Bölüm 1
Çamura aldırmadan hızla adımlarımı attım. Gecenin ayazında titrememi durdurmaya çalışırken, yağmur, dağınık saçlarımdan üzerimdeki ince paltoma süzülüyordu.
Büyükannemin köşküne giden ıssız ve engebeli yol, iki yanında sıralanmış ağaçlarla çevrili, ürkütücü bir hatıra dehlizi gibiydi. Çocukluğumun her yazını burada geçirmek, annemle birlikte yaşadığımız hayattan sıyrılıp hayali bir dünyaya atılan bir adım olmuştu. Rüzgârda savrulan dağınık saçlarımı elimle omzumun gerisine attım. Adımlarım yolla bütünleşiyor; yorgunluğu görmezden geliyordum. Ağaçların arasından fırlayan geyikten kaçarken düştüğüm an gözlerimin önünden geçti. Daha dokuz yaşındaydım. Annem yanıma gelip kanayan dizime üflemiş, şefkatle gülmüştü. Kafamı iki yana sallayıp hayalete dönüşen anıları bir çırpıda sildim.
Yol beni hatıralara boğuyordu.Hepsini sırtıma yüklenerek beni bekleyen kaderime doğru ilerledim. Annem öldükten bir süre sonra evsiz kalmış, kalabalık İskoçya sokaklarına savrulmuştum. Her beton yığını, her köşe başı düşmanım gibi üstüme gelmişti. Büyükannemden miras kalan Berge Köşkü’ne taşınmak zorunda değildim ama dar sokaklarda, bir kutu içerisinde yaşamak istememiştim.
Yol hatırladığım kadar kısa değildi. Adımlarımı attıkça sanki daha da uzuyor, hiç ilerlemediğimi hissettiriyordu. Üstüme vuran yağmur damlalarını savuşturmaya çalışırken yolun daraldığını fark ettim. Ağaçlar seyrekleşmiş, ev kendini aralarından göstermeye başlamıştı.
Corovie’ye gelmem, saatlerce otobüs beklemenin ardından üç sallantılı saat sürmüş; toprakların en ücra köşesinde yer alan Bergerth Köşk’üne ulaşmak için ise üstüne bir saat çamurda yürümem gerekmişti. Ayak bileğim zonkluyordu. Otobüsten inerken o büyük adımı atmamalıydım.
İlerlemeye devam ettim. Birkaç aydır yaşayan kimse üzerinden geçmediği için yol resmen yıkılmış, acı çeker gibiydi. Ansızın karşıma çıkan tümseğe takıldım. Sendelediğimde bir ayağım çamura saplandı. Zorla içinden çıkarmaya çalıştım. Bedenim dengesini kaybetti ve dizlerimin üzerine düştüm. Üzerime oturmayan ekose kırmızı eteğim, çamurun grisine bulandı. Yanıma alacak başka kıyafetim olsaydı bavuluma koyardım. Oysa hepsi eski evimizdeki çöp tenekesini boylamıştı. Annem bir sinir krizi anında, hiç düşünmeden atmış; beni komşuların kıyafetlerini giymek zorunda bırakmıştı. Eteğimin kirlenmesi önemli değildi. Köşke ulaşmalıydım. Yerden kalkmak içimden gelmedi. Kafamı yavaşça kaldırdım. Demir parmaklıklar, beni dış dünyaya kilitlemiş gibi, önümde dimdik duruyordu. Artık yolun sonuna geldiğimi anladım.
Beklemediğim bir huzurun beni sarmaladığı andı.
Yapışkan zeminde, ellerimi dizlerime dayayarak ayağa kalktım. Demir parmaklıkların önünde durup omuzlarımı geriye attım. Yağmuru umursamadan evin kasvetli hâlini bir süre seyrettim. Elimdeki deri bavulu sıkıca tutup uzun, paslı demir parmaklıklı kapıyı tüm gücümü kullanarak kendime doğru çektim. Düşündüğümden daha kolay açıldı. Kırmızı güller yerini kurumuş dallara bırakmış, yeşillikler puslu bir örtünün altında kaybolmuştu. Bahçede yaşayan tek bir canlı hücre bile kalmamıştı. Benim gibiydi.
Cansız.
Yağmurun şiddetini artırması, adımlarımın hızlanmasına neden oldu. Çürümeye yüz tutmuş ahşap köşkün merdivenlerini koşarak çıktım. Verandaya ulaştığımda, zafer kazanmışım gibi gülümsedim. Duvarlar sarmaşıklarla kaplanmıştı; köşk, yalnızlığa teslim olmuş gibiydi. Dünyayı içeri almamakta kararlı bir duruşu vardı. Kimsesizlik her yanını sarsa da çökmeye direniyordu. Köşkü çevreleyen hırçın sarmaşıklar, pencere pervazlarından içeri sızıyor; ahşap iskeletine birer damar gibi işliyordu. Sanki evin yaşamını sağlıyor, onu ayakta tutuyordu.
Kapının önünde biri beni karşılayacakmış gibi üstümü düzelttim. Derin bir nefes verdim ve bavuluma daha sıkı sarılarak oymalı kapıyı, avukatın bana verdiği anahtarla açtım. Adımımı içeri attığım an, evin ürkütücü güzelliği beni karşıladı.
Yosun tutmuş duvarlar insanda kaçma isteği uyandırsa da antredeki askılık hâlâ yerindeydi. Huzursuzca kıpırdandım. Antrenin girişine yerleştirilmiş dev ayna dikkatimi çekti. Uzun zamandır kendi yansımama bakmamıştım. Yüzüme bakarken derin düşüncelere daldım. Buraya neden geldiğimi bilmiyordum; sadece sığınacak bir yere ihtiyacım vardı. İki gün önce avukatla sokakta karşılaştığımda, aylardır beni aradığını ve bu köşkün bana miras kaldığını söylemesi, bana piyango çıkmış gibi hissettirmişti. Bu bir şans mıydı, yoksa bir lanet miydi diye düşünmeden edemedim. Sadece üşümeden derin bir uyku çekmek istiyordum.
Geniş salona doğru yavaş adımlarla ilerledim. Büyükannemin koltuğu hâlâ pencerenin yanındaydı. Üzerindeki örtü dikkatsizce yerleştirilmişti. Mekânın devasallığı karşısında bir an nefesim kesildi. Tavandan sarkan pirinç avizeler, üzerine çöken toz katmanına aldırış etmeden, kristal taşlarını buz sarkıtları gibi aşağıya uzatmıştı. İlerledikçe gıcırdayan parkeler, bana bir şey anlatmak ister gibi inliyordu. Ses çıkarmalarına aldırış etmedim. Burası tam olarak bir ev değil; parçalanmakta olan zihnimin bir yanılsamasıydı.
Pencereden sızan ay ışığı, salonun ortasında hayalet bir sütun gibi yükseliyordu. Ahşap kirişler, dev bir omurga gibi salonun üzerine gerilmişti. Ortada duran kaba saba, ham ahşaptan yapılma masanın üzerindeki şamdanlar ve yarıya kadar yanmış mumlar, az önce biri buradan aceleyle çıkmış izlenimi veriyordu. Kafamı çevirdiğimde, masanın üzerinde kenarları yıpranmış bir kitap durduğunu gördüm. Yanından geçerken parmaklarımı üzerinde gezdirdim.
Yukarı çıkıp bavulumu bırakmalıydım. Uzun merdivenlere yöneldim ve artık rengi solmuş, kırmızı halı kaplı basamakları çıkarken ahşap, sanki beni tanır gibi hafifçe esnedi. Bu tanıdık his, içimin biraz olsun rahatlamasına neden oldu.
Merdivenleri yarılamıştım ki yukarıdan gelen bir sesle irkildim. Burada benden başka kimse yoktu. Olmamalıydı. Kimsenin duyamadığı sesleri, küçükken de duyardım. Büyükannem beni doktora götürmek istese de annem buna izin vermemiş, kendi dünyamda yaşamama göz yummuştu.
Köşkün benimle konuştuğuna inanıyordum. Belki on dokuz yaşımda hâlâ benimle konuşuyordur diye düşündüm. Bir adım daha attım ve annemi hatırladım. Köşkün ona huzur veren bir yanı vardı. Saatlerce odasına kapanır, defterine durmadan yazardı.O zaman bunun nedenini bilseydim, şehirdeki evimize gidelim diye tutturmazdım.
Üst kata çıktığımda, uzun koridor arkama dönmeden kaçma dürtümü daha da körükledi. Kapılar kapalıydı; açılmayı bekliyor gibiydi. Karanlıkta ilerledim. Köşkün her santimini ezbere biliyordum. En sondaki kapının önünde durdum. Kapıyı araladığımda, her şey burada en son kaldığımdakiyle aynı düzende duruyordu. Odanın içinde ilerleyip geniş yatağın kenarındaki mumu yaktım.
Cam kenarına hizalanmış masa dikkatimi çekti. Burada olmaması gerekiyordu. Üzerinde boş bir defter duruyordu. Sayfalarının kenarları sararmıştı. Onu hissetmek istercesine masaya doğru yürüdüm. Dokunduğumda, parmaklarımın titremesi durdu. Yazmak istemiyordum. İçimdeki hüzün, yazamayacak kadar derindi. Hem annemi hem büyükannemi kaybetmiştim. Yazacak hiçbir şeyim yoktu. Bu köşke sığıntı gibi gelmiş, yerleşmeyi göze almıştım. Her şeyimi kaybetmeseydim, reddetmek daha kolay olurdu. İçime kapanmış, hayali silüetler gördüğüm için arkadaşlarımı birer birer kaybetmiştim. Annemden sonra ev sahibinin beni dışarı atmasıyla, başka seçeneğim kalmamıştı.
Bavulumu yatağın yanına bıraktım. Üzerimdekileri çıkarıp sıcak bir duş aldım. Avukatın, su tesisatını ben gelmeden önce tamir ettirmesi büyük bir nezaketti. Onu gördüğümde teşekkür etmem gerekecekti. Kendimi tozlu yatağın üzerine bıraktım, gözlerimi tavana diktim. Anılar beynimde dolaşırken yavaşça uykuya teslim oldum. Gecenin beni sarmalamasına artık hazırdım.
Saatler sonra yatağın kıpırdanışıyla aniden fırladım. Hayal görüyor olmalıydım. Etrafa panikle göz gezdirip yerimde doğruldum. Tereddütle yataktan kalktım. Soğuk parkeler çıplak ayaklarıma dokundu. Kapının arkasında asılı olan eski bornozumu üzerime geçirip kapıyı açtım. Üzerindeki yeşil şeritleri hep sevmiştim. Koridor gündüz o kadar ürkütücü görünmüyordu. Aşağı kattaki mutfağa yöneldim. Kahve içip ayılmam gerekiyordu. Çok yorulmuş olmalıydım; yoksa yatağın kendi kendine hareket ettiğini hissetmezdim.Bunun, kafamın içindekilerin bir oyunu olduğuna kendimi inandırmaya çalıştım. Büyükannem hep öyle derdi.
Mutfağa vardığımda, eşyalar üzerindeki tozlar dışında her şey aynıydı. Yanımda kahve getirdiğime sevindim. Hemen sıvaları dökülmüş duvara yerleştirilmiş makineyi kontrol ettim ve çalıştığından emin oldum. Kahve kapsülünü kapaklı bölüme yerleştirdim. Sıcak kokunun yayılmasını beklerken etrafa göz gezdirdim. Kristal sürahi, bakır tencerenin yanında her an düşecekmiş gibi duruyordu. Musluk, paslanmış kaplamasına direniyordu. Aniden kapı kapanma sesiyle yerimde zıpladım. Koşar adım içeri gittim. Kimse yoktu. Köşk benimle konuşmaya çalışıyordu. Yıllar içinde o kadar ses duymuş, var olmayan silüetler görmüştüm ki şaşkınlık üzerime oturmamıştı. Omuzlarımı umursamazca silktim. Kahve makinesinin sesi, tekrar hayata bağlanmama yardımcı oldu. Bir süre eşikte durup cam hazneye damlayan kahve damlalarını izledim. Raftan bir bardak alıp kahvemi koydum. Kokusu bana evimdeymişim hissi verdi. Bu büyük köşkün içinde dolaşmaya, her şeyi yeniden hatırlamaya niyetliydim. Dün gece yatmadan bunu kafama koymuştum.
Yağmur hâlâ devam ediyordu. Zemheri soğuk içeri usulca sızıyordu. Üzerimdeki, yumuşaklığını henüz kaybetmemiş bornozun kuşağını biraz daha sıktım. Kahvenin yaydığı ısı içimi ısıtmaya yetmiyordu ama köşkü keşfetme yolculuğu, şimdiden içimde bir heyecan uyandırmıştı. Salına salına dolaşırken, en sevdiğim odanın önünde istemsizce durdum ve kapıyı açtım. İçinde, her döneme ait kitaplarla dolu rafların bulunduğu; küçük ama sıcaklık yayan bir odaydı. Halk kütüphanesinin minyatür halini anımsatıyordu. Küçüklüğümde saatlerce bu odaya kapanır, kitap okurdum. Kendine ait bir gizemi vardı. Bir keresinde annemin saniyeler içinde odadan kayboluşuna şahit olmuştum. Annem, bunun hep benim hayal gücüm olduğunda ısrar etmişti. Kendi hikayesi olan, içi kitap dolu bir odaydı. Büyükannem bunların hepsini bana bırakmıştı.
Ne kadar garip.
Eşikte durup odanın kokusunu içime çektim. Odanın içinde amaçsızca yürümeye başladım. Bir elimde sıcak kahveyi tutarken, öteki elimle kitaplara parmaklarımı dokundurdum. Onları hissetmek bana her zaman iyi gelirdi. Her bir kitap, ruhumun en ücra köşelerine dokunur; beni bu dünyadan alıp götürürdü. Kimi zaman yel değirmenlerine kafa tutar, kimi zaman ejderhalarla gökyüzünde uçardım. Kendime ait dünyalar yaşardım.
Kitapların yanından usulca geçerken lacivert ciltli bir kitap dikkatimi çekti. Kenarları hafif soyulmuştu. Merakla raftan çektim. Kitaplıktan gelen klik sesiyle bir adım geriye attım. Ahşap raflar yerinden oynamış, yanında bir açıklık ortaya çıkmıştı. Biri beni görecekmiş gibi arkamı dönüp etrafı kontrol ettim. Dikkatim yeniden açılan boşluğa kaydı. Elimdeki kahve bardağını cam kenarındaki sehpanın üzerine bıraktım ve merakımın beni yönlendirmesine izin verdim. Eğilip başımı yana eğdim. Dar boşluğa parmaklarımı sokup ağır kitaplığı kendime doğru güçlükle çektim.
Bir kapı gibi açıldı ve sakladığı dar alan ortaya çıktı. Küf kokan saklı odanın içinde, sadece goblenle kaplanmış bir koltuk duruyordu. Koltuğa doğru ayaklarımı sürterek ilerledim. Goblen’in çiçekli dokusu solmuştu. Üzerine çok oturulduğu için sırtlığı aşınmış, minderinin üstüne uç kısmı kırmızı tüylü bir dolma kalem bırakılmış duruyordu. Tüm köşk kendini tozlara teslim etmesine rağmen, kalemin gövdesindeki altın işlemelerin toz tutmamış olması garipti. Daha yeni kullanılmış gibi duruyor, bana bakıyordu. Hiç düşünmeden dolma kalemi koltuğun üzerinden aldım. Hızlı adımlarla esas odaya çıkıp kitaplığı arkamdan kapattım. Kahveyi dökmemeye çalışarak bardağı sehpadan aldım. Gözlerimi kalemden alamıyordum. Öyle ihtişamlıydı ki peşimden gelen ayak sesleri bile ürkütücülüğünü yitirmişti. Dikkatimi dolma kalemin kırmızı tüylerinden ayırmadan, kitap hazinesi barındıran odadan çıktım.
Koridorda neyse ki halı vardı. Ayaklarım soğuktan kızarmıştı; bu da yürümemi yavaşlatıyordu. Yatak odama, annemden bir şey saklar gibi girip kapıyı arkamdan kapattım.Bardağı masanın üzerine koydum. Dolma kalemin işlemelerine bir kez daha göz gezdirip onu da defterin yanına, ait olduğunu hissettiğim yere yerleştirdim. Belki bir ara yeniden yazmaya başlardım.
Kahvemden bir yudum aldım. Başka bir gizemi daha keşfedebilirim umuduyla dolaşmaya karar verdim. Üzerine bastıkça ses çıkaran merdivenleri aşıp yeninden alt kata indim. Merdivenlerin bitiminde biçimsiz bir terlik beni bekliyordu. Köşke girdiğimde burada olmadığından emindim. Ayağıma küçük gelen terliği giydim. Salondaki devasa camların önüne geldim. Vadiye kadar uzanan bahçe, camın ardından daha da cansız görünüyordu. Benden bile daha bakımsız diye düşündüm. Kurumuş çiçekler yağmurla besleniyor, rüzgârla savruluyordu. Üzerine çöken bulutlar gökyüzünü griye boyamış, oldukları yere mıhlanmıştı. Kasvetli havaları hep sevmiştim; ta ki sokaklarda yaşamaya başlayana kadar. Yağmur altında uyumak can acıtıcıydı.
Büyükannemin hayatı boyunca inatla kimseyi oturtmadığı koltuğuna oturdum. Koltuğa yerleşip ayaklarımı göğsüme doğru çektim. Yalnızlığa boyun eğip kendime sıkıca sarıldım. Gözlerimden yaşlar dökülmeye başladı. Uzun zamandır ağlamamıştım. Tüm kelimeleri içimde tutmuş, kırılmış ruhumu kendime saklamıştım. Başımı dizlerimin üzerine koyup başımı yana çevirdim. İki metre ötedeki kanepede, küçüklüğümden beri peşimden ayrılmayan siyah saçlı, soluk tenli hayalet oturuyordu. Üzerindeki uzun siyah elbise hiç değişmezdi. Benimle hiç konuşmaz, sadece yanımda dururdu. Onun hep yanımda olmasına alışkındım.
Bir ara okulda en yakın arkadaşıma ondan bahsettiğimde, bana deliymişim gibi bakmış; yanımdan hışımla kalkıp gitmişti. Bir daha yanıma yaklaşmamıştı. Tüm okulda dedikodum dolaşana kadar, hayaletimi herkese anlattığının farkında değildim. Ucube lakabını almam uzun sürmemişti. Her dönem sınıfa yeni biri gelse, diğerleri hemen beni parmakla gösterir, benden uzaklaşmasını sağlarlardı. Okuldakilerin benimle konuşmamasına, beni yok saymasına zamanla alışmıştım. Hayalet arkadaşım bana kendimi hiç yalnız hissettirmedi. Ona Daine ismini taktığımda başını yana eğmişti. Bu, kabul ettiği anlamına geliyordu.
Neden kimsenin göremediği birine isim koymayacaktım ki?
Eski dostum karşımda oturup bana sessizce bakıyordu. Beni ne kadar süredir izlediğini merak ettim. Ona göz kırptığımda gülümsedi. Yanaklarımdan akan gözyaşlarını silme ihtiyacı hissetmedim. Saçları omzuna düşen cılız hayalet beni anlıyordu. Kimse göremese de onun gerçek olduğuna hep inandım.
İnsan değildi.
Hayalet değildi.
Benim dostumdu.
Gözlerimi ondan alıp çenemi dizlerime koydum. Yağmurun sesi beni rahatlatıyordu. Bir süre sadece onu izledim. Tüm hatıralar beynimi yiyip bitiriyordu. Anlar zihnimin içinde dans ederken, karnımın gurultusu dışarıdan duyulan şimşek sesine karıştı. En son buraya gelmeden önce otogardaki otomattan bir şey yediğimi hatırladım. Koltuktan kendimi iterek zorlukla ayağa kalktım. Ayaklarım beni mutfağa götürdü. Avukatın benim için buzdolabına bıraktığı sandviçlerden birini mideye indirmeliydim. Buzdolabını açtım. Bir aylık yemek bırakıldığını gördüm. Yemek değil; sandviç imparatorluğuydu. İçlerinden birini seçip aldım ve kapağı kapattım. Tam o anda, duvara yaslanmış başka bir hayaletle göz göze geldim. Yirmili yaşlarında genç bir delikanlıydı. Kareli bir gömlek ve fitilli pantolon giymiş, kıpırdamadan duruyordu. Bana acıyan gözlerle baktı. Ondan hiç korkmadım. Olmayan şeyleri görmekte ustaydım. Ara sıra Daine dışında başka silüetler de görüyordum ama bundan hiçbir zaman kimseye bahsetmedim. Büyükannem bilseydi, deli olduğumu düşünüp beni hastaneye kapatmaya çalışırdı. Önceleri bu silüetlerin bana bir şey anlatmaya çalıştıklarını sandım. Zamanla bunun bir yanılsama olduğuna inanmayı seçtim. O günden sonra, etrafımda sessizce dolaşan, görünmez arkadaşlar olarak var olmaya devam ettiler. Belki annem de bir gün bana yeniden görünürdü. Bu umutla yaşıyordum. En azından buna inanmak istiyordum.
Gözlerimi devirdim, sandviçimi ağzıma tıkıştırıp delikanlıyı görmezden geldim. Gökyüzü yavaş yavaş siyaha boyanıyordu. Odama çıktığımda, koridordan kapı çarpma sesleri yükselmeye başladı. Odanın kapısını sertçe kapattım ve bedenimle arkasına yaslandım. Kapı zorlanıyordu. Silindirinde anahtarların hâlâ durduğunu fark ettim. Bir yandan kapıyı tutarken, öteki elimle kilidi hızla çevirdim.
Yatağın yanında duran bavulu kaptım, yorganın üzerine koydum. Hayır. Delirmiyordum. Gelen sesler normaldi. Bu hep olmuştu. İçimde düşüncelerimle savaşırken bavulun fermuarını hışımla açtım. İçinden annemin günlüğünü çıkarıp var gücümle kavradım. Ne zaman sesler başlasa, günlüğe sarılır, kendimi güvende hissederdim. Yatağın üzerine çıktım ve gözlerimi kapattım. Sesler azaldı ama kesilmedi. Duvarda asılı olan eski tablolar yerlerinden kopacakmış gibi sağ sola hareket etmeye başladı.
Gözlerimi açtım ve korkuyla etrafa baktım. Masadaki defterle dolma kalem, dışarıdan sızan ışıkla aydınlanmıştı.
Beni çağırıyorlardı.
Günlüğü elimde sıkıca tutarak yatağın üzerinden indim. Vücudum titriyordu. Defterin sayfaları kendi kendine kıvrılıyor, kalem ileri geri oynuyordu. Sandalyeyi güçlükle çekip oturdum. Parmaklarımın titremesini durdurmaya çalıştım. Sesler git gide yaklaşıyordu. Köşk benimle konuşuyor, varlığını belli etmeye çalışıyordu. Önümdeki sayfalar parıldamaya başladı. En son dokuz ay önce yazmıştım. Annem, zihnimin içindeki çığlıkları ancak böyle susturabileceğimi söylerdi. Ben ise o ve büyükannem gittikten sonra, kafamın içindeki kelimelerin sessizliğine esir olmayı tercih etmiştim.
Yer sarsılırken sayfalar bana sesleniyordu. Dolma kalemi parmaklarımın arasına aldım. Deftere birkaç satır yazsam kimseye bir zararı olmayacaktı. Denemeye değerdi.
Günlüğü bacaklarımın üzerine koydum ve yazmaya başladım.
Kalbim acıyor.
Sanırım aklımı kaybediyorum.
Kendime kıs kıs güldüm. Yazacak hiçbir şey bulamadığım için saçmalıyordum. Dolma kalemin sivri ucunu yeniden sayfaya değdirdim. Mürekkep, sararmış kâğıdın üzerinde dans ediyormuş gibi yumuşak aktı. Kelimeler içimden döküldükçe sarsıntı hafifledi. Yazmaya devam ettim. Parmak uçlarımdan kâğıda sızan tek dürüst kan, elimden akan mürekkepti; akmasa, büyükannemin köşkündeki her yeri sarmış karanlık, zihnimin odalarını çoktan alevler içinde bırakmış olurdu. Ruhumu parçalayan her şeyi, özlemimi sayfalara aktarıyordum. Sanki yazdıkça içimden çıkıyor, geriye yalnızca huzur kalıyordu. Sesler kesildi. Sarsıntı durdu.
Zafer kazanmış gibi çenemi biraz yukarı kaldırdım. Dudağımın kenarı kıvrıldı. Kalemi defterin yanına usulca iliştirdim. Belki sonra devam ederdim. Sandalyeyi geri iterken yer gıcırdadı; ses köşkün içinde yankılandı. Ayaklarım titreyerek yatağa yavaş adımlarla yürüdüm. Üzerimdeki bornozu hiç çıkarmadan, toz kokan yatağıma uzandım. Burnumu çekip boğazımda düğümlenen özleme tutundum. Yorganın içine girdim. Kafamı yastığa koyup köşkün bana ne söylemeye çalıştığını düşündüm. Bakışlarımı cama çevirdim. Dışarıdan yansıyan loş ışık Daine’in yüzüne vurdu. Eğilmiş, defterde ne yazdığımı okuyordu. Başını çevirip bana baktı ve gülümsedi. Yeniden yazdığıma sevinmiş olmalıydı. Kalbimin gevşediğini hissederken yavaşça uykuya daldım.