Chapter 1
BİRİNCİ BÖLÜM
04.09.2219 Pazartesi
Ege Kıyıları
“Arya, Arya, saat 07:00, uyanma vakti.”
Hoş geldin yeni yaşım!
Gözlerimi yeni güne açarken dün geceden üzerimde kalan mutluluk tüm hücrelerime geri döndü. Yatağımda kollarımı ve bacaklarımı esnetirken oluşan o tuhaf hazzı hissettim. Ev’in sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
“Solar alarm seviyesi %20’lerde. Saat 11:00’e kadar güvenli olarak açık havada rahatça vakit geçirebilirsiniz. Solar tecrit bugün 15:00’te kalkabilir. Deniz sıcaklığı saat 10:00’a kadar 20 derece civarında seyredecek. Özellikle öğrenmek istediğin başka bir şey var mı?”
“Evet, tarihte bugün neler var?” dedim, esneyerek yataktan kalkarken.
...
“Dünya tarihinde bugün;
476 – Batı Roma İmparatoru Romulus Augustus tahttan indirildi. Batı Roma İmparatorluğu resmen sona erdi.
1781 – Los Angeles şehri, İspanyol yerleşimciler tarafından kuruldu."
...
Yavaş yavaş vücudum açılırken kalkıp banyoya gittim. Ev, küvet suyumu istediğim gibi hazırlamıştı ve doğal özlerin kokusu mis gibi odaya yayılıyordu. İki ses birbirine karıştı.
“Vücut sıcaklığınız otuz altı derece. Su sıcaklığı otuza ayarlandı. Vücut ağırlığınız elli sekiz kilogram, kas-yağ dağılımı dengeli, nabız dakikada yetmiş beş.”
Ayağımı yavaşça mükemmel sıcaklıktaki suya soktum. Derin bir rahatlama ile iç çektim.
“1888 – George Eastman, Kodak fotoğraf makinesinin patentini aldı.
1957 – Ford Motor Company, efsane otomobili Edsel modelini tanıttı.”
Karşımdaki ekranda 1957 yılından olduğunu düşündüğüm bir fotoğraf belirdi. Yapay zekâ bazen kendince görseller üretse de bunun gerçek bir fotoğraf olduğunu hissettim. Fotoğraf siyah beyazdı ama ekrandaki arabanın parıltısını sezebiliyordum. Arabanın hemen yanında zamansız bir takım elbiseyle arabaya dayanmış ve şapkasını zarifçe tutmuş bir adam gülümsüyordu. Görsel değişti. Ev anlatmaya devam etti.
“1998 – Google'ın kuruluş sürecindeki ilk yatırım anlaşmalarından biri tamamlandı ve şirket büyüme dönemine girdi.
2006 – Steve Irwin ('Timsah Avcısı'), belgesel çekimleri sırasında hayatını kaybetti.
2022 – NASA'nın Artemis I görevi için ikinci fırlatma denemesi teknik arıza nedeniyle ertelendi.
2028 – 'Mnemo' şirketi kuruldu.
2039 – Güneş'te son yüzyılın en büyük koronal kütle atımı yaşandı. Dünya'nın elektrik şebekeleri büyük hasar alsa da yörüngedeki manyetik kalkan uyduları felaketi büyük ölçüde engelledi. Olay daha sonra 'Büyük Güneş Fırtınası' olarak anıldı.
2047 – Ay'ın Shackleton Krateri yakınındaki ilk kalıcı şehir Artemis Nova resmen açıldı.
2051 – Ay'dan Dünya'ya dönen ilk sivil kafilenin kaptanı Eliza Moreno'nun şu sözleri tarihe geçti:
'Ay'da yaşamak bize uzayın sessizliğini değil, insanın ne kadar gürültülü bir umut olduğunu öğretti.'”
Babam, gece yatmadan önce ve sabah kalktıktan hemen sonrasının zihnimizin öğrenmeye en açık olduğu zamanlar olduğunu söylerdi. Ben de bunu çocukluğumdan beri bir alışkanlık hâline getirmiştim. Bu röportaj, insanlık tarihinin en çok izlenen canlı yayınlarından biri olmuştu. Tarih dersinde bu sorudan tam puan almıştım. Hatta o kadar ki mesleki yönlendirmem tarihçiliğe evrilmişti. Babam gelecekle ilgilenmemi isterken, ben geçmiş anlatıcısı olup çıkmıştım. Aslında bundan pek şikâyetçi değildim.
“2064 – Bilim insanları yaşlanmayı yavaşlatan ilk güvenli hücresel yenilenme tedavisini kamuya duyurdu.
2089 – Mars ile Dünya arasında düzenli yolcu seferleri başladı. Yolculuk süresi yeni füzyon motorları sayesinde 24 güne indi.
2113 – İlk yüzen okyanus metropolü, yükselen deniz seviyelerine çözüm olarak Pasifik'te hizmete açıldı.
2148 – Satürn'ün uydusu Titan'da insan doğumunun başarıyla gerçekleştiği resmen doğrulandı.
2176 – Güneş Sistemi'nin dış sınırına ulaşan Odysseus-1 sondası, yıldızlararası uzaydan ilk gerçek zamanlı görüntüleri Dünya'ya iletti.
2188 – Dünya Birliği Bilim Konseyi, kontrollü mini yapay güneş reaktörlerini küresel enerji standardı ilan etti. Yeterli mi yoksa ayrıntılarına inmemi istediğin başka bir konu var mı?”
“Teşekkürler Ev, kapatabilirsin.”
Aşağı indiğimde annem ve kız kardeşim sofradaydı. Annem, serasında nadir atalık tohumlardan yetiştirdiği en kıymetli sebze ve meyvelerle güzel bir sofra hazırlamıştı.
“Arya, şu domatesin güzelliğine bak!” dedi Sofia çatalını bana doğru sallayarak. Koşarak bana doğru uzattığı çatalı havada kaptım.
“Harika,” dedim domatesi ağzımda yuvarlarken.
“Üstelik şu an on bin kadar tohumumuz var, yakın zamanda ikinci seviye beslenme ürünleri arasına girecek,” dedi annem. Yaptığı işi her zaman çok sevmişti.
“Bu harika anne,” dedim.
“Arya, oturup düzgünce kahvaltını et! Okulda bir şey yemeni istemiyorum.”
“Yemiyorum anne, ama fark ediliyor.”
“Sınıfında birinci sınıf beslendiğini kimse bilmiyor değil mi?”
“Kimseye söylemedim ama bazıları tahmin ediyor. Geçen hafta iki kişi eksildik.”
“Öldüler mi?”
“Henüz değil anne... Ama sonunda olacak.”
Durdum.
“Hatırlıyor musun, aile toplantısında seni biriyle tanıştırmıştım.”
“Evet, şu kız... Adı neydi? Cavidan mıydı?”
“Evet anne, yakın arkadaşım. Yani... olabildiği kadar yakın.”
Annem kaşığı bırakıp ellerini çenesinin altına koydu.
“Biliyorsun kızım, işimiz çok önemli. Devlet okuluna gitmeni ancak bu sebeple kabul etmiştik.”
“Farkındayım ama bağırsak sağlığı çok kötü durumda, en azından sentetik probiyotiklere ihtiyacı var. Provet’ler iş görür mü?”
“Hiç yoktan iyi olur ama ona Provet olduğunu söylemen gerekiyor. Onur kırıcı olabilir.”
“Çok teşekkür ederim anne. O iyi bir kız. Sadece sürekli yedinci derece hapla beslenmekten ötürü kötü durumda. Bir ay kadar sonra onu kütüphaneye alacaklar, o zaman dördüncü seviyeye geçecek.”
“Devlet kurumları ortalama beslenmede oldukça yeterli ama bakalım sen ne yapacaksın?”
“Bir yolunu bulacağım anne. Patates güzel bir besin,” dedim gülerek. “Hem biliyorsun, bilim kadar tarih de bizim için önemli ve devlet arşivlerinde okumam gereken çok fazla kitap var.”
İkinci domates parçasını ağzımda çevirirken annem gülümsedi ve memnun bir şekilde önüne döndü.
“Eee, doğum günü partin nasıldı?” diye sordu sonra.
“Güzeldi,” demekle yetinip önüme döndüm.
“Peki kiminle kutladın?” dedi, tuhaf bir imayla gözlerini devirerek.
“Arkadaşlarımla,” derken babam merdivenlerden iniyordu. Konuşmaya şahit olmuştu. Annemle göz göze gelip manidar bir bakış attılar. Bu, hayatımda biri olduğunu bildiklerini ve peşini bırakmayacaklarını anladığım andı.
Sofia, “Ben de on altıma gelince ablam gibi Mnemo’mu çıkarttırıp devlet okuluna gideceğim,” dedi.
“Ablanın orada başarılı olmasının tek sebebi aldığı birinci sınıf eğitim canım,” dedi babam.
“Bunun doğru olmadığını biliyorsun,” dedi annem hemen savunmaya geçip. “Kızımız zaten zeki.”
Babam arkasından sarılıp Sofia'nın yanağına bir öpücük kondurdu.
“Hele bir on altı ol, bakarız,” dedikten sonra bana yaklaşıp bir öpücük verdi.
“Günaydın baş belası, doğum günün kutlu olsun.”
“Bu tartışılır,” dedim.
“Ama aynı sonuca varılır,” dedi gülerek.
Babam beni inşa etmek için çok uğraşmıştı ama sonunda istediğinden çok farklı bir kız olup çıkmıştım. Altı yıl önce içimdeki Mnemo çipini çıkarttırdığımda pek memnun olmamıştı. Ancak devlet okuluna giden kimse onu takmıyordu. Savunmasında sanal yardımcının ona göre geride kalmış, hantal bir teknoloji olduğunu söylemişti ama asıl söylemek istediği ne yaptığımı artık bilemeyecek olmasıydı. Mnemo çocukken beni henüz bilmediğim tehlikelerden korusa da, birey hâline geldiğimde tuhaf bir şekilde kısıtlayıcı olmaya başlamıştı. Aile kontrol sistemi sayesinde yirmi dört saatimi izleyebiliyorlardı. Öyle ki on altı yaşımdayken sözleşmemdeki hakkımı kullanarak Mnemo’mdan kurtulmuştum.
“Haberi duydunuz mu? Mnemo bir öğrencinin hayatını kurtarmış.”
Sofia, her şeyden haberi olan bir yetişkin gibi babamı alaya aldı.
“Tabii ki baba, bizim okulda oldu,” dedi.
Haberim yokmuş gibi onlara bakınca babam eliyle şakağını ovup mutfak duvarındaki ekranı açtı.
“Kuvvetli doğu rüzgârının koparttığı çelik halatı Mnemo’nun refleksi önledi. Saniyeden kısa sürede hesapladığı çarpma ivmesi sayesinde sekiz yaşındaki erkek çocuğu yara almadan kurtuldu.”
“Teşekkürler Ev,” dedi babam, ardından ekledi: “Ev’i de kullanmak iyi oluyor, boşuna abonelik ödememiş oluyoruz.”
“Baba, her şeyi zaten yönetiyor,” dedim. O esnada babam gözlerini kapattı ve başını rahatsız olmuş gibi salladı.
“Kim?” dedi annem.
“Bu numara kullanılmıyor, bir hata olmalı,” dedi babam sakince. Sonra bana dönüp, “Stajın ne zaman başlıyor?” diye sordu.
Okulum resmen bitmiş, tarihçi olmak üzere profesyonel eğitime başlayacaktım. Birleşik Devlet Arşivleri; fiziksel eserleri dijital bozulmadan korumak ve gelecek nesillere aktarabilmek için kendi bünyesinde tutuyor ve devlet okullarında öğrencileri yetiştiriyordu.
“Önümüzdeki ay,” dedim.
“Mnemo’su olmayan bir tarihçi,” dedi annem heyecanla. “Titan’da yönetim kadrosuna gireceğinden şüphem yok.”
Bu hem iyi hem de çok kötü bir şeydi. İnsanların hafıza ve odak süreleri teknoloji döneminde oldukça azalmıştı. İnsan beyni eskisinden daha ufaktı. İnsanlar, özellikle aklında çok fazla bilgiyi tutması gereken kişiler Mnemo’nun hafıza çiplerinden faydalanıyordu. Ama benim hafızam bu devirdeki nadir şeylerdendi. Babam bir yönden haklıydı. Neredeyse anne karnında yetiştirilmeye başlanmış şanslı kızlardık.
Annem bitki bilimciydi. Babam ise Kuramsal Uzay-Zaman Bilimleri Enstitüsü'nde çalışıyordu. Gazeteler ve sosyal medya onların alanına yıllardır alaycı bir isim takmıştı: Fantezi Bilimi. Çünkü zaman yolculuğu, paralel evrenler ve nedensellik kırılmaları hâlâ deneysel olarak kanıtlanamamış, yalnızca matematiksel modeller üzerinde tartışılan fikirlerdi. Bazılarına göre ise uzaydaki yolculuklar nasıl gerçekse, zamandaki yolculuklar da çoktan gerçek olmuştu ancak her teknoloji gibi halktan saklanıyor ve uzun zaman sonra açıklanıyordu.
Okulun son günleriydi.
“Profesör Samson’a bayılıyorum!” dedi Cavidan, bedenini bir hiddetle yanımdaki banka bırakırken.
Elindeki sakızı bana uzatırken ben de ona ilaçları verdim.
“Bu ne?”
“İç işte!”
“Nereden bulduğunu söylemezsen içemem.”
“Karaborsadan, Otis’ten yürüttüm.”
“Beni düşünmen ne hoş!”
“Bunlar sadece probiyotik, randevu tarihini sakın değiştirme.”
Sıkılmış gibi ellerini iki yana attı.
“Ya bana bir şey söyle! Asistanı olmak istiyorum ama olmalı mıyım?”
“Peki nesi olmak istiyorsun?”
“Kölesi... Ama mümkünse yatağında...”
Kafa kafaya verip kıkırdadık.
Amfinin önünde Profesör Samson’u gördüm.
Saçlarının önü geride olmasına rağmen hiç dökülmemişti. O, hücresel gençliğin en canlı örneğiydi. Çünkü ona ait her bir parça zamanda durmuştu. Hücresel tedavi bulunmamış olsaydı belki çoktan ölmüş olurdu.
Artık yaşlanmıyor, sadece yaş alıyorduk. Belli bir hücresel olgunluğa eriştiğimizde, bunu uzun süreler hizada tutan hücre yenileyici ilaçlar kullanıyorduk. Kırışıklıkların oluşması ve hücrelerin yenilenmemesi artık çok uzun yıllar sonra gerçekleşiyordu. Etraf, kırklarında görünen kadın ve erkeklerle dolup taşıyordu.
Bu kulağa dünya üzerinde yaşayan milyarlarca insan var demek gibi gelse de tam olarak öyle değildi. Çoğumuz eşit imkânlara sahip değildik. Güneşten gelen yüksek radyasyon, açık arazilerde tarımı neredeyse imkânsız hâle getirmişti. Hayatta kalabilen birkaç cins ata tohumu, yalnızca radyasyondan arındırılmış seralardaki temiz sularla yetiştirilebiliyordu. Bu seralara ve ürünlerine ancak en zengin kesim ulaşabiliyordu. Geri kalanlar tekelleşme uğruna genetik olarak tek tip hibrit tohumlardan üretilmiş paketli gıdalarla, sentetik besin haplarıyla yaşamlarını sürdürüyordu. Bu yapay beslenme düzeni, insan vücudunun işleyişini bozuyordu. Nesiller boyu biriken eksiklikler hücre yenilemelerini bozarken, kanser ve dejeneratif hastalıklara sebep oluyordu.
Cavidan’ın bakışlarını yakaladım.
“Seni yosma! Zaten onunla yatmışsın!”
“Hişt! Biri duyacak.”
O gün son dersi ektim. Solar alarm seviyeleri oldukça düşüktü ama yine de ultraviyole şemsiyemi açtım. Otis'in evine doğru yola çıktım. Yürüyen yol yanı başımda akarken bacaklarımı kullanmak çok hoşuma gidiyordu. Eskiden insanların birbirine ulaşmak için verdikleri mücadeleleri düşündüm. Tuhaf bir şekilde yürümek romantik bir harekete dönüşmüştü.
“Yine mi yürüdün sen?” dedi Otis beni sarmalayıp tenimi koklarken. “Terlemişsin.”
“Kötü mü kokuyorum? Hayır, güzel kokuyorsun. Uzun bir geceden sonra koktuğun gibi.”
Gülümseyip tutkulu bir öpücükle kucağına atladım. Beni belimden tutup kucağına aldı.
“Babanla ne zaman konuşacaksın?” dedi.
“Şimdi bunu mu konuşmak istiyorsun?” dedim. Kısa sürecek zevk için kendimi hazırlamıştım.
“Hayır... Sonra evet. Ama önce bunu yapmak istiyorum,” dedi. Kendini eteğimin altından sertçe itti.
“Evi bu kadar büyük tutmanın bir sebebi de sensin, biliyorsun,” dedi.
“Bunu şimdi konuşmasak?”
“Hayır, şimdi konuşacağız, benden sürekli kaçıyorsun!”
"Devam et."
“Konuşacağını söyle.”
“Söyle!”
Bunu sürekli erteliyordum. Otis’le iki yıl önce sanat tarihi dersinde tanışmıştık. Yaşıtlarımıza göre daha olgun ve nazikti. Sürekli çıplak tablolarımı yapmak istemesi bir yana, bana tamamen sadıktı. Babamla, ona göre tamamen rastgele bir şekilde bir sergide tanışmıştı. Laf arasında sorunca babam onun çok bilmiş bir İngiliz olduğunu söylemişti. Belki de henüz benim görmediğim bir kusur görmüştü.
“Bugün konuşacağım,” dedim. “Yanından ayrılır ayrılmaz onu görmeye gideceğim.”
“Yani sonunda sen ve ben?”
“Evet, evet planım bu,” dedim ama bir yandan onu hizada tutmaya çalışıyordum. Sonra aynada kendime baktım.
“Suratım çok kızarmış! Şu sakallarından kurtul! Ya eteğimde de boya var!” diye onu azarladım. Saate bakıp alelacele evden çıktım, babam ofisten çıkmadan yetişmek istiyordum.
Güneş neredeyse batıyordu. Şemsiyemi tekrar açmadım. Bu kez yürüyen yola çıktım. Bir yandan açılmış birkaç düğmemi kapatıyor, bir yandan ellerimle saçlarımın üzerinden geçiyor, üzerimi düzeltiyordum. Babama en sevdiği tatlıdan almıştım ve onu yumuşatmayı planlıyordum. Binaya girerken son kez kendime bakıp kapıyı açmak için yüzümü kaldırdığım anda biriyle kafa kafaya çarptım. İkimiz de yere düştük. Burnumdaki müthiş ağrı gözlerimi yaşarttı.
“Önüne baksana!” diye bağırdım.
Adam yüzündeki tuhaf yara ile keskin bir bakış atıp ne dediğimi umursamadan koşarak uzaklaştı.
Pislik.
Babamın ofisine girdiğimde yüzündeki ifade benim için tanıdık değildi.
“Baba, kötü bir şey mi oldu?” diye tereddütle kapıda donup kaldım.
“Hayır kızım. Hayır, gel!”
Gözleri dolmuştu, besbelli sarsılmıştı ama sorun yok demeye çalışıyordu.
“Bir şey mi söyleyecektin?”
“Hayır sadece... Ben... Buralardaydım,” dedim.
Ofiste biraz gezinip yerine oturdu.
“Tamam o hâlde, evde görüşelim.”
“Ama saat geç oldu, eve gitmeyecek miyiz?”
“Öyle ya,” dedi zorla gülerek.
O günden sonra babam sessizleşti ve tuhaflaştı. Üzerinde sebebini bilmediğim bir endişe vardı. Mezarından çıkmış birini görse ancak böyle sarsılırdı.
“Anne, babamla konuştun mu?” dedim en sonunda.
Annem önce bana sorun olmadığını söyledi. Ama günler geçtikçe o da dayanamayıp desteğime sarıldı. O gün gördüğüm yüzü yaralı adamdan bahsetmek istedim ama ya bununla alakası yoksa diye ortalığı boşu boşuna karıştırmak istemedim.
...
Tarihçilik stajım başlayalı bir aydan fazla zaman olmuştu. Tüm dünya ülkelerinden gelmiş tarihi, mitolojik, bilimsel milyonlarca eser elimin altındaydı. Onlar yapay zekâdan saklanmış, insan eli ile yazılmış yegâne kaynaklardı. Mnemo hafıza çipi olan kimsenin onları okumasına izin verilmiyordu. Hükümetler birliği, halkı beyinlerini daha çok çalıştırmaya teşvik ediyordu. Teknoloji sinsi bir dosttu.
Ortalık karışık olunca bizimkilere Otis’ten bahsetmeyi ertelemiştim. Otis neler olduğunu soruyordu ama ona ‘babam değişti’ diyemiyordum. Desem de bundan daha iyi bir bahane bulmam gerektiğini söyleyecekti.
O gün onunla şehrin uzak bir yakasında bir kafede buluştuk. Artık yüzü eskisi gibi gülmüyor, onu sevmediğimi düşünüyordu.
“Bahaneler bulmaktan vazgeç Arya!”
Ona ne diyeceğimi düşünürken buğulu camdan dışarıya bakıyordum. Birden tanıdık bir yüzün camın önünde belirmesiyle ürperdim. Sigarasını yakmak için duraksayınca onu net gördüm. O kadar ki bir anda ayağa kalktım. Adamla camın ardında göz göze geldik. Beni hatırladı mı yoksa dikkat çektiği için korktu mu bilmiyorum, sigarasını yakmaktan vazgeçip hızla yolun karşısına geçti. Otis ne olduğunu anlamaya çalışarak elimi tuttu. Kuyruklu yıldızı kaybetmekten korkarak elimi ondan sıyırıp adamı takip etmeye başladım. Otis arkamdan sesleniyordu ama bir süre sonra koşmaktan vazgeçti. Bense kararlılıkla adamın peşinden koşup bağırıyordum.
“Dur! Sen...”
“Birine benzetmiş olmalısınız! Peşimden gelmeyin!”
“Kimsin sen?”
“Size peşimden gelmeyin dedim,” dedi.
Yağmur bulutları göğü karartmıştı. Ben inatla peşinde koşuyordum. Bir polis memuru onu durdurup kolundan tuttu.
“Hanımefendi bu adamla sorun mu yaşıyorsunuz?” diye sordu. Adam korku ile gözlerime baktı.
“Sevgilim alınganlık yapıyor, beni biriyle gördü de,” dedim onlara doğru hızlanıp.
“Sadece iki günlüğüne evden gitmiştim,” diye cevap verdi adam spontane yalanıma ayak uydurarak.
“Yağmur yağacak, beyefendi bunu sonraya erteleseniz iyi olur,” dedi polis memuru. Gözünü bir süre üzerimizde tutarken birlikte yürümek zorunda kaldık.
Yağmur ilk damlasını yüzüme atınca kazağımın koluyla suratımı sildim.
“Sen nasıl bir baş belasısın böyle? Tamam söyle, ne istiyorsun?” dedi kolumu sıkıp.
“Enstitünün önünde bana çarptınız!” dedim.
Yüzüme dikkatlice baktıktan sonra:
“Tüm bu yaygaranın sebebi bu muydu? Senden özür dilemedim mi?” dedi.
“Ben Andaç Arya’nın kızıyım,” dediğimde yüzüme daha dikkatli baktı ve kolumu tutan eli hafifçe kasıldı.
“İşte asıl yaygaranın sebebi tam olarak bu,” dedim kararlılıkla.
Yağmur damlaları üzerimize düşmeye başlamıştı. Kolumu bırakmadan yürüdü, beni önüne kattı ve bir evin önüne gelip kapısını açtı. Dışarısı bulutlardan grileşmişti. Ama açtığı kapının uzandığı koridor daha da karanlıktı. Bilinmez, korku dolu bir dehlize açılıyor gibiydi... Tanımadığım bu adamla, özellikle kim olduğumu öğrendiğindeki o bakışından sonra bir eve kapanmak fikrinden biraz ürktüm. Beni içeri çekiştiren kolundan kurtuldum ve geriye doğru birkaç adım attım.
“Bu yağmurun altında ıslanmak istiyorsan, sen bilirsin,” dedi.
Yakınlarda girebileceğim halka açık bir dükkân yoktu. Çoktan yüzüm damlalarla yıkanmaya başlamıştı. Özel saçak altları da bu yağmurda iş görmeyecekti. Şemsiyem acele ile çıkınca kafede kalmıştı. Gönülsüzce karanlık kapıdan içeri girdim. Karanlık koridorda, dar bir merdivenden yukarı çıktık. Direkt ortasından bölünmüş bir salona adım attık. Nihayet aydınlıktı. Sağında bir kapı, yanında küçük bir mutfak, sol tarafında bir oda daha vardı. Hemen karşıda yan yana iki pencere önünde büyük bir masa bulunuyordu. Üzeri kâğıtlar ve kitaplarla doluydu. Uzun ve ıslak paltosunu çıkarıp temizleyiciye attı ve elini bana uzattı. Ben de üzerimdeki ıslak paltoyu verdim. Dış mekân kıyafetlerimiz kimyasal banyolarını yaparken kollarımla kendimi sardım. Ayakkabılarımı temizleyicisine soktum. Bu köhne evdeki lüks dikkatimden kaçmamıştı.
“Yüzünü banyoda temizle, ben mutfağı kullanırım,” derken beni oraya itekleyip banyonun kapısını açtı. Aynanın altındaki dolaptan çıkarttığı temizleyici jelden biraz eline döktü ve yüzüne sürmeye başladı.
“Güzel bir yüzüm olmadığını biliyorum ama...” dedi; yüzü köpükten bembeyazdı. “Niye öyle duruyorsun! Cilt kanseri mi olmak istiyorsun?”
Kendimi toparlayıp banyoya yöneldim. Cildim yanmaya başlamıştı bile. Yüzümü yıkadıktan sonra kapının önünde beni bekliyordu. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağarken ondan ne istediğimi sordu. Pencereye vuran yağmur öyle şiddetliydi ki konuşurken bağırmamız gerekiyordu.
“Babama ne söylediniz, o günden beri kendinde değil?” dediğimde beni küçümser gibi gülümsedi.
“Adın ne?”
“Arya.”
“Arya Arya mı?”
“Evet, güzel olacağını düşünmüşler.”
“Ama komik olmuş.”
Başımı salladım. Okulda bununla ilgili çok dalga geçmişlerdi ama sonradan sevmeye başlamıştım.
“Babama ne söylediniz?” dedim tekrardan.
“Bunu babana sordun mu?”
“Cevap alamadığım için size soruyorum.”
Sessiz kalmayı tercih ettiğinde gözlerim çoktan odayı incelemeye başlamıştı. Duvarda asılı birkaç belge vardı ama okuyamayacağım kadar uzaktaydı.
“Siz de mi doktorsunuz?” dedim masaya doğru yönelip. Sanki orada sakladığı şeyler varmış gibi önüme kendinden bir barikat kurdu ve ellerini iki yana açtı. Görebildiğim kadarıyla çizimler ve notlar vardı. Adli tıpta kullanılan insan silüeti şeması gibi bir şeydi. Ön ve arka cepheden çizilmiş standart bir kâğıdın üzerine kırmızı kalemle işaretlemeler yapmıştı.
“O çizimler neydi? Siz ne tür bir doktorsunuz?” dedim.
“Sizi ilgilendirmez,” diye kestirip attı. Pencereden dışarı baktım, hâlâ yağmur yağıyordu. Paketten bir bitki çayını sıcak suya koyup bana uzattı.
“Sadece babam için endişeleniyorum,” dedim.
“Endişe etmene gerek yok. Evet, ben de bir doktorum ve babanla çalışıyordum,” dedi.
“Doktor gibi görünmüyorsunuz.”
“Öyle mi?” dedi kaşını kaldırıp. “Ne gibi görünüyorum?”
“Dövüşçü, suçlu? Ayrıca doktor olsan yüzünü çoktan düzelttirmiş olurdun. Babam da hayalet görmüş gibi olmazdı,” dedim.
“Sence bir doktor nasıl görünmeli çok bilmiş?”
“Bilmem,” dedim omuzlarımı silkip. “Babam gibi.”
Gülüp önüne baktı.
“Baban iyi bir adam. İyi olacak. Ona bir daha karşısına çıkmayacağımı söyleyebilirsin. Her şeyi imha edeceğim.”
Yüzümü kaşıdığımı yanıma yaklaşıp elimi çektiğinde fark ettim.
“Kaşınıyor mu?”
“Evet, yanıyor.”
“Dur! Tonik getireceğim. Sana öylece bekleme demiştim!” diyerek beni azarladı ve içerideki odaya girdi. Masa ile aramdaki engel uzaktayken yavaşça oraya yaklaştım.
Gözlerim duvardaki çerçeveler arasında dolaşırken bir isimde takılıp kaldı. Dr. Zev Stern. Bu o olmalıydı. Altında uzay bilimleri, teorik fizik, kuantum sistemleri ve uzay-zaman araştırmalarıyla ilgili diplomalar ve belgeler sıralanıyordu. Aceleyle bakındım, her şeyi okuyamasam da artık emindim. Karşımda duran adam sıradan bir adam değildi. Kâğıtlara hızlıca bakıyordum, en azından konuyu anlamaya çalışıyordum.
Kâğıt yığınlarının altında, gizli bir dernek tarafından verilmiş gibi duran, üzerinde küçük dişliler olan broş benzeri bir şey gördüm. Elime alınca istemsiz bir şekilde iki yanına bastırmış oldum ve ortasındaki ışık açık mavi bir şekilde parladı. Cildim bu ışığa maruz kalınca daha çok acıdı. Korkup onu masaya geri koydum ve üzerine tekrardan kâğıt attım. Ama kâğıt havada yok oluverdi, ya da bana öyle geldi. Başka bir kâğıt koydum ama havada tuhaf bir dalgalanma ile o da kayboldu. Bu kez elimi uzattım... Elim kayboldu! Elimi çektim, hâlâ bedenime bağlıydı ama acı hissetmiyordum. Tekrar aynı hareketi yaptım. Göremediğim elimdeki parmaklarımı birbirine bastırdım. Onları hissediyordum. Elimi geri çektim ve kontrol ettim, bir sorun yoktu.
Sonra elimi tekrar soktum, biraz salladım, belki de bir şeye dokunabilirdim. Ama boşluk vardı ve elimi geri çıkarttım. Görünmeyen bir yarık var gibiydi. Tehlikeli olsa bile denemekten vazgeçemiyordum. Hayatımda her zaman böyle bir şeyle karşılaşamazdım. Tehlikesinden çok heyecanını düşünüyordum. Tam başımı sokmaya karar vermiştim ki doktorun sesiyle irkilip önüme döndüm.
“Sorun ne?” dedi bana bakıp. Kafamı salladım.
“Yüzüm,” dedim pek düşünmeden.
Arkamdaki o tuhaf şeyi saklamaya çalışıyordum.
“Bu kadar kızarması normal değil,” dedi. Kremi spatulasıyla yanağıma koyar koymaz soğukluğuyla "Ayy!" diyerek kendimi geri çektim ve elimi masaya dayamak istedim. Sonrasını nasıl anlatacağımı bilmiyorum; sanki bir nehrin kenarındayken ayağımın suyun içine kayması gibiydi. Doktor bir refleksle elimi kavradı. Tüm vücudum yarığın içine düşmüştü; kolumu, bacaklarımı tutacak bir şey bulmak için sağa sola salladım ama suyun içinde boşluğa sallanıyordu. Doktor ve Ev garip bir kuyunun içinden onları izliyormuşum gibi bana bakıyor ve tek elimi tutuyordu.
“Siktir! Ne yaptın?” diye bağırdı.
“Bu da ne? Çek beni!”
Ayaklarım ıslaklığın içinde sallanıyordu. Diğer elimi de doktorun beni tutan eline koydum. Ama yanlış yapmıştım. Diğer elim ıslaktı. Şimdi onun beni tutan eli de kayıyordu.
“Bırakma beni,” diye yalvarıyordum. O ise durmadan küfrediyordu.
“Oraya dönemem, tekrar olmaz!” diye bağırdı. Son kez gücünü toplayıp beni çekmeye çalıştı. Ama tuttuğu şey neyse işe yaramamış gibi ellerimiz kaydı. Şimdi iki elim tamamen boşta suda süzülüyordum. Yüzmek için birkaç kez çırpındım ama üzerimdeki kıyafet çok ağırdı. Doktor iki eliyle beni omuzlarımdan çekti.
“Siktir! Neler oluyor!” diye bağırmaya başladım. Bir yandan nefes almaya çalışıyordum. Burnuma su girmiş olacak ki genzimden aşağısı acıyordu. Bu yetmezmiş gibi doktor ağzımı kapatıyordu. Ondan kurtulmaya çalışırken göz göze geldik. Sus işareti yapıyordu. Kafamı sallayınca bıraktı. Üzerimize yağmur da yağıyordu. Elimle başımın üzerinde bir barikat kurup kapatmaya çalıştım.
“Öleceğiz,” dedim sessizce.
“Hayır,” dedi kesik kesik bir sesle. “Bu temiz.”
“İyi de bu yağmur nasıl temiz! Bu bir simülasyon mu?”
Kendini sırtüstü yere bıraktı. Elini karnına koydu ve garip bir panikle sesi çatallandı.
“Bunun olduğuna inanamıyorum,” diyerek yana kıvrıldı.
“Ne? Neyin olduğuna? Sen iyi misin?”
“Sessiz ol, nerede olduğumuzu anlamam gerekiyor,” dedi kesik kesik.
“Nasıl nerede? Nerede olabiliriz ki?”
Hâlâ acı ile kıvranıyordu.
“Bir... Bir simülasyondayız değil mi? Yani öyle olmalı!”
Aynı acıklı ama siniri bozulmuş ses tonuyla iki dirseğinin üzerinde doğruldu.
“Aptal baş belası, burası gerçek. Gerçek ne demek biliyor musun? Burada ölürsek öldük demektir. Burası gerçek ve buradayız diye bağırmayı kes!” diye bağırdı.
“Bağıran sensin!” dedim.
“Sadece sus!” dedi.
Ses tonundan kendi de rahatsız olmuştu.
“Üzgünüm Arya. Lütfen! Artık evde değiliz, yarık...” dedi nefes nefese.
Yarık mı? Elimi soktuğum yer bir yarık mıydı? Üzerine attığım kaybolan kâğıtlar ve sonunda düştüğüm?
“Yoksa biz... Zamanda yolculuk mu yaptık?” dedim. Babamla çalışıyordu, babamın yerle bir olmasına sebep olmuştu. Olabilecek en mantıklı şey sonunda bunu başarmış olmalarıydı.
“Hayır... Yani evet... Ama hayır!”
“Ne diyorsun,” dedim yüzümü ekşitip. Sonra boğazını temizledi ve sanki doğru kelimeleri düşünüyor gibi kendini biraz toparladı. Nefesi hâlâ kesik kesikti.
“Zamanda değil, mekânda yolculuk yaptık. Şimdi sessiz ol ve kendime gelmeme müsaade et!” dedi ve kendini karanlıktaki çimlerin üzerine bıraktı.
Ne? Nasıl? Neden? Defalarca sorduğum sorulardı ancak artık duymuyordu. Parçalar kendi çabalarımla zihnimde birbirine oturmaya çalışırken ben de kendimi yere bıraktım ve ilk kez yağmurun altında korkusuzca ıslandım.








