Taşı ediyordu ve ben şimdiden ilk sermayemi almıştım.

“Şimdi kazan deposuna geçin!” diye bağırdı girişteki görevli kıdemli öğrenci. “Herkes Seviye 1 Çırak Kazanı seçecek. İtişip kakışmak yok!”

Kazan deposu devasa bir hangardı. Binlerce dökme demir ve bronz kazan sıralanmıştı. Zengin ailelerden gelen soylu çocuklar, parlatılmış ve üzerinde ejderha kabartmaları olan gösterişli Seviye 1 kazanları kapmak için birbirini eziyordu.

Ben ise kalabalıktan uzaklaşıp arka koridorlara, tozlu rafların gölgesine doğru yürüdüm.

Gözlerim, en dipteki kırık bir tahta masanın altında duran, üzeri kalın bir kül tabakasıyla örtülmüş kazana takıldı. Dışında hiçbir süsleme yoktu. Hatta görevliler tarafından ıskartaya ayrılmış gibi üzerine beyaz tebeşirle kaba bir “1” çizilmişti.

Fakat ona doğru yaklaştığımda, göğsümdeki Gölge Kıvılcımı deli gibi titredi.

Mavi gözlerimi kısıp metalin dokusuna odaklandım. Üzerindeki kir tabakasının hemen altında, sıradan Seviye 1 kazanlarda bulunması imkânsız olan iç içe geçmiş üç gizli enerji halkası uzanıyordu. Isıyı hapseden ve rün baskısını dağıtmayan ağır, nadir bir cevherden dökülmüştü. Tarikatın değerlendiricileri dışındaki pas ve kire aldanıp bunu alt sınıf kaba bir demir sanmışlardı.

Oysa bu bir Seviye 1 değildi. Bu, tamamen yanlış sınıflandırılmış Seviye 3 bir simya kazanıydı.

Eğildim, parmaklarımı soğuk metale değdirdim. İçimdeki alev, kazanın derinliklerindeki görünmez kanallarla adeta selamlaştı.

“Bunu alıyorum,” dedim doğrularak.

Kayıt masasındaki kıdemli öğrenci kazana şöyle bir baktı, ardından alaycı bir kahkaha patlattı: “O paslı kül kovasını mı? Sen bilirsin ufaklık. İlk hap denemende kazan ortadan ikiye çatlayınca yenisini almak için Tarikat Pazarı’nda ruh taşı dilenirsin artık.”

Ona cevap vermedim. Kibarca hafifçe eğildim—ki adam bu asil tavrıma bakıp bir kez daha tuhaf tuhaf sırıttı—ve kazanı iki elimle kavrayıp saklama kesemin ağzına tuttum. Hafif bir ışık parıltısıyla koca kazan kesenin boyut boşluğuna çekildi.

Depodan çıkıp tarikatın taş yollarına adım attığımda göğsüm ferahlamıştı.

Belimde 20 Küçük Ruh Taşı, kesemde gizli bir Seviye 3 kazan ve göğsümde yetiştirilmeyi bekleyen bir Gölge Kıvılcımı vardı. İnsanlar gözlerime garip bakabilirdi; kızlar tavırlarıma gülebilirdi; kıdemliler kazanıma çöp diyebilirdi.

Ama bu kazanın kapağı ilk kez açıldığında, üzerinde sivri prizmaların parıldadığı o hapı gördüklerinde kimse gülmeyecekti.

Let Materyalist know what you thought about this chapter!
Love this

0

Love this

Funny

0

Funny

Spicy

0

Spicy

Suspenseful

0

Suspenseful

Emotional

0

Emotional

Profound

0

Profound

Heartwarming

0

Heartwarming

Shocking

0

Shocking

Good Writing

0

Good Writing

Compelling Plot

0

Compelling Plot

Great Character

0

Great Character

Strong Dialog

0

Strong Dialog

Further Recommendations

Crowned in Blood: Fated to the enemy

Happiness Aghogho: I love this.... so thrilling. Looking forward to the end

Read Now
My Horny Alien

Rianna Reid: This story was amazing! I love the romance between Lily and Zee. It was so cute while being spicy at the same time. The different world was also a nice touch! I only wish that we got more of a showdown on Earth, but besides that, a fantastic midnight read!

Read Now
The Luna Trials

abqgnomeroo: I really like this book. It seems unique in a few pleasing ways, compared to other wolf books. Definitely worth reading.

Read Now
Off limits to fate, My Alpha, my sin

Mia: I'm definitely going to read more books from you, this was 🔥

Read Now
Gwen (Book 1.5 of The Land of the Forgotten Series)

Justine: I like this book. The author knows how to write really good. I hope it gets a little bit more interesting though

Read Now
My Blacksmith Savior

ROB: This was honestly one of the best simple stories I have ever read.There was no repetitiveness, no over the top drama, lots of love and no miscommunication between the leads.Thank you so much for this gem.God bless you! 💜

Read Now
Beyond the Ice Wall

ashbell_02: A woman goes to Antarctica to disprove the ice-wall myth, but discovers a hidden world beyond it. Stranded and mysteriously transforming, she is rescued by a strange man who knows her fate and takes her into his world to save her.

Read Now
Bloodlines

karenfancp: I have noticed a few typos, the story line is good. I can’t put this down.

Read Now
The Luna He Threw Away

Dru Faith: This was an incredibly beautiful positive story. Tavon reminded me very much of my late husband. Thank you❤️

Read Now