B İ R
♙
"Sen rotanı en ince ayrıntısına kadar çizebilirsin ama kader, o yolu senden çok önce yürüyüp bitirmiştir."
⤩
Bedeninin sıcaklığı arttıkça nefes alışlarını düzenlemeye çalıştı Emre. Yüzü çıktığı antrenmanın yoğunluğundan yanarken başındaki koruyucunun varlığı tenini uyuşturuyordu. Üzerleri yumuşak kaplamayla sarılmış halatlara dayadığı kollarını çekerek, boks eldivenlerinin takılı olduğu ellerini serbest bıraktı. Halatı gelişigüzel tuttu.
Ortamda duyduğu seslere odaklanmış değildi. Ter ve boğucu hava onu yorarken burnundan aldığı nefesini, dudaklarının arasından kesik kesik saldı.
'Bir, iki, üç...'
Hızla yükselip alçalan göğsünde sükûnet arayan bedeni, yorgun bir halde mola diyordu.
"Emre!"
Adını haykıran antrenörün sert sesi kalabalık arasında kaybolmuş bile denebilirdi. Fakat Emre tüm seslerin arasından seçebildiği adına yanıt olarak başını döndürdü. Ringin aşağısında duran antrenör ona devam diye el hareketleri yapıyordu. Yorgunluğuna rağmen onaylayarak elini kaldırdı. Bunun kendisine verdiği dikkati dağıtacağını sanmak acemi bir bekleyişti.
"Oyalanmak yok, hadi!"
Antrenörün isteği netti ama gel gör ki Emre'nin hali kalmamıştı. Bir an için kesilen nefesinin yerini derin bir şekilde çektiği havayla doldurdu. Yüzü ateş gibi yanıyordu. Kendine gelmek için başını salladı ve kollarını halattan çekerek ringde, arkadaşı Doruk'un önünde tekrar yerini aldı.
"Kendine geldin mi?"
Doruk'un alnındaki terler parıldıyor, yanaklarından aşağı yol çiziyordu. Fakat Emre başındaki koruyucunun gölgesinde kalan bakışlarında hâlâ var olan enerjiyi görebiliyordu. Bu çocuk yorulmak nedir bilmiyordu.
"Daha değil." dedi Emre gardını alırken.
"Sana müsaade ediyorum. Git ve dinlen."
Emre kollarını yüzüne karşı kaldırdı. Onun bu ukala tavrına sinir olmuyor sayılmazdı. Özellikle büyük bir ciddiyetle söylediğinde daha çekilmez oluyordu.
"Şansa bak ki yaşlı kurt gözünü bana dikti."
Doruk parmak uçlarında hafifçe zıplayarak ritim tuttu. "Öyle mi?"
Yüzünde yavaş yavaş ortaya çıkan sırıtışı dişlerini görünür kılarken hızla gardını aldı. "Tamam," dedi. "O halde yaşlı kurta istediğini ver!"
Emre gülümseyen arkadaşının yüzüne yumruğunu savurdu. Fakat Doruk hızlı bir refleksle belinden geriye çekildi. Yumruk yüzünü sıyıracak kadar yakından geçti. Art arda gelen direk yumruklardan da yönünü değiştirerek kaçtı. Bundan eğlendiği açıkça ortadaydı. Emre bir açığını yakalamaz da Doruk’un darbelerinin hedefi olursa kendine gelemeyeceğini biliyordu. Onun yumruğuna balyoz demek hiç de yanlış bir tabir sayılmazdı.
Henüz ikisi de 23 yaşındaydı. Kendisi birkaç ay daha büyüktü ama bakıldığında Doruk daha yapılı görünüyor, bokstaki becerileriyle de bunu tamamlıyordu.
"Yaşlı kurt seninle boşa zahmete girmiş gibi ha Emre? Hadi ama!"
Emre kaskının içinde daralan boğuk sesiyle isyan etti. "Dans etmeyi kesersen!"
Doruk duraksadı, yüzünde tehlikeli bir gülümseme yayıldı. "Pekâlâ." dedi.
Gardını sertçe yukarı çekip üzerine atıldı. Art arda gelen direk yumruklardan Emre belini kırarak ve hafif baş hareketleriyle sıyrılmayı başardı. Ancak ciğerleri yanıyor, bacakları artık komutlarını dinlemiyordu. Arkadaşının bir sonraki hamlesini okudu ama bedeni tepki vermekte geç kaldı.
Doruk kalçasından aldığı güçle geniş bir sağ kroşe savurdu. Emre geri çekilmeye çalışsa da eldivenin yüzeyi şakağına sertçe çarptı. Yumruk tam oturmamış sadece sıyırmıştı ama Doruk’un ölçüsüz gücü Emre’nin dengesini bozmaya yetti. Geriye doğru sendeledi. Sırtı halatlara çarptığında omurgasından yukarı soğuk bir titreme yayıldı. Başındaki koruyucunun içinde yankılanan nefesleri şimdi daha hızlı ve kesik kesikti.
"Yeter..." dedi zar zor. "Benden bu kadar."
Doruk yerinde sabit durarak eldivenlerine uzandı. Çıtçıtları çıkartırken Emre'nin gerçekten yorulmuş olduğunu görebiliyordu. Kendisi hâlâ havasında olsa da onu daha fazla hırpalamaya niyeti yoktu. Yanına gitti.
"İyi misin?"
Emre kollarını halatlara dayadı. "Bir gün beni öldüreceksin, biliyorsun değil mi?"
Alayla gülümsedi arkadaşı. Çıkardığı eldivenlerini bir eliyle tutarken sırtını halata dayadı. "Sana bir şey olmaz merak etme."
Derin bir nefes çekti. Başını hafifçe yana eğip, sanki uzaklarda bir manzarayı seyrediyormuş da arkadaşına ayrıntılarını gösteriyormuş gibi elini boşluğa uzattı. "Düzinelerce çocuğun olacak," dedi hayal kuran bir sesle.
"Ve tabii onların da çocukları... Sen de karınla yüz yaşına kadar yaşayacaksın."
Emre’nin yorgun bakışları Doruk'u buldu. Kim buna hayır duası diyebilirdi ki?
"Kes sesini!"
Doruk alayla gülümserken başındaki koruyucunun arasından akan terini sildi. Onunla uğraşmaktan zevk alıyordu. Emre iyi bir çocuktu. Kaba tavırlarına asla aynı sertlikle karşılık verip canını sıkacak bir şey yapmazdı. Bu sükûnet, Doruk’un içindeki o hırçın ruh hâlini dizginleyen tek şeydi. Sanki Emre’nin yanında durursa kendisinin de iyi bir adama dönüşeceğine inanıyordu.
Yolları ilk kez lise yıllarında kesişmişti. Doruk Emre’yi bir grubun zorbalığına uğrarken görünce hiç düşünmeden atılmıştı. O an ne onu tanıyordu ne de şimdiki gibi boks biliyordu. Dakikalar sonra yüzü gözü kan içinde ayakta kalan tek kişi Doruk olmuştu. Okuldan aldığı tepkiyi önemsememiş, o günden sonra bağları gitgide sıkılaşan Emre’yle boks eğitimine başlamışlardı.
Aileleri bu duruma sıcak bakmıyor, desteklemediklerini her fırsatta dile getiriyorlardı. Doruk bir keresinde Emre’nin babasının, “Boks karnını doyurmayacak!” dediğine şahit olmuştu. Kendi babasının zamanında kurduğu cümleleri düşününce bu sözler ona oldukça iyi niyetli bir nasihat gibi gelmişti. Ama Doruk buna katılmıyordu.
Liseden sonra okulu bıraksalar da ikisi de boş durmamış, kurye olarak çalışarak kendilerine dinlenecek vakit bile bırakmamışlardı. Hedefleri şimdi Türkiye Şampiyonası’nda ringe çıkıp millî takımın kapılarını zorlamaktı. Bu döktükleri her damla terin karşılığını almak için önlerine çıkan gerçek bir fırsattı.
"Buranın havası rezalet bir şeye evriliyor. Birinin camı açması lazım." dedi Emre yaslandığı halatlardan doğrulurken.
Geniş salonda yirmiden fazla adam karşılarındaki partnerleriyle antrenman yapıyordu. Yoğun temponun etkisiyle salon iyice ısınmış, ağır ter kokusu ortamı havasız bırakmıştı.
"Bırak boş ver. Çıkış vakti geldi zaten, çalışan adam etrafı temizleyip havalandırır."
Emre eldivenlerini ve başlığını çıkardı. Kulaklarına kadar uzanan sırılsıklam saçları ortaya çıkmıştı. Ekipmanlarını tek koluna doldurup, serinlemek için beyaz tişörtünün yakasını çekiştirmeye başladı.
"Koç onu işten çıkarmış."
"Ne? Ne zaman?" diye sordu Doruk merakla.
"Geçen hafta. Dolapların kilitleriyle uğraşırken yakalamış. Kaçınılmaz son işte. Koçun bu konularda affı olmadığını bilirsin."
Doruk’un bakışları gayriihtiyari salonda antrenörü aradı. Onun ne kadar disiplinli ve kuralcı biri olduğunu iyi biliyordu. Olayın kulağına gelmemiş olması, muhtemelen salonda bir güvensizlik ortamı yaratmamak için meselenin gizli tutulmasından kaynaklanıyordu.
"Tolga abi konuşurken duydum," diye ekledi Emre.
Tişörtünü sallamayı bırakıp boşta kalan eliyle ıslak saçlarını arkaya itti. O sırada Doruk antrenörü giriş kapısının yanında yakaladı, ancak yanındaki yabancı tüm dikkatini bir anda kendine çekmişti.
"İsteyerek duymadım ha, gidip bir şey sorayım deme sakın!"
"Yokluğunu hissetmeyeceğiz anlaşılan." Büyük bir ciddiyetle söylediği sözlerin peşi sıra yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı Doruk'un.
Emre’ye döndü ve kollarını halata rahat bir tavırla dayadı. Arkadaşı kaşlarını çatmıştı. Bu tavır değişikliğine anlam veremediği ortadaydı.
Doruk'un yardım etmesi gerekti. Başıyla girişin yanında yabancı bir kızla konuşmakta olan antrenörü işaret etti.
"Kız mı?" dedi Emre şaşırarak. "Belki sadece tanıdığı biri..."
Sözleri, antrenörün elindeki uzun süpürgeyi kıza uzatmasıyla yarıda kesildi.
"Aa... Pekâlâ. O ihtiyardan sonra buna alışmak zor olacak."
"Kendi adına konuş!" diye atıldı Doruk.
Dayandığı halatlardan doğrulurken yüzünde pis bir sırıtış peydahlanmıştı. Erkeklerin salonunda yumruk seslerinden ve ağır nidalardan başka bir şey duyulmazdı. Ter ve boğucu koku, yıllardır alışılmış bir rutindi. Ve şimdi bu basit değişiklik tüm o rutinin gözünde bir anda renklenmesini sağlamıştı.
"O sırıtış da neyin nesi?" diye sordu Emre, ringden aşağı inen arkadaşını soyunma odasına doğru takip ederken.
"Bir anlamı yok!" dedi Doruk sesini yükselterek. Antrenman yapan iri yapılı adamların çıkardığı gürültünün arasında Emre, cevabı duyabilmek için adımlarını hızlandırdı.
"Sana inanmıyorum," dedi şüpheyle. "Ne zaman öyle gülsen, kafanda bir fırıldak döndürüyorsun demektir."
Doruk Emre’ye döndü. Şimdi adımlarını geri geri atarak yürüyordu. Gülümsemesi koruyucu başlığının arasında sıkışan yüzünde bile apaçık görünüyordu. Aksini iddia etmesi boşunaydı. Emre onun aklından bir şeyler geçtiğine artık kesin olarak ikna olmuştu.
"Bunu beklemiyordum o kadar. Hadi ama! Koçun alanında bir kızla flört edecek halim yok ya."
Tekrar önüne dönmesiyle yolları hızla ayrıldı. Geniş soyunma odasında kilitli dolaplar giriş kısmının neredeyse tamamını kaplıyordu. Salon üyeleri aylık ücretin üzerine ek bir bedel ödeyerek bu dolapları kullanıyorlardı. Emre bu ücreti verirken, Doruk ağır ekipmanlarını haftanın dört günü taşıma zahmetine giriyordu. Sekiz yıllık eğitim süreci göz önüne alındığında bu onun için ciddi bir kâr demekti.
Emre kendi dolabına giderek gözden kaybolan arkadaşının ardından baktı. Aklından neler geçtiğini bilmiyordu fakat onu, bir şeyler düşündüğünü anlayacak kadar iyi tanıyordu.
'Koçla başını derde sokmasa İyi.' diye düşündü.
Adamın hayatı kurallar üzerine kurulmuştu bunu da salona gelen herkes için uygulamak zorunda bırakmıştı. Sıradan bir salona göre burada üye olarak kalmak vahşi doğada hayatta kalmaya benziyordu. Eh, ona boşuna yaşlı kurt demiyordu. Asker gibiydi, hatta bir komando. Aralarındaki samimiyete dayanarak bunu bizzat sormuş ve “hayır” cevabını almıştı ama yine de Emre onun eski bir asker olmadığına inanmakta güçlük çekiyordu.
Dolabının önüne geldiğinde eliyle sırtını yokladı. Tişörtü terden ıslanmıştı ama eve gidip bir duş sonrasında üzerini değişmeyi düşündüğü için çıkarmadı. Metal dolabın kapağını açtı, spor çantasını çıkararak dizlerinin üzerine çömeldi. Eldiven ve başlığını yerleştiriyordu ki yanı başında dikilen birini fark etmesiyle neredeyse yerinden sıçrıyordu.
"Ödümü kopardın koç!"
Yaşlı adam kollarını kavuşturmuş Emre'ye bakıyordu. Saçlarına ve üçgen şeklindeki sakalına beyazlar karışmıştı. Yoğun kaşları sanki her zaman çatıkmış gibi bir ifadeye takılmış, koyu gözleri sert bir bakışla onu süzüyordu. Kemikli yüzünde kırışıklıklar görünür bir haldeydi. Kaslı ve yapılı bedeni, kendini adadığı sporun bir neticesiydi. Boyu genç adamdan biraz kısa olsa da Emre çantasını alarak ayağa kalktığında ister istemez onun yanında kendini küçülürken buldu.
"Hazırlanıyor musun?"
"Evet." dedi Emre çantasını hafifçe sallayıp gösterirken.
"Bu aralar senin erken çıktığını görüyorum."
"Maalesef koç. Eve uğrayıp oradan direkt işe geçiyorum."
Antrenör dikkatle gözlerini kıstı. "İkinci bir iş mi?"
"Babam..." dedi genç adam sıkılarak. "Daha doğrusu annemin durumu biraz sıkıntılı. Yalnız kalmaması için babam bir süre onunla kalacak, ben de ek mesaiye kalıyorum."
"O kadar kötü mü?"
"Aslında sadece tedbir amaçlı. Bir daha bayılmasını istemiyoruz."
Emre'nin çekingen bakışları antrenörün dikkatinden kaçmamıştı. Fazla uzatmadı.
"Anladım evlat."
"Diyeceğin bir şey mi var koç?"
Yaşlı adam hâlâ kollarını kavuşturmuş ona bakıyordu. Sesine verdiği ciddiyetle, "Performansın..." dedi. "Senden memnun olmadığımı ve senin de bunu haklı çıkaracak bir durum sergilediğini biliyor olmalısın."
Genç dudaklarını gerdi. Çekinerek "Elimden geleni yapıyorum." diyebildi.
"Yeterli gelmediği ortada. Bir boğa sürüsü tarafından kovalanıyormuş gibi bir halin var ringde."
Emre gülümsedi. "Doruk'la çalışıyorum biliyorsunuz. Onun temposu biraz..."
"Ben ciddiyim evlat. İşlerin yüzünden yorulmuş olabileceğini anlıyorum ama maçlara çıkmak istiyorsan elinden gelenin fazlası gerek."
Emre'nin gülümsemesi soldu. Antrenörün her zaman ciddi bir görüntüsü vardı ama bu sefer hem yanına gelmiş hem de sesinde garip bir tınıyla konuşmuştu. 'Aklına bir şeyleri takmış olmalı.' diye düşündü.
"Biliyorum koç," dedi. "Haklısınız da ama idare edebilirim."
"Öyle mi?" dedi şüpheyle. "Peki neden Doruk’tan ayrı birini istemiyorsun?"
"Nasıl yani?"
"Farklı biriyle çalış diyorum. Üzerinde boğa sürüsü kovalamış etkisi yaratmayacak biriyle."
Emre zoraki bir gülümseme takındı. "Belki... Ama koç, onun kadar iyi bir çalışma arkadaşı bulacağımı sanmıyorum. Yumrukları balyoz gibi, beni zinde tutuyor."
"Bu sana fayda sağlamıyor. Hatta kendisine bile sağlamıyor."
Genç cevap vermedi. Bununla nereye varmak istediğini anlamış gibi görünmüyordu.
Antrenör derin bir nefesle göğsünü şişirdi. "Bak Emre, seni severim. Buraya geldiğinden beri verdiğin emekleri biliyorum ve takdir ediyorum."
"Sağ ol koç..." dedi kızararak.
"Yeteneklisin ve her ne kadar maç için gecikmiş olsan da bu fırsat henüz elinden kaçmış değil."
Sessiz kaldı. Bu konuşmayı deneyimli birinden gelen tavsiyeler olarak alacaktı.
"Önümüzdeki Türkiye Şampiyonası için kulüp listesini hazırlıyorum. Senden o ringe benim sporcum olarak çıkmanı istiyorum."
Emre’nin gözlerinde bir parıltı belirdi. "Zaten Doruk ve ben bunun için çalışı—"
"Sadece seni diyorum evlat," diyerek sertçe sözünü kesti antrenör. "Federasyona gidecek olan listede senin adın olacak, onun değil."
"Ne?"
"Onun kontrolsüz dövüşünden hoşlanmıyorum."
Genç huzursuzca yerinde kıpırdandı. "Bu onu kötü bir boksör yapmaz koç..."
"Tam olarak öyle yapar evlat. Ha, sokaklar için yapmaz belki... Ama salonda olduğu süre göz önüne alındığında hırçınlığından hiçbir şey eksilmediği ortada."
"İyi de..."
"Verdiğim kararları seninle tartışmaya gelmedim. Bana güven vermelisin. Seni o ringe çıkaracağım... Hatta belki diğer ismini yazdıklarımdan çok daha önem vereceğim. Bunun boşa gitmediğini görmen lazım."
Emre afallamıştı. Arkadaşıyla uzun bir süredir bunun için çalışmış ve emek vermişlerdi. Bu haksızlık olurdu. Aynı kiloda değillerdi ve ikisinin de listeye adının yazılması gitmeleri için bir engel teşkil etmezdi. Ama şimdi... Şimdi koç sadece kendisini mi yollayacağını söylüyordu?
"Dediğini anlıyorum koç. Desteğin için de teşekkür ederim ama senden tekrar düşünmeni istiyorum. Doruk da bir şansı hak ediyor."
"Ben onun gibi kaç kişi gördüm biliyor musun? Aslında sandığın gibi değil, herkes bir şansı hak eder... Herkes ilk başta göründüğü kişidir. Buna şahit olmak için o ringe çıkarak kulübümün adını kötülemesine gerek yok."
Kötülemek mi? Cevap veremedi. Zaten yaşlı antrenörün de dinlemeye gönlü var gibi görünmüyordu.
Kollarını çözdü. "Emek..." dedi. "Saklı bir kumbara gibidir evlat. Doldurmadan karşılığını alamazsın... İleride sana meslek olacak bir işe daha fazla zaman ayırmalısın."
Emre cevapsız bıraktı. Şampiyonanın yakın bir tarihte olacağını bilmek ve bunu ilk ağızdan duymuş olmak normalde ona mutluluk vermeliydi ama içini kaplayan huzursuzlukla kaşlarını çattı.
Antrenör çıkmak için ilerlerken, Emre tekrar dolabına döndü. Yaşlı adam tam çıkışın yakınından geçiyordu ki dikey dolaplarla duvar gibi ayrılan yolda dikilen birini fark etti. Doruk sırtını duvara yaslamış, dolabı kendine siper etmişti. Kollarını göğsünde kavuşturmuş çantasını bağcıklı spor ayakkabılarının dibine bırakmıştı.
Alnına kadar uzanan koyu saç tutamları hâlâ nemliydi. Sakalsız yüzü kemikli ve keskin bir yapıya sahipti. Üzerindeki ince siyah mont geniş omuzlarında kaba duruyor, geniş lacivert pantolonu ona tarz bir hava katıyordu.
Bakışlarını kendisini fark edince duraksayan antrenöre dikti. Duygusuz bakışlarından bir anlam çıkarmak güç olsa da yaşlı adam, konuşmasına kulak misafiri olan gence karşı tepkisiz kalarak odadan çıktı.
⤲