EŞİK

All Rights Reserved ©

Summary

Toprak, gerçeği mesleği haline getirmiş bir dedektif. Ama bazı gerçekler vardır ki bulunmak için değil, unutulmak için saklanır. Şehrin karanlık sokaklarında başlayan cinayetler, yalnızca kurbanların değil, Toprak'ın geçmişinin de izlerini taşımaktadır. Her olay, onu yıllar önce kapattığını sandığı bir kapının eşiğine biraz daha yaklaştırır. Bir savcı, bir dost, bir gölge ve zihninden hiç çıkmayan bir kadın... Hepsi aynı soruya hizmet eder: Gerçek nedir? "Doktor" adını kullanan biri, Toprak'ın travmalarını kusursuz bir planla tetiklemekte; kayıpları, hataları ve bastırılmış anıları yeniden sahneye koymaktadır. Bu bir kovalamaca değildir. Bu, planlı bir yüzleşmedir. Eşik, suç ile suçluluk, hatırlamak ile delirmek, adalet ile intikam arasındaki ince çizgide ilerleyen karanlık bir psikolojik gerilim. Çünkü bazen insanı yok eden şey, gerçeğin kendisi değil... O gerçeğe ne kadar yaklaştığıdır.

Genre
Drama
Author
ali cihan
Status
Ongoing
Chapters
2
Rating
n/a
Age Rating
16+

Geçmişte Yaşamak

Ankara’nın yağmurlu gecelerinden biri…  Sarı sokak lambasının ışığı camdaki damlalardan süzülüp masadaki yarım şişe birama çarpıyor. İçip içmemek arasındayım o yarımı da. Aslında sarhoşluğa çok yakınım, başımda tanıdık bir sızı var. Telefon çalıyor, bakmak istemiyorum, hem de belgeselin en güzel yeri, aslan ceylanı avlayacak. Yine o kayıp kişi dosyalardan biridir. Bu saatte bu kadar ısrarcı bir telefon bir dosya için olamaz bence. Saat on bir olmuş, uyusam mı bende? Telefon susmuyor. Üstümdeki annemin el emeği ördüğü ince çarşafı kenara attım. Kalktım şifonyer üzerinde duran telefonu aldım. Bu devirde ev telefonu kullanan tek eski kafalı ben kaldım sanırım. “Kimsin?”

“Toprak…”

“Benim de sen kimsin?”

“Dedektif Toprak, ben Başkomiser Çetin.”

“Çeto, sen misin?”

“Benim dedektif, nasılsın fasıllarını geçmek istiyorum. Sana ihtiyacım var.”

“Ne gibi?”

“Adana’ya gelmen lazım anlatacağım.”

“Çeto ben Ankara’daki dosyaları bile zar zor kabul ederken kalkıp bide tövbeli olduğum şehre mi döneceğim?”

“Evet, dönmelisin çünkü. Bir haftadır bulunamıyor.”

“Çeto aylardır bulanamayan kişiler var.”

“Bu farklı, bu dosya başka. Birisi var Toprak garip ama birkaç yazı bulunmuş olay yerinde. Oyun oynuyor resmen.”

“Yazı elinde mi?”

“Okuyayım mı şuan sana?”

“Oku”

“ Allah Allah’ta kulları kul değil… Yazan yazı, ne demek kimse bulamadı sana başvurmak istedik.”

Sesim çıkmadı o an, cevap veremedim çünkü kafam karıştı. Telefon elimden düşecekti, kafamda yazı yankılandı. Yazı bana geçmişi hatırlattı. Bir kadının bana söylediği bir sözdü bu, çok sevdiğim bir kadının, O’nun… Çetin telefona duymam için bağırıyordu. Ama ben kafamdaki yüksek sesten başka bir şey duymuyordum. Kafamı sağa sola salladım, kendime gelmeye çalıştım. Kendime yeni yeni gelmeye başladım, tekrar kaybedemem kendimi. “Geliyorum.” Dedim yutkunarak.

“Biletini hemen hallediyorum yarın sabaha iyi midir?” Dedi Çetin sevinçle.

“Ben hallederim.”

Telefonu yerine koydum, yarım kalan birama baktım. İçmedim. Mutfağa gidip buzdolabını açtım. Bir şişe viskim var. Şişeyi direkt çantaya atmak geliyor içimden. Aşırıya kaçmak olurdu bu. Ki içeriye de sokabilir miyim ki bunu? Şişe açılmış, sanırım açıp içmediğim şişelerden birisi. Şişeyi alıp salona gittim. Telefon konuşması yaptığım şifonyerin üzerine bıraktım. Askılıkta duran siyah paltomun iç ceplerine elimi soktum, -ilk elimi soktuğum cep yanlıştı ikinci denememde başardım- iç cebimde her zaman bulundurduğum çelik mataramı aldım. Kapağını açarken değiştirmem gerektiğini düşündüm –gıcırdaması hoşuma gitmiyordu¬-. Kapağını viski şişesinin yanına, şifonyerin üzerine bıraktım. Viski şişesini elime aldım, matarayı tuttuğum elimle kapağını çevirerek açtım. Bir doktor, cerrah titizliğinde matarama doldurmaya başladım. Bir damlasını dahi israf etmek istemiyorum. Taşmasına yakın doldurdum. İhtiyacım olabilirdi. Sigaram var mı? Mataranın kapağını kapattım, askılıktaki siyah paltoya tekrar yöneldim. Ceplerini yokladım. Tabakam yok… Nerde tabakam, onsuz bir yere gidemem? Düşünüyorum… Yemek yedim –döner söylemiştim–, sonra tuvalete gittim –burayı anlatmak doğru olmaz– uzun sürdü işim sonra, bira… Bira içerken sigara içmedim. Tuvalete bakmalıyım. Elimi yıkadığım lavabonun kenarında parlayan metal tabakam. Buldum sonunda, sigaram var mı? İki tane mi? Sadece yol da bile yetmez bana. Çok oyalanıyorum acele etmeliyim. Kapının yanına ayakkabılık harici her şeyde kullandığım ahşap dolabı açtım, antika gibi duruyor dolap. Dün canım sıkıldığında iyi ki sarmışım iki yüz sigarayı. Tabakayı tıka basa doldurdum. Kapanırken sanırım ezilen sigaralar oldu. Poşetin içinden bir tane daha sigara alıp dudağımın ucuna koydum. Çakmağımı çaktım. İlk nefes çok güzeldir her zaman benim için –bu arada çakmağımı tabakayı ararken ön cepte buldum–. Valiz taşımak istemiyordum üstümdeki eşofman ve tişörtle de gidilmez şimdi. Odama gittim, dolabı açtım. Pek bir kıyafetim yok zaten. Şık olmam lazım işim zaten erken biter. Gömlek pantolon güzel olur, üstüne bir de palto. Tamamdır. Üstümü giydiğime göre gitmeye hazırım. Paltomun durduğu askılığın altındaki masada eski deri kordonlu –çatlamış, hatta dökülen bir deri– saatimi aldım. Baba yadigârı almazsak olmaz. Başka başka, başka bir şey unutmadım umarım. Bira… Neyse ya kalsın, hiç gelmiyor içimden içmek. Cüzdan, cüzdanı alalım. Önemli olan cüzdan değil, içinde ki fotoğraftır Müjgan. Yersiz bir söz oldu. Cüzdanı açmadan paltonun sağ iç cebine attım, sol cebime matarayı koydum. Hazırım bir şey unutmadım. Eyvah! Odama döndüm tekrar, not defterimi unutmuştum. Tükenmez kalemimi ve not defterimi de aldığıma göre bu sefer tamamım sanırım. Çok unuttum, kafam mı güzel? İki şişe içtim, hayır bir buçuk, yarım şişe masada. Kapıya yöneldim. Döndüğümde burada ol yarım şişe biram, elveda. Askılıktaki paltoyu giymek için aldım. Matara sallanarak ses çıkartıyordu, dudağımdaki sigaranın da külü düşmek üzereydi. Paltoyu giyip yakalarını kaldırdım. Not defterini ve kalemimi de cüzdanla aynı cebe attım. Kapıyı çekip çıktım, anahtarı kapının kilidine sokup iki kere çevirdim, kilitledim. Anahtarı da asla kullanmadığım sol cebime attım. Sigarayı dudağımdan çekip işaret parmağımla külünü silktim. Yağmur hızlanıyordu, ayaz sert esiyordu. Şanslıyım ki taksi geliyor. Elimi kaldırmadan önce yağmurda ıslanan küçük kediyi gördüm titriyordu. “Özür dilerim küçük kedi gidiyorum ben.” Elimi kaldırıp taksinin durmasını istedim –yanımda durduğunda az kalsın su sıçratıyordu–. Arka kapıyı açtım. Elimdeki sigara da bitmemişti ama attım. Hafifte ıslanmıştım, hızlı yağan yağmur hemen ıslatmıştı paltomun omuzlarını. “Nereye abi?” dedi taksici dikiz aynasından beni süzerek. Sen sür ben dur derim, diyemedim tabii ki ama çok isterdim. “Otogar,” dedim. Sesim yorgun çıkmıştı.

“AŞTİ mi abi? Hangi firma, kapısına kadar bırakalım seni?

Bir an duraksadım. Sadece gitmek istiyordum, firmayı kim önemser ki? “AŞTİ,” dedim. “En yakın hangisiyse orda indir. Fark etmez.”

Taksici bir şey diyecek gibi oldu, aynadan bir daha bana doğru baktı. Bu kez yüzüme değil de üstüme baktı sanki. Söyleyeceğinden vazgeçti. Önüne döndü. Vitesi attı. Damlaların süzüldüğü camdan dışarıdaki kediye baktı, içim burkuldu. Ankara’nın gri sokaklarında sessizce ilerledik. Mataramın paltoya vuran sesini dinledim yol boyunca.

Taksi AŞTİ’nin önünde durdu. Ücreti uzattım, üstünü beklemeden indim. Yağmur burada daha şiddetliydi sanki. Siyah paltomun yakalarını iyice kaldırdım. Ellerimi paltomun cebine koyup yürüdüm. İçerisi mahşer yeri gibiydi. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor, bağırıyor, ağlıyordu. Ben sadece yürüyordum. Bir hayalet gibi kalabalığın arasından süzülüp ilk gördüğüm gişeye yaklaştım. “Adana,” dedim.

“Hemen kalkan var abi, son bir yer,” dedi çocuk yüzüme bile bakmadan. Bileti uzattı. Aldım cüzdanımın içine tıkıştırdım. Perona yürüdüm. Otobüsün motoru çalışıyordu, egzoz dumanı yağmura karışmıştı. Sigara içmek istiyordum, başımın ağrısı belki dinerdi. Vazgeçtim, ilk sigarayı Adana’da içeceğim. Otobüse bindim. En arkadaki köşe koltuk kalmıştı bana, koltuğuma geçip oturdum, başımı soğuk cama yasladım. Muavin “Kemerleri bağlayalım diye bağırdı. Ben ise sadece Ankara’nın silinen ışıklarını izledim. Gidiyordum işte. Geçmişimi, yeminimi, tövbemi bir masada, yarım bir şişenin yanında, sadece tanıdık bir sözle bırakarak gidiyorum.

Otobüs Ankara’dan çıktı, karanlık yollar başlıyordu. Otobüsün içi loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Sadece otobüsün motor sesi vardı. Yanılıyorum horlayan insanlarda var. Bir şeyler karalamak geldi içimden, not defterini çıkartmak için elimi iç cebime attım ama not defteri yerine cüzdanı çektim. Ne kadar param kaldığını merak edip açtım. Sadece iki şişe biralık param vardı. Cüzdanı kapadım, kapatırken bir şey fark edip bir daha açtım. Cüzdanın şeffaf bölümünde her zaman olan fotoğraf yoktu. Olamaz. O’nun fotoğrafı vardı. Buralardadır değil mi? Unutmamış olayım. Cüzdanın her yerini aradım yoktu cüzdanda. Ceplerime baktı, paltonun bütün ceplerine baktım, sigara tabakamı açıp ona da baktım yok. Pantolonumun cebine baktım, yok. Not defteri olabilir mi? Masada açıktı. Çıkardım not defterini her sayfasını didik didik aradım, burada da yok. Hatırlıyorum… Yarım şişe biranın yanına kaldı. İç sesim oraya gitmem için yalvarmıştı resmen. Kendimi o evde unutmuş gibi hissettim. Geri dönemezdim, otobüs hızını arttırıyordu. Ne yapacağımı bilmiyorum. Matarayı çıkartıp sertçe kapağını açtım, uzun bir yudum aldım. Boğazımdan geçerken yakmıştı. “Boş ver,” dedim kendi kendime. “Her şeyi unutmaya gidelim oraya.”

Her şeyin geçtiği şehre giderken mi söylüyorum bunu? Mataranın kapağını kapatıp cebime geri koydum. Gözlerimi kapattım ama uyuyamıyordum. Adana’ya kadar o boş cüzdanın ağırlığı göğsüme oturdu.

Gözlerimi güneşin ışıklarıyla açtım, terminale gelmiştik. Sırtım ve başım şiddetli bir şekilde sızlıyordu. Orta ve yüzük parmağımla şakaklarımı ovuşturdum. Otobüs’ün kapısı açıldı. Adana’nın sıcağı, Ankara’nın ayazına alışmış suratıma sert bir tokat gibi çarptı. Ağır adımlarla indim. Sivil bir polis arabası bana sırıtıyordu. Paltom bana yük gibi geliyordu ama çıkarmadım. Sivil polis arabasına yaklaştığımda arabadan Çetin kafasını çıkartıp bana baktı, tebessüm ettim. “Dedektif Toprak,” dedi. “Nezih şehrimize hoş geldiniz binin lütfen. Cevap vermedin yine, ön kapıyı açıp bindim. Camlar açıktı, klima açmamıştı Çetin, hava hafiften esiyordu sanırım o yüzden. “Alıştın tabii Ankara’nın ayazına bu sıcak başka geldi sana.” Dedi. Kafamı salladım, konuşmak gelmiyordu içimden uykuluydum. “Acıkmışsındır sen şimdi, yol geldin o kadar. Özlemişsindir bir ciğer yemeye gidelim.”

Başımı salladım tekrar. Hiç özlememiştim aslında, ciğeri sevmezdim ama yerdim. Sabah yemek pek içimden gelmiyordu ama razı oldum. Direkt olay yerine gitsek aslında güzel olurdu. Tabakamı çıkartıp bir sigara yaktım. Nikotini seviyorum.

Uzun yıllardır benim çocukluğumdan beri işletilen bir ciğerciye götürdü beni. Çetinle çocukken gelmiştik buraya. “Şehir değişmiş ama burası aynı,” dedim. Öyleydi şehir resmen yenileşmeye gitmiş gibiydi. “Öyle,” dedi, kafasını eğdi. “Çok şey değişti.”

“Sende değişmemişsin.” Morali bozuktu değişmeden bahsederken. Önden soğuk mezeler geldi, masaya kondu. İki sohbet ettirmediler. Garson giderken mataramı çıkartıp masaya koydum. Sigaram yolda bitmişti bir tane daha yakmak istiyordum. Elimi iç cebime attım, tabakama ulaştım. Bir sigara çektim içinden dudaklarıma götürürken Çetin ayağa kalktı. Arkamda birisi olduğunu o anladım, hiç bozmadım rahatımı. Ne kadar büyük birisi olabilir ki? “Hoş geldiniz savcım, buyurun.” Dedi Çetin. Gelen savcıymış. Çetin de çok titiz davranıyordu, aslında yumruğuyla adam öldürebilecek kadar güçlü ve kalıplıdır ama yumuşacık bir kalbi vardır. Bu yüzden kaybediyorsun Çetin be. Sanki ben çok kazanıyordum da. Düşüncelerle boğuşurken savcının bana uzanan elini fark ettim. Elimde tuttuğum sigarayı masadaki tabakanın üzerine bıraktım. Savcının uzanan elini tuttum. “Savcı Azra ben, sende sanırım Ankara’nın meşhur dedektifi Toprak’sın.” Kafamı salladım. Savcı elini çekip oturdu, sanırım memnun olmadı tanıştığına. Yüzünden okunuyordu zaten. Bir gözü de sigaradaydı, sanırım rahatsız olmuştu. “Çetin sizden çok bahsetti, ama böyle anlatmamıştı.”

“Nasıl anlatmamış?” dedim Çetin’e dönerek.

“Vurdumduymaz ve rahat olduğunuzu söylemişti ama bu kadar beklemiyordum.”

“Ne yaptım ben?”

“Burada sigara içilmez tabelası var görmüyor musun?”

Tabelayı o söyleyene kadar görmemiştim. “Ee yani?” dedim, soruyla karışık.

“Sigara içilmez demek bu yani.”

“İçmiyorum ki ben, sigara yanmıyor.”

Savcı cevap vermedi, sanırım veremedi. Beni sevmediğini anlamıştım. Neyse dosyadan sonra kim kimi görecekti ki zaten? “Bana bir ciğer bir de açık ayran söyler misin Çetin?”

“Tamam,” dedi Çetin. Garsona seslendi. “Koçum bir baksana.”

Garson masaya kadar geldi. “Buyurun efendim.”

“Birader biz sipariş vermiştik artı olarak da bir ciğer bir de açık ayran eklet ona sen. ‘Başkomiser Çetin’ de sen onlar yazarlar.”

“Tamamdır amirim.”

Garson genç eli yüzü düzgün bir çocuktu, içeriye geçti. “Olayları bilmek istiyorum.” Dedim soğuk bir sesle. Çetin doğruldu. “Tamamdır ben sana dosyaları getiririm yemeği yiyelim de.” Dedi Çetin. Azra o an Çetin’i dürttü sanki, söylenmemesi gereken bir şey söyledi sanırım. “Şimdi üstün körü anlatır mısın birader bana?”

Savcıdan onay almadan hareket etmedi yine, savcı kafasını sallayıp onay verince anlatmaya başladı Çetin. “Kişi Muhammet Hasan Kaya; on yedi yaşında erkek. Lise son sınıfta öğrenci. Bir haftadır kayıp, her şeyi iyi çocuğun; dersleri, arkadaşlarıyla arası, hukuk gibi bir hedefi varmış çok çalışıyormuş, annesi böyle düşünüyor…”

“Not mevzusu neyin nesi?”

“Kişi ortalıkta hâlâ yok ama en son görüldüğü yerde kütüphanede, en son çalıştığı dersin sayfasında bu söz var.”

Kulaklarımda O’nun o sözü söyleyişi yankılandı.

“Kütüphaneye tekrar bakmak istiyorum.”

“Son çalıştığı kitabı aldık zaten. Kalemliğini de aldık.”

“Kameralar peki.”

“Kamera kayıtları bir yere kadar var çocuk kalkıp gidiyor bir yere, muhtemelen tuvalete. O an sanki kayıt kesilmiş gibi. Çocuk kalkıp giderken kitabı açık ama kayıt tekrar başladığında kapalı. İşte sonra kâğıt.”

“Tamam, ben bir daha olay yerine gideceğim.”

Savcı bana hâlâ farklı bakıyordu, ondan izin istemeyeceğim tabii ki de. Yemekler geldi o arada. Sonunda Savcı gözlerini üzerimden alabildi.

Yemekler bitince elimi ovuşturdum. Tuvalete kalkıp ellerimi yıkadım, hâlâ ayıkamamış gibi hissedip yüzüme soğuk suyu çarptım. Ellerimi yıkarken hafiften çekiştirdiğim paltomun bileklerini düzelttim. Çıkıp masaya geri döndüm. “Nerden başlayalım,” dedi Çetin. Savcı ortalıkta yoktu. Tabakamı çıkartıp bir sigara çektim, tabakayı geri koyup çakmağı çıkardım. İlk çaktığımda yanmadı, sanırım yeni bir çakmağa da ihtiyacım vardı. İkinci çaktığımda daha sert yaptım, yandı. Sigaranın ucuna dokundurdum ateşi, sigaranın ucu da yandı, uzun bir nefes çektim. “Nerden istersin?” diyerek karşılık verdim. Tebessüm etti, bir şey demeden arabaya doğru yürüdük. Arabayı çalıştırdı. “Kütüphaneye gidelim bir bence.” Dedi. Ağzımdan sigaramı çekmeden kafamı salladım. Sanki yalnız değilken kafam daha düzenliydi. Sigarayı dudaklarımdan çekip dumanı açık camdan dışarıya üfledim. Tekrar dudaklarıma koydum. “Paltoyla mı gezeceksin bu sıcakta, arabada bırak istersen.” Mantıklıydı. “Gerek yok.” Neden gerek yok dersin ki? Olmaz paltomda çok şey var. Kütüphanede gördü tanığı var mıdır? Varsa soracağım soruları şimdiden kurayım kafamda. Orada düşünmeyeyim. Burada da düşünemiyorum ki, çok ses var kafamda. Umarım kısa tutarız. “Toprak!” Ne? Çetin bana seslendi. “Ne oldu Çeto, niye bağırıyorsun?”

“Üçüncü söyleyişim çünkü.”

“Öyle mi oldu?”

“Evet, bakmıyorsun ki. Daldın gittin uzaklara, ne düşünüyorsun.”

“Hiç, öyle ya duymamışım ne oldu?”

“Özledin mi şehri?”

“Eh ya işte.” Eh ya işte ne demek? Saçmalıyorsun Toprak. Özlemedim de geç.

“Nasıl yani?”

İşte fırsat sana. “Özlemedim aslında ya, hiç sevmedim ki bu şehri.” Bu seferde bu yanlış, sevdim. Özlemediğim şeyi sevemez miyim? Hasret sadece sevdiğine mi duyulur?

“Özlemedin demek be.” Kafamı aşağı yukarı salladım, onayladım. Çetin onu umursamadığımı falan düşünüyor mu acaba? Ben hiç bir şeyi umursamam, bunu da biliyordur ama. Sigaram bitmiş, açık pencereden fırlattım. Çetin küçük bir mahalleye girdi, mahalle kütüphanesiydi. “Geldik,” dedi Çetin. Sigaramı yeni atmama rağmen olay yerine girerken içmek istiyordum. Elimi mataramın olduğu cebe atıp mataramı aldım. Kapağı hızlıca çevirip sert bir yudum aldım. Kapağını tekrar kapatıp cebime koydum. “Gidelim bakalım.”

İçeriye girdiğimizde mutlu olmuştum. Çıt çıkmıyordu. Koridorlarda yürürken sadece botlarımın sesi değil, sol bileğimdeki o eski saatin tıkırtısı da yankılanıyordu. Babamdan kaldığında da yorgundu bu saat, şimdi benimle birlikte tamamen bitmişti. Saniyeler akıyordu. Kayıp çocuğun oturduğu masa hâlâ sarı şeritlerle çevriliydi hiç bir şeye dokunulmamıştı. “Yazı sende mi?”

“Hayır değil.”

“Tamam.” Olsa iyi olurdu ama yoktu. Sarı şeritlerin altından geçip kitaba gittim. Bir haftadır hiç kimsenin girmemesine rağmen tozlanmamıştı, parmağımı masada gezdirdim, toz yapışmadı. Çocuğun açık kitabına baktım. “Sayfa burada mı kalmıştı?” dedim Çetin’e parmağımı sayfa üzerinde gezdirerek. Hatırlamaya çalışır bir yüz ifadesi belirdi yüzünde. Kitaba baktı. Sayfayı unutmuştu aslında. “Evet,” dedi. “Emin misin Çeto?” emin değildi, yüzünden belliydi. “Değilsin, burada kalmış da olamaz zaten böyle açık şekilde. Bir rüzgâr illaki bir sayfayı değiştirir.”

Genç polislerden birisi yanımıza yaklaştı. “Başkomiserim,” dedi. Beni tanımıyordu, selam vermedi. Bende kendimi tanıtmadım. “Kulak misafiri oldum kusura bakmayın ama Savcı Hanım geldi, olay yeri canlandırmasını tamamen başa aldı. Her şey olay anındaki gibi.”

Bu güzel bir haberdi, savcıda zekiymiş aslında. Çetin kafasını salladı. Bana bakarak gülümsedi. Kitaba baktım, sayfa 212. Anatomi kitabı mı, kalbin anatomisi mi? Bu çocuk sağlık öğrencisi miydi? Hani hukuk istiyordu. “Bu çocuk sağlık öğrencisi miydi?” dedim Çetin’e dönüp. “A, evet unutmuşum söylemeyi.”

Hangi lise diye sormadım, sormak geldi içimden. Sayfayı inceledim, sayfada çocuğun bize verebileceği bir ipucu aradım. Belki çizebileceği bir şey, bir kelime dahi yeterdi bana. Koridorlardan gelen topuklu ayakkabı sesiyle kafamı çevirdim. Savcı gelmişti, neden gidip neden gelmişti ki? Kafamı dağıtmamalıyım. Sayfaları geçtim. Savcı bana sesleniyor. “Toprak?” dedi üstün bir tavırla konuşma yapacağı belliydi. “Bir haftadır o kadar uzmanın arayıp da bulamadığı o sayfalarda neyi bulmayı amaçlıyorsun?” Cevap vermedim, sanırım buna sinirlendi. Çetin’e beni şikâyet ediyor gibi hissettim. Burada fısıldamalarını duyacağım için başka yere gittiler. Bana ne gitsinler? Sayfaların anlamını düşünürken gözüm masanın ayaklarına kaydı. Kütüphaneye ait bir “Ödünç Kitap Takip Fişi” duruyordu. Eğildim fişi aldım, yeni mi gelmişti buraya? Üstüne bakılırsa hayır, tozluydu. Masanın ayağının altında uzun süre kaldığı belliydi, yuvarlak bir çukuru vardı. Fişin üzerinde Muhammet’in ismi yoktu, fişin üzerine kurşun kalemle, tıp öğrencilerinin kullandığı o bozuk el yazısıyla not düşülmüştü: “Laboratuar odasının anahtarı nöbetçi kulübesinde unutulmuş. Saat: 23.05.”

Durdum, bu not Muhammet’e miydi, yoksa Muhammet’in miydi? Çetin ve Azra’nın geldiğini o topuklu ayakkabının rahatsız edici sesinden anlamıştım. Yüzlerine bile bakmadan elimdeki kâğıdı döndürerek bir soru sordum. “Çetin kameralar ne zaman kesilmişti?” Azra’ya baktı.

“Gece 23.10 ile 23. 11 arasında bir dakikalığına ufak bir kesinti olmuş. Hatta iki gün kesintiyi bulmak için uğraştık ya.”

23.10 masadan kalkıyor. Gece neden gelirsin kütüphaneye yat uyu. Tuvalete gidiyor, şüpheli. Tuvalete gittiği kameralarda görünüyorsa çıkışı niye yok? “Tuvalete gittiğinden eminiz değil mi?”

“Evet, girerken kayıtlar görünüyor.”

“O zaman bir seçenek var. Kameralar aldatmaca, yani teorim bu yönde.” Bilimsel konuşmuştum.

“Nasıl yani? Kameralar aldatmaca derken ne demek istiyorsun Toprak?” Savcı hiçbir şeyi anlamıyordu.

“Kameralar yanılsama demek oluyor. Yani burada gerçekten olan kişi Muhammet değil. Muhammet gece okula gidiyor, masanın altındaki not onu oraya çekmiş. Sanki Muhammet buraya ders çalışmaya gelmemiş gibi, buraya itilmiş, getirilmiş ve plan doğrultusunda ilerlemesi sağlanmış gibi. Dediğin gibi Çeto, oyun oynanıyor. Ve sanırım, bu oyunun bir diğer karakterleri de biziz.”

“Bir şey anlamadım ben.” Dedi Çetin. Sadece savcı değil Çetin’de anlamıyormuş beni. Cevap vermedim. Sarı şeritlerden dışarı çıktım. Bütün gözler sanki benim üzerimdeydi, öyle sanıyordum. Koridorda yürürken ayağımdan hâlâ bir türlü çıkartamadığım ve artık ayaklarımla bütünleşme durumuna kadar gelmiş olan botlarımın tok sesi yankılanıyordu. Ardımdan gelen savcının topuklu ayakkabısı da hâlâ rahatsızlık veriyordu kulağıma. Belki onun diye rahatsızdım sesten, başka kadının olsa rahatsız olmaz mıydım? İç cebime elimi atıp sigaramı çıkardım. Güneş tepeye çıkmıştı. Güneş artık sadece dışımı değil içimi de yakıyordu. Çakmağım bu sefer tek seferde yandı. Adana’nın sonbaharı bile sıcaktı. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu Savcı. Sigara içtiğim için sanırım benden uzakta konuşuyordu. Çetin’e baktım, ne söyleyeceğimin merakıyla ağzıma bakıyordu resmen. “Okula.” Dedim, kısa ve öz.

“Ne okulu? Bugün Pazar.” Dedi Savcı. Çokbilmiş tavırları hoşuma gitmiyordu.

“Okul işte, çocuğun okuluna.”

“Toprak bugün Pazar.” Hâlâ çokbilmiş tavırlarını devam ettiriyordu.

“Biliyorum.”

“Bana hiç ne yaptığını biliyorsun gibi gelmiyor ama Toprak? Teorilere göre hareket ediyorsun gibi geliyor.”

“Teoriler, teoriler aslında pek çok sorunun cevabının anahtarı olabiliyor biliyor musun?”

“Musunuz olacak resmi konuş benimle, karşında bir savcı var.”

“Si z benimle nasıl konuşursanız bende sizle öyle konuşurum? “ Sigaramı dudaklarımın arasına götürüp bir nefes aldım. Azra beni süzüyordu. Dudaklarımın arasından parmaklarımın arasına aldım sigarayı, külünü silktim. Konuşacak bir şeyi kalmamış gibiydi. Hazır cevap olmama bir şey yapamıyordu. Alışık olması lazımdı, eğer tecrübeli bir savcı olsaydı. Çetin hâlâ bir şey söylememi bekliyor gibiydi, sustum. Sivil polis arabasına doğru yürüdüm, ön kapıyı açıp bindim. Binerken Azra’ya baktım, o bana bakmıyordu. Kendi kurumsal aracına binmişti bile. Çetin’de bindi yanıma. “Nereye gidiyoruz?” dedi. Bilmiyorum aslında. “Okula mı?” Okul, iyi hatırlatmıştı. Cebimden yerde bulduğum kâğıdı çıkardım. Çetin’e ne olduğunu henüz söylemek istemedim. “Çocuğun evine gidiyoruz.”

Bu eski şehrin sokaklarında pek bir değişiklik yoktu. Kentsel dönüşüme giren birkaç semtten birine doğru gidiyorduk. Sinanpaşa Mahallesi’ndeydi çocuğun evi. Çetin yol boyunca bin bir tane soru sorup başımın etini fazlasıyla yemişti. Sarı boyalı, müstakil bir evin önünde durduk. Arabadan indiğimde elimi paltomun iç cebine atıp mataramı çıkardım. Sert bir yudum aldım. Pek bir şey kalmamıştı mataramda. Bugünü geçirirsem iyidir. Çetin eve yaklaşıp eski kapı ziline bastı. Klasik kuş zil sesiydi. Kapıyı kırklı yaşlarda görünen, kısa boylu bir kadın açtı. Yazmasını alelacele bağladığı belliydi. Yüzündeki ifade bir haftalık uykusuzluğun ve bitmeyen bir bekleyişin haritası gibiydi. “Buyurun Çetin komiserim,” dedi kadın soğuk bir sesle. Göz ucuyla da bana baktı. “Selamünaleyküm Mihriban abla.”

“Aleykümselâm, bir haber mi var oğlumdan?”

“Yok, yok ama bu Dedektif Toprak, Ankara’dan bu mesele için geldi. Olayla ilgili sorularına cevap bulmak için yanına uğramamız gerekti.”

Kadın kapıyı geçmemiz için ardına kadar araladı. İçeriye girdiğimde gözüme ilk çarpan kapının yanındaki ayakkabılıktı. Ayakkabılığın en üst rafında yeni gibi duran bir spor ayakkabı vardı. Sanki sahibi şimdi gelip de giyecek gibi yeni duruyordu. Muhammet’in olduğunu tahmin ediyordum. İçerisi buram buram nane ve sabun kokuyordu. Salona geçtik, hiç oturmadık. Kadına baktım, gözleri ağlamaktan ve uykusuzluktan hem morarmış hem şişmişti. Evdeki fotoğraflara biraz göz gezdirdim, hiç babayla ilgili bir fotoğraf görmedim. “Babası öldü,” dedi kadın sanki aklımı okuyarak. “Bir şey içer misiniz?”

“Yok, sağ olun size birkaç soruda ben sormak isterim.”

“Tabii, faydası olacaksa buyurun.”

“Olacak merak etmeyin. Muhammet sık sık gider miydi kütüphaneye?”

“Giderdi, kütüphane onun sığınaydı. Ona pek test kitabı alamazdım, o da kütüphaneye gider orada çalışırdı.”

“Hukuk istiyormuş değil mi?”

“Evet, sağlık lisesini ben diretmiştim. Önünün daha açık olacağını düşünüyordum ama o hep adalet dağıtmak istiyordu. Savcı olup adalet peşinde koşmak istiyordu.”

“Kütüphaneden devam etmek istiyorum. Kütüphaneye hep geceleri mi giderdi?”

“Mecburen evet. Çünkü okuldan sonra gidip çalışıyordu, biraz erken çıkınca direkt kütüphaneye koşuyordu.”

Çocuk hem okumaya çalışıp hem de annesine bakmaya çalışıyordu. Acıklı bir hikâyesi vardı. Mataramı çıkartıp bir yudum almak istedim ama çaresiz annenin karşısında fazlasıyla ayıp olurdu. “Odasını görebilir miyim?” dedim sesimi olabildiğince yumuşatarak. “Daha önce baktılar zaten bir şey bulamadılar ama bir şey bulacağınızı düşünüyorsanız bakın sizde.” Dedi kadın. Umarım bir şey bulabilirim. Kapısı kapalı bir odanın kapısını kadın açtı bize. İçerisi küçük ve sıcak olmasına rağmen çok düzenliydi. Çok kitabı vardı. “Bu kadar kitabı nasıl alıyordu sakıncası yoksa” dedim. Durumlarını yüzüne vurmak gibi bir amacım yoktu, öyle sanılsın da istemiyordum. “Kitap evinde çalışıyordu. Almira kitapevi.”

Demek kitapevinde çalışıyordu. Çetin’e sonraki istikametin orası olduğunu söyler gibi kafamı salladım. Odanın penceresi açıktı, parmaklıkta yoktu. Masanın üstünde anatomi kitabı açıktı. Kütüphanedeki kitabın aynısıydı. Sayfasına baktım. 212, kütüphanedeki açık sayfanın aynısıydı. Kalbin üzerinde büyük bir siyah delik vardı, karalanmış gibiydi ama düzenliydi. “Böyle çizimleri var mıydı?” dedim. “Bilmem ki, sürekli bir şeyler çizer, bir şeyler yazardı. İnsanlardan uzaklaştığını söyler, kâğıtların onu anladığını söylerdi.”

Bu ifadeler bana çok tanıdık geliyordu, çocuk resmen bana benziyordu. Çocuğun diğer kitaplarında parmaklarımı gezdirdim ama hiç bir şey yoktu. Masanın çekmecesini çektim. Küçük not kâğıtları vardı. Yapışkanlı not kâğıtlarındandı bunlar. Çekmeceden çıkartıp masanın üstüne yaydım hepsini. “Ne oldu Toprak?” dedi Çetin. Cevap vermedim kâğıtlara odaklandım. Hepsini masaya yapıştırdım. Hiçbir şey yoktu. Ama neden çekmecedeydiler? Düşün, düşün, düşün. Gizli yazılar… Neden olmasın mor ışıkta ortaya çıkan gizli yazılar vardı belki de öğrenciler böyle şeyleri severlerdi. Bizde geçtik o yollardan. Mor ışıklı bir kalem aradım, kalemlik gibi kullanılan kahve kupasına baktım önce. Arkası ışıklı bir kalem buldum, -diğerlerinden kısa olduğu için kaybolmuştu, zorlandım- kalemi alıp kâğıdın birine tuttum. Dört not kâğıdı vardı. En aşa koyduğum kâğıda tuttum, “ASLA” yazıyordu. Diğer kapıda tuttum. “ALTINA” yazıyordu ondada. Diğer kâğıda tuttum. “YATAĞIN” yazıyordu. Sonuncuyu tahmin edebiliyordum. “BAKMA” sesli okumuştum. Kadın korkmuştu. “Ne oluyor, benim oğlum mu yazmış bunları?” dedi titriyordu. Yere yığılmak üzereyken Çetin tuttu onu. Salona götürdü koluna girerek. Rahat bir çalışma alanı kalmıştı bana da. Kâğıtları belli bir sıraya koyduğumda: “YATAĞIN ALTINA ASLA BAKMA” Yazı eşleştirmesine baktığımda elimdeki bozuk el yazısıyla örtüşmüyordu. Ama kitabının üzerinde duran nottaki yazıyla örtüşüyordu. Büyük bir ihtimalle kütüphanede bulmam sağlanan o yazı Muhammet’e ait değilmiş, o zaman kimindi? Muhammet’i ölüme çeken kişi kimdi? “Çeto!” diye bağırdım. Çetin koşarak yanıma geldi. “Ne oldu?” dedi korkan bir sesle.

“Kütüphanenin olay anından bir hafta öncesine kadar bir kamera kaydı istiyorum.”

“Anlamadım.”

“Olay günden önceki bir haftanın da kayıtlarını istiyorum demek oluyor.”

“Tamamdır.”

Sonunda anladı beni. Ben mi karmaşık anlatıyorum yoksa diğer insanlar mı beni anlamıyor gerçekten anlamıyorum. Yatağa yöneldim. Yatağın altına bakmadan önce üstüne baktım. Yastığın içine, altına, çarşafın altına her şeye ama bir şey yoktu. Yatağın altına bakmak için dizlerimin üzerine indim. Eğilip elimi uzattım, tozluydu, iğrenmiştim. Eski halının kokusu da hoşuma gitmiyordu. Elimi yatağın altında gezdirirken küçük bir küre gibi bir şeye çarptı elim. Yuvarlanırken tuttum, aldım. Küçük bir kâğıttı, buruşturulup yatağın altına atılmıştı resmen. Kâğıdı açarken aklımda hâlâ bin bir düşünce vardı. Kâğıdı açtım. İçinde kütüphanedekine benzer bir yazı vardı. Üstelik yazıların biçimsizliği ve sanki doktor elinden çıkmış gibi kötü bir yazıya sahip olması kütüphanedeki yazıyla benzerliğini daha da cazip kılıyordu. “Anahtar kulübe kapısında değil, dolapta. 23.05.”

Bir 2305 daha buradaydı. Ne anlama geliyordu bu dört rakam? Neden her iki notta da bu yer alıyordu?” Bu odaya birinin sonradan gelmiş olması olanaktı, Pencerenin açık kalması –muhtemelen uzun zamandır açık- ve ayrıca demirliklerinin olmaması içeriye birisinin kolayca girebileceğini gösteriyordu. Bu evde daha fazla cevap bulamayacağımı düşünüyordum. Evden çıkmanın vakti gelmişti. Salona geçtim. “Hanımefendi iyi misiniz?” dedim, yine sesimi yumuşatmaya çalıştım. Kadın cevap vermedi, yüzüme nefretle baktı. “Tamam, mıdır ağabeycim? Çıkalım mı artık?” Dedi Çetin. Kafamı sallayarak onayladım. Dışarıya çıkınca tabakamı çıkartıp bir sigara yaktım. Şimdi nereye gidiyoruz? Evet kütüphaneye. Çetin arabaya binmişti bile. Çok aceleciydi. Bende yanına geçip oturdum. Arabayı çalıştırmadan bekliyordu. Bende dışarıyı seyrediyordum, ona bakmamı bekliyordu sanki. “Ne oldu?” dedim ona bakmadan.

“Kadın oğlunu kaybedeli bir hafta ya oldu ya olmadı daha, bulduğun şeyi sessizce söylesen olmuyor mu kardeş?”

“Kadının her şeyi bilmeye hakkı var.”

“Var, var da bana söylesen zaten ben sindire sindire söylerim onu kadına.”

“Olsun, böyle daha iyi oldu.”

“Sen laftan anlamazsın kardeş, cidden.”

“Beni buraya çağıran sensin Çeto.”

“Allah belamı versin o zaman ne diyeyim.”

Madem istenmiyorum o halde giderdim. Ama bu meseleyi artık boynuma borç biliyordum. Olayı çözer çözmezde bu lanet insanlardan, bu lanet şehirden gitmeyi planlıyordum. “Nereye?” dedi Çetin. Sesi yüksek çıkmıştı.

“Okula,” dedim. “Çocuğun okuluna.”

Duraksadım hangi okulda okuduğunu hâlâ öğrenmemiştim. “Hangi okulda okuyordu bu çocuk?”

“Gevher Nesibe, şu sağlık lisesi işte.”

Benim eski okulumdu. Zaman yavaşladı o an. Sigaramdan uzun bir nefes çektim. Paltoma çarpan mataramı da çıkardım, gıcırdayan kapağını açıp sert bir yudum aldım.

Eski okulun önünde sert bir frenle durduk. Arabadan çıkmak içimden gelmiyordu. Arabadan indim, okula bakarken anılar tek tek gözümün önünden geçiyordu. Özellikle O’nun ile olan anılar. Okulun demir kapısını iterek açtım. Neden Pazar olmasına rağmen kapılar kilitli değildi ki? Bu ayrıntıyı Çetin’de fark etmişti, bana şüpheyle bakan gözlerinden bunu anlayabiliyordum. Çetin’i anlamak gerçekten zor bir şey, beni buraya çağıran o ama benden şikâyet edende o, gerçekten garip. Okulun kapıları da açıktı ama otoparkta hiçbir araç yoktu. Çok büyük şeyler dönüyordu burada. Güvenlik kulübesinin camlarından içeriye baktım. Masanın üzerinde bir imza defteri –girenleri ve çıkanları tespit etmek için kullanılan bir sistem– duruyordu. Ayrıca odanın köşesinde gri çelik bir dolap vardı. Kapıyı usulca itip içeri girdim. İçerisi bayat çay, ucuz tütün ve toz kokuyordu. Önce dolaba bakma isteği duydum. Üzerinde bir üç haneli bir şifre kilidi vardı. İmza defterine yöneldim. Çocuğun kaybolduğu gün açıktı. Çetin’de deftere bakıyordu. “Bizden başka birileri de gelmiş sanırım.” Dedi. Sanırım öyleydi. Birisi bizim için burayı hazırlamıştı. Yazıyı okudum. “Muhammet Hasan Kaya – Giriş: 18.50 Çıkış: - ”

“Çocuk okul sonrası tekrar mı gelmiş okula? Ve çıkışta yapmamış.”

“Sanmam. Çocuk muhtemelen iştedir o saatte. Başkası onun adına giriş yapmış.”

“Giriş tarihi de kaybolduğu gün.”

“Evet, gözümden o detayda kaçmadı.”

Masanın köşesinde duran bir şey dikkatimi çekti. Bu eski model, gri bir diktafondu –ses kayıt cihazı-. Sanki unutulmuş gibiydi o köşede. Onu elime alana kadar Çetin’de orada olduğunu fark etmemişti. “O ne?” dedi.

“Diktafon, ses kayıt cihazı.”

Oynat tuşuna bastım. Önce sadece bir cızırtı duyuldu. Ardından, bir hastanenin yoğun bakım ünitesinden aşina olduğum o ritmik, metalik ses kulübenin içine doldu: Bip… Bip… Bip…

Bir EKG cihazının sesiydi bu. Bir insanın kalp atışının sesiydi. Çetin kaşlarını çattı. “Bu ne şimdi, bizimle dalga mı geçiyorlar?”

“Şşş.”

Dikkatimi sese verdim. Nabız düzenli geliyordu ama her dört vuruşta bir, sanki bir engel varmış gibi hafif bir tekleme oluyordu. Bu bir wenckebach ritmiydi. Kalbin kendi içinde kurduğu, kusurlu bir döngü. Ses bir süre sonra hızlanmaya başladı. Nabız yükseldikçe vuruşlar arasındaki o tekleme daha belirginleşti. Ve sonra, aniden… Biiiiiiiip.

Uzun, kesintisiz, ruhu donduran o ses. Ölümün sesi. Kayıt durdu. Kulübenin içine çöken sessizlik, o sesten daha ağır geldi. Bunu buraya koyan kişi bize bir insanın ölüm anını dinletmişti. “Anahtar?” dedi Çetin soru imalı bir sesle. Cihazı ters çevirdim. Pil kapağını tırnağımla zorlayarak açtım. Pillerin olması gereken yerde, küçük, gümüş bir anahtar siyah bir bantla hazneye yapıştırılmıştı. Ama dikkatimi çeken asıl şey anahtar değildi. Kapağın iç kısmına üç rakam kazınmıştı. “114”

“Anahtarı buldum.” Dedim, metal anahtarı avucumun içine alırken. Soğuktu, ceset gibi soğuk. Dolaba yöneldim, kapağın içine kazınan rakamı girdim. Kilit açıldı, dolabı açtım. İçinde küçük bir sandık, dibinde biraz çay kalmış bir çay bardağı ve bir okul kimliği vardı. Okul kimliğini aldım. Muhammet’indi. “Muhammet’in okul kimliği dolapta.” dedim. Çetin kimliği aldı. “Girerken buraya teslim edilmiş ve geri alınamamış gibi.”

Öyle gibi görünmesi isteniyordu zaten. Elimdeki anahtarı sandığa takıp çevirdim. Açıldı. İçinden bir yazı ve bir anahtar çıktı. “Laboratuar anahtarı burada laboratuar bodrum katta, 23.05.”

“Bir 2305 daha mı?” dedi Çetin bıkkınlıkla.

“Evet. Laboratuara gireceğiz şimdide.”

“E gidelim.”

Nöbetçi kulübesinden çıktık. Okulun o açık kapısına doğru yürüdük. İçimde anlam veremediğim bir tedirginlik vardı. Sanki bu şehre hiç gitmemek üzere gelmiş olmanın tedirginliğiydi bu.

Bodrum kata indiğimizde bizi algılayan lambalar yandılar. Üstünde “Laboratuar” yazan kapının önünde durduk. “Tedirginim.” Dedim, Çetin’e dönerek.

“Neden?” dedi.

“Bilmiyorum.” Dedim. Bilmiyordum.

Anahtarı kapıya sokup açtım. İçerisi tertemizdi parlıyordu ama kimyasal kokusu ciğerimi delip geçiyordu. Girmeden önce mataramı çıkartıp bir yudum aldım. Çetin’le birbirimize baktık. Hangimiz önce girsek bilemiyor gibiydik. Önce adım atan ben oldum. İşte o rahatsız edici derecede temiz olan laboratuara girmiştik. “Çok temiz.” Dedi Çetin. “Aşırı derecede hem de.”

Bir şey söylemedim, sustum. “Burada ne bulmamız gerekiyor ki?” dedi Çetin bu kez.

“Bilmiyorum.” Dedim. Laboratuara göz gezdirdim. Dosyalardan oluşan bir kitaplık dikkatimi çekti. Mavi dosyalar biz düzen içerisindeydi. Ama bu dosyaların düzenini bozan kırmızı bir dosya vardı. Elimi uzatıp kusursuz düzeni bozan o kırmızı dosyayı çektim. Dosyanın kapağını açtığımda içinden hiçbir dosya çıkmadı. Dosyanın içi ustalıkla oyulmuştu. Boşluğun içine eski, kahverengi deri bir cüzdan yerleştirilmişti. Üzerindeki deri sanki yıllarca ceplerde eskitilmiş gibi aşınmıştı. Cüzdanı elime aldığımda içinden bir kâğıt yere düştü. Çetin eğilip kâğıdı aldı. “Bu ne, kitap takip fişi mi?” dedi. Kâğıdı elinden çektim. Üzerinde Almira Kitapevi anteti vardı. “Muhammet adına düzenlenmiş bir teslim formu,” dedim sesim kısılarak. Formun en altına, bir doktorun reçete yazması kadar hızlı ve soğuk bir el yazısıyla tek bir not düşülmüştü: “Emanetin mahzende bekliyor. Sayfa 114. 23.05.”

Yine bir 2305 daha vardı, ne anlama geldiğini düşünmek kafayı yedirtiyordu insana. Cüzdanın bozuk paragözünü açtığımda ise metalik bir ses yankılandı. Küçük, pirinç bir anahtar. Anahtarın sapına bir parça bez bant sarılmıştı. Üzerinde tek bir kelime yazıyordu. “Mahzen”

Bu anahtar mahzeni mi açıyor? Anahtarı avucumun içinde sıkıca sıktım. “Ne yapıyoruz şimdi?” dedi Çetin. Çok soru soruyordu. “Gidiyoruz,” dedim. “Almira Kitapevine.”

Laboratuardan çıkıp o boş koridora tekrar çıktık. Kimyasalın sert, ağır kokusu hâlâ burnumdaydı.koridorda ayak seslerimiz yankı yapıyordu. Başım ağrıyor, kimyasaldan mı yoksa? Avluya çıkınca dayanamadım tabakamı çıkarttım. Bir sigara çekip dudaklarımın arasına koydum. Çakmağımı çıkartıp yaktım. Terlemiştim, hava çok sıcaktı ve üstelik ben kalın bir paltoyla geziyordum. Arabaya bindik, camları sonuna kadar açtım. “Ne oldu ya burada böyle?” dedi Çetin. “Birisi oyun oynamayı seviyor işte.” Dedim. Araba hareket etti. Başım hâlâ ağrıyordu. Almira Kitapevi, Çarşı’daydı. Çarşı küçükken buluşma mekânlarımızdan biriydi. Ben, O, Çetin ve Çetin’in sürekli değiştirdiği sevgililerinden birisi olurdu. “Eskiler güzeldi.” Dedi Çetin Çarşı’ya yaklaşırken. “Ne dersin?”

“Eskiler,” dedim durdum, sigaramdan bir duman çektim. “Eskiden güzeldi. Şimdi anı oldular. Bazıları acı bazıları mutluluk veriyor hâlâ.”

“Doğru, haklısın. Eskiler eskiden güzeldi.”

Eskiden çıkamıyorum ben zaten, geçmişte yaşıyorum resmen. Bazı yaşananların içinden çıkamıyorum. unutamıyorum, unutmak istediğim anılar oluyor ama ben unutamıyorum işte. Kafam durmuyor. Unutamamak… Sanırım bana verilen en büyük lanetlerden biriside; hiç bir şeyi unutamamak. Çarşının ara sokaklarında ilerledik. Diğer dükkanlara göre büyük bir dükkanın önünde durduk. İçeriye adımızı attık ama hiç kimse yoktu. Pazar günü bir kitapevinin öğrencilerle dolup taşmaması nedendir? Ayrıca bir satıcıda yoktu. Bomboştu sadece biz vardık. “Kimse var mı?” dedi Çetin kimseyi göremeyince.

“Kimse yok,” dedim. “Can sıkıcı bir sessizlik ve biz varız.”

İçerisi düşündüğümden daha büyüktü. Tavana kadar yükselen raflar, devasa bir labirenti andırıyordu. Çetin yanımda, her zamanki gibi tetikteydi –eli belindeki silahın da–. Adımlarımın ahşap zeminde çıkardığı gıcırtı, dükkanın o ağır sessizliğini bozuyordu. “Çeto, arka tarafa bakacağız,” dedim. Dükkanın ön tarafındaki popüler kitapları geçip, tozun ve rutubetin iyice arttığı “Nadir Eserler” bölümüne doğru yürüdük. Burada ışık daha azdı; sadece yukarıdaki küçük, kirli pencerelerden sızan cılız bir ışık vardı. Sonunda numarayı gördüm. Rafın kenarında çakılmış, kararmış metal bir plak: 114. Raf tamamen boşaltılmıştı. Diğer raflar kitaptan çökmek üzereyken, 114 numaralı rafın tam ortasında sadece tek bir şey duruyordu: Eski bir daktilo. Daktilonun merdanesine bir kâğıt takılmıştı ama üzerine hiçbir şey yazılmamıştı. “Burası mı yani?” dedi Çetin, boş rafı süzerek. “Anahtarı nereye sokacağız? Daktiloya mı?”

Daktiloyu yerinden oynatmak için hafifçe ittim. Çok ağırdı. Ama hareket ettirdiğimde, daktilonun durduğu yerin altındaki ahşap tabanın farklı bir tını çıkardığını fark ettim. Daktiloyu tamamen kenara çektiğimde, zemine gizlenmiş, ince bir çatlak şeklinde duran kapak ortaya çıktı. Kapağın üzerinde, tam o elimdeki küçük pirinç anahtara göre bir kilit yuvası vardı. “Burada,” dedim. Anahtarı yuvasına soktum. Pirinç metal, yılların pasına rağmen pürüzsüzce döndü. Tık. Kapağı yukarı doğru çektim. Aşağıya doğru inen dar, dik ve taş basamaklar göründü. Mahzenden gelen hava, yukarıdakinden daha soğuk ve keskin bir küf kokusu taşıyordu. “Ben önden iniyorum,” dedim Çetin’e. “Sen burada kal arkamı kolla.”

“Olur mu lan öyle şey? Sen nereye ben oraya. Hadi aşağıya indiğinde birisi sana saldırsa.”

“Benim elimde armut toplamıyor herhalde Çeto. Dışarıda kalıp beklemen gerekiyor beni.”

“Ya birader olmaz öyle şey.”

“Çetin, burada kal! Eğer iki saate çıkmazsam in.”

“Çok uzun söyledin bir saate inerim.”

“Bir buçuk.”

“Bir on beş?”

“Bir buçuk.”

“Tamam bir buçuk saate gelmezsen iniyorum.”

Aşağıya doğru adım atacakken: “Dur,” dedi Çetin. Ona döndüm. Bana bir fener uzattı. “Aşağısı karanlık bunu al.” Feneri alıp kafamı teşekkür manasında salladım. “Dikkatli ol,” dedi. Uzun süredir beni bu kadar bile düşünen birisi olmamıştı. Aşağıya doğru adımlarımı attım. Her bir basamak daha çok soğuk geliyordu. Burnum artık o laboratuarın ağır kimyasal kokusuyla değil, bu mahzenin ağır küf kokusuyla sızlıyordu. Aşağıya indiğimde karanlık artınca feneri açtım. Fenerden çıkan ince sarımsı ışık karanlığı yardı. Basamaklar bitmişti, zemin ıslaktı. Su birikintileri vardı. Mahzen garipti, her duvarda yukarıdaki gibi tavana kadar uzanan kitaplıklar vardı ama hepsi boştu, birinde sadece bir kitap vardı. Ayrıca odanın tam ortasında bir masa vardı. Masanın üzerinde sanki bir yerin planı vardı. Kitabın olduğu kitaplığa yaklaştım. Kitabı aldım, bu kütüphanede ve evde açık şekilde duran o anatomi kitabıydı. Bir sayfasında ayraç vardı. Sayfa açıldı. 212. Sayfa, kalbin üstü evdeki gibi karalanmıştı. Ayracın üzerinde bir yazı vardı. Feneri onun üzerine tuttum: “Her şey göz önünde oldu ve bitti. Teşhisi koydum, tedavi ölüm. Saat: 23.05.” Masaya yaklaştım. Bu sıradan bir mimari proje değildi. Kütüphanenin, özellikle de Muhammet’in kaybolduğu o zemin kat tuvaletinin olduğu bölüm, kırmızı kalemle defalarca daire içine alınmıştı. Çizimlerde, tuvalet kabinlerinin hemen arkasından geçen, sadece teknik personelin bildiğin o dar tesisat boşluğu fosforlu kalemle işaretlenmişti. Asıl kan donduran detay ise planın yanındaki iPad ekranıydı. Ekranda, kütüphanenin tuvalet girişini gören sabit bir kamera görüntüsü vardı. Bu oyunu oynayan kişi, Muhammet’in içeri girişini, bizlerin dışarıda beklemesini ve sonunda içeri dalıp onu bulamayışlarımızı buradan, bu mahzenden canlı canlı izlemişti. Planın üzerinde bir personel yaka kartı bırakılmıştı. Kartın üzerinde kütüphane logosu ve “Teknik Sorumlu” ibaresi vardır. Kartın hemen altında ise neşterle ahşap masaya kazınmış bir not: “O HİÇ ÇIKMADI SADECE YER DEĞİŞTİRDİ.” O an her şey kafamda oturdu. Muhammet o tuvaletten çıkmamıştı çünkü kapıdan değil, duvardaki o gizli tesisat kapağından içeri çekilmişti. Biz kapıda beklerken, o sadece bir karış ötemizde, duvarın arkasındaki o dar boşluktaydı. Beklide biz orada bağırırken o bizi duyuyordu ama ağzı bağlıydı. “Hâlâ orada,” dedim kendi kendime. “Çocuk hâlâ kütüphanenin içinde.” Hemen merdivenlerden yukarıya çıktım. Çetin beni görünce: “Ne oldu aşağıda oğlum koşarak geliyorsun.” Dedi silahına davranarak. Sigaranın verdiği nefessizlik hızlı merdiven çıkmada bile kendini gösteriyordu. “Çeto,” dedim nefesimi toparlamaya çalışarak. Elimdeki kartı kaldırdım. “Çocuk hâlâ kütüphanede.”

“Ne?” dedi Çetin, elimden kartı çekti. “Vay amına koyayım, herif bizi parmağında oynatmış lan! Yürü toprak, o duvarı  yıkmaya gidiyoruz.”

Mahsenin o boğucu karanlığından çıkıp tekrar Adana’nın sıcağına  fırladığımızda, güneş artık batmaya yüz tutmuştu. Ama bizim için en asıl karanlık, her gün geçtiğimiz o kütüphane koridorlarının ardında bizi bekliyordu. Başladığımız yere kütüphaneye dönmek için arabaya bindik. Arabaya binince mataramın dibinde kalanı kafama diktim. Çetin’de direksiyonun yanındaki çakarı arabanın tavanına kattı. Çakarları açtı. arabayı sert kaldırdı. Çarşıdan çıkınca Çetin anons geçti: “Merkez, 45 10 konuşuyor, merkez!”

Telsizden cızırtılı, ruhsuz bir ses yükseldi: “Merkez dinlemede 45 10.”

“Adana Yüreğir Kütüphanesine ekip istiyorum, acil bir ekip! Silahlı şahıs ve rehine şüphesi var. Anlaşıldı mı merkez?”

“Anlaşıldı 45 10. Bölgedeki en yakın unsurlar ve bir ambulans kütüphaneye intikal ediyorlar. Çevre emniyeti için destek gönderildi.”

“Anlaşıldı merkez.”

Telsizi yerine geri koydu. Telefonu çaldı, baktı telefona. Çok hızlı kullanıyordu arabayı, telefonu bana uzattı. “Savcı arıyor şu telefonu sen aç.” İsteksizce aldım telefonu, açıp hoparlöre aldım. “Ne oluyor Çetin?” dedi. Çetin’e baktım. Çetin kafasıyla beni gösterdi, benim cevap vermemi bekliyordu. “Sana söylüyorum baş komiserim!” diye yükseldi ses. “Ben Toprak, bulduğumuz ipuçları bizi tekrar Kütüphaneye götürüyor çocuk başından beri oradaymış.”

“Her yer arandı nasıl olur?”

“Oldu işte, tuvalette gizli bir bölüm var.”

“Nereden biliyorsun?”

“Dedim ya, bulduğumuz ipuçları sayesinde. Çocuğu kaçıran kişi bir oyun oynuyor. Bize ipuçlarını kendisi verdi.”

Kütüphaneye vardığımızda hava kararmıştı. Arabadan inip bir sigara yaktım. Savcı ve ekipler gelmişti. Çetin ekipleri dağıttı. İçeriye önden girdim. Savcı ve Çetin arkamdan geliyorlardı. “Olay yerinde sigara mı içeceksin?” dedi Savcı. “Başım ağrıyor.” Diyerek kısa kestim. Hızla zemin kattaki o lanetli tuvalete daldım. Lavaboların arasında bulduğum gizli panele, mahzenden aldığım teknik kartı sertçe bastırdım. Ekran kırmızıya döndü. “ERİŞİM KODU GEREKLİ. KALAN SÜRE: 02.14”

“Hay siktir!” diye bağırdım. Paneli bir güvenlik kilidine bağlamışlardı. Çetin içeri daldı. “Ne oldu birader?” dedi. Durdum, düşünüyordum. “Şifre istiyor Çeto!” diye yükselttim sesimi. Kafamın içinde bir sayı dönmeye başladı. Her yerin sonunda bize verilen notlarda yazan o saat gibi yazan o sayı… 2305. “Çeto, 2305!” dedim. “Bize başından beri anahtarı değil, anahtarı kullanacağımız kodu söylüyormuş.”

Ellerim titreyerek paneldeki tuşlara bastım. 2 – 3 – 0 – 5. Panelde yeşil ışık yandı. Bir tuvalet kabinindeki fayans duvar bir kapı gibi açıldı. Dar bir koridor vardı, karanlıktı. Çetin önden girdi içeriye, feneriyle aydınlattı dar alanı. Çetin önde Savcı ortamızda ben ise en arkadaydı –Savcıyı ortada tutarak arkadan ve önden gelebilecek saldırılara karşı koruyorduk–. İçeriden keskin bir hastane kokusu geliyordu. Geniş bir odaya açıldık çetin bir lamba anahtarı bulup açtı. Flüoresanlar cızırtıyla yandı. Gördüğümüz şey, bir kütüphane tesisatı değil, tam teşkilli bir infaz laboratuarıydı. Muhammet odanın ortasında bir sandalyeye bağlanmıştı. Karşısına devasa bir boy aynası yerleştirilmişti; çocuk, kendi yüzündeki o dehşet verici morarmayı, boğazındaki o ince telin sıkışmasını izlemeye mahkûm edilmişti. Hemen yanında paslanmaz çelikten bir masa duruyordu. Masanın üzerinde, piyasada bulunması neredeyse imkânsız olan, en ağır vakalar için kullanılan antipsikotik ilaçlar ve boş enjektörler diziliydi. “Muhammet!” diye atıldı Çetin. Ama her şey için çok geçti artık. Duvardaki asılı saat’e baktım. Saat 23.05’te durmuştu. Masaya yaklaştığımda ilaçların hemen yanında, beyaz bir reçete kâğıdı gördüm. Üzerinde bir isim yoktu, sadece soğuk bir not: “KRONİK ACININ TEK BİR REÇETESİ VARDI: ÖLÜM. TEDAVİ TAMAMLANDI. –DOKTOR”

“Bizi buraya Muhammet’in cesedini izletmek için çağırdı, katil burada değil.”

Tam bunu söylediğimde gözüme Muhammet’in yarı kapalı eline çarptı. Avucunda eski bir tren bileti ve üzerinde elle çizilmiş küçük bir saat kulesi simgesi buldum. Biletin üzerinde tek bir istasyon yazıyordu: “Ceyhan Garı”

“Oyun daha yeni başlıyor belli ki,” dedim. Bileti sıkarak. Dışarıdaki siren sesleri artık tam kapının önündeydi ama o sessiz ölüm kokusu hepsinden daha yüksekti.

–Ertesi Gün, Akşam saat 11.05–

Kozan yolunda en son yirmi yol önce geldiğim bir meyhane vardı. “Yaşar Babanın Yeri” Yaşar Baba babamın dostuydu. Artık yetmişine gelmişti Çetin’e arabayı meyhanenin önünde durdurdu. “Dün neydi,” dedi. “Ayık kafayla kaldıramıyorum gördüklerimi.”

Haklıydı ayık kafayla gerçekten kaldırılmıyordu. Arabadan indik. Akşam esen rüzgâr gündüzün sıcağı aksine soğutuyordu Adana’yı. Buraya sen yirmi yaşımda babamla gelmiştim. İçeriye girdiğimizde bir müzik çalıyordu. “Beni Bu Şehir Boğuyor – Arap Şükrü”.

Pansiyona doğru yürüdüm. Yaşar Babayı görünce yanına –Yaşar Baba diyorum çünkü bana çok yardım etmişti babam ölünce– gittim. “Yaşar Baba,” dedim, bana arkası dönüktü. “Selamünaleyküm.”

Arkasını bana döndü, değişmişti bu Adana gibi. “Ve aleykümselaaam. Toprak, oğlum sen döndün mü?” dedi ağlamak üzereydi resmen ama kalıbı gibi sert durdu, sarıldı. “Öyle icap etti, bir mesele vardı döndüm.”

“Kalıcı mısın?”

“Sanmıyorum ama öyle görünüyor.”

“Yine gizemli konuşmaların senin ulan sende yaşlandın be.”

“Yaşlandık be baba,” dedin sesim kısılarak.

“Geç otur köşe masaya sana bir yetmişlik açtırayım.”

“Paramız yok baba, affet. Kusura bakma.”

“Kusur yok evlat, bendensiniz. Geçin oturun.”

“Eyvallah.”

Masaya geçip oturduk. Çetin oturur oturmaz kalktı. “Savcı arıyor,” dedi. “Dışarıda konuşup geleyim.”

Kafamı sallayarak onayladım. Elimi cebime atıp not defterimi çıkardım. Önce olay haritasını yazdım. Başlık: Muhammet Hasan Kaya. Sonra O’na yazmaya başladım şarkı eşliğinde:

“Bugün bir çocuğun aynada kendi ölümünü izlediğini gördüm. Adana’nın sıcağı bile buz kesti o an. Yanımda Çetin var, sağ olsun hesabı Yaşar Baba’ya yazdırdık. Yoksa bu geceyi ayık atlatamazdım. Sen olsaydın, ‘Toprak, bırak bu işleri, gidelim buradan’ derdin. Ama gidilecek bir yer kalmadı.

Çok geçmişin izi var bu şehirde. Bu yüzden sana şunu yazmak geliyor içimden: Geçmişe bakarsa geleceği olmazmış insanın. Bu yüzden bıraktığın yerde bıraktığın gibiyim galiba. Geçmişe bakmıyorum ama geçmişte yaşıyorum. Anlayabilir misin aradaki farkı? Senin farkın neydi ki diğer insanlardan. Neydi beni sana bu denli bağlayan? Gözlerin miydi, sesin mi? Saçların mıydı yoksa o pembe dudakların mı? Değildi hiç birisi. Gözlerini, saçlarını, sesini, dudaklarını gördüm başkalarında. Hiç birinde hissedemedim sende hissettiğimi. Sıkışmadı yüreğim, kesilmedi nefesim. Beni sana bu denli bağlayan aşkımdı belki de. Seni yaşatıp da beni öldüren aşkım.”

Rakılar ve Çetin aynı anda geldiler masaya. Not defterini kapatıp o iç cebe tekrar attım. Rakımı bardağımın yarısına kadar doldurdum üzerine de su çektim. Yarısını direkt içmiştim. Adana’ya sanırım hiç gitmemeye geldim.