Bölüm 1
Hayat, kimileri için rüzgârı arkasına almış bir yelkenli gibi akıp gidiyordu. Bazıları yirmi iki yaşında cübbelerini havaya fırlatıyor, yirmi dördünde cam binaların parlak koridorlarında topuk tıkırtılarıyla kariyer basamaklarını tırmanıyor, yirmi beşinde ise parmağındaki pırlantanın ışıltısını "sonsuzluk" notuyla paylaşıyordu.
Zaman onlar için doğrusal, hızlı ve bonkördü.
Bazıları içinse hayat, bitmek bilmeyen bir yokuştu. Otuz iki yaşında, elinde hâlâ bir öğrenci akbiliyle otobüs beklerken, dudaklarından dökülen "başlangıç" kelimesi ağır bir yük gibi çöküyordu omuzlarına.
Manolya Işık, o ikinci grubun tam kalbindeydi. Otuz iki yaşındaydı. Bir üniversite öğrencisiydi. Hep hayalini kurduğu hukuk fakültesini nihayet kazanmıştı. Birinci sınıftaydı ve henüz yolun başındaydı ama geç kalmışlık hissi, bazen bir sarmaşık gibi boğazına dolansa da o biliyordu: Geç kalmamıştı, sadece yolu uzundu. Kader ona kestirme yollar sunmamış, her virajda önüne yeni bir engel çıkarmıştı. Ama asıl yoran yolun kendisi değil, yol kenarında durup onu izleyenlerin fısıltılarıydı.
"Bu yaşta mı okuyorsun?"
"Hâlâ mı evlenmedin?"
"Tecrüben yok ama... yaşın var."
Yaşın var.
Sanki otuz iki yaş, bulaşıcı bir hastalıkmış gibi fısıldanıyordu insanların dudaklarında. Sanki bir suçtu. Oysa Manolya aynaya baktığında, yorgun ama mağrur bir kadın görüyordu. Modern tesettürüyle sade bir zarafetin içindeydi. Bol kesim pantolonu, dizlerinin altına kadar inen tuniği ve başını örten ama kimliğini asla gölgelemeyen şalıyla o, sadece "vardı". Ne birilerinin dikkatini çekmek için can atıyordu ne de bir gölge gibi saklanıyordu.
Sadece var olmak bile, bazı adamların ilkel egolarını sarsmaya yetiyordu.
İngilizcesi su gibi akıyordu; resmi yazışmaları bir sanat eseri gibi işliyor, çeviri yaparken kelimelerle dans ediyordu. Tek istediği, okulunu aksatmadan hayatını idame ettirebileceği yarı zamanlı bir işti. Bu kadar basitti. Ya da o öyle sanıyordu.
Aylardır kapılar yüzüne birer birer kapanıyordu. Ya yaşı bir engel olarak önüne sürülüyor ("Genç, dinamik adaylar arıyoruz"), ya da kıyafeti kurumsal bir "problem" gibi algılanıyordu ("Profilimize daha uygun birisi...").
Ama en kötüsü bakışlardı. Manolya o bakışları çok iyi tanıyordu. Kadınların çoğu bu sessiz saldırıyı ezbere bilirdi. Bir saniye fazla süren, ölçüp biçen, zihinde soyup soğana çeviren o kirli bakışlar... Kelimeler ne kadar profesyonel olursa olsun, o bakışlar asla masum değildi.
Bugünkü görüşme, şehrin en gösterişli iş merkezlerinden birindeydi. Cam duvarların ardında yükselen holding, dışarıdan bakınca bir prestij abidesi gibi duruyordu. "Yönetici asistanı" demişlerdi. CV'si parlıyordu, disiplini tamdı.
İçeri girdiğinde, adamın masasının arkasındaki o küstah yayılışı her şeyi özetler gibiydi. Kırklı yaşlarının ortasında, bileğinde servet değerinde bir saat taşıyan, gülüşü yüzüne emanet gibi duran bir adam...
"Yoğun tempoya ayak uydurabilir misiniz?" diye sordu adam, gözlerini bir an bile ayırmadan.
"Elbette," dedi Manolya, sesindeki netliği koruyarak.
"Bazen mesai saatleri... çok uzayabilir. Özel durumlar gerekebilir."
"Uygun olduğum günlerde kalabilirim."
Adamın dudak kenarı, mide bulandırıcı bir tavırla yukarı kıvrıldı. "Uygun olduğunuz günler mi?"
O an, odadaki hava ağırlaştı. Manolya o cümledeki gizli zehri, o kelimelerin altındaki çürümüşlüğü iliklerine kadar hissetti. Adam masanın kenarına yaslanıp mesafeyi ihlal ettiğinde, Manolya sandalyesinde bir ok gibi dikleşti.
"Biz burada aile gibiyiz," dedi adam, bir adım daha yaklaşarak. "Uyum bizim için her şeydir. Pozisyon için ne kadar istekli olduğunuzu... bana kanıtlamanız gerekir."
Adamın bakışları yüzünden omuzlarına, oradan göğüs hizasına doğru ağır bir iştahla kaydı. Manolya’nın midesinde bir düğüm oluştu. Ama bu kez korku değil, ayların birikmiş öfkesiydi bu.
Sabrının son kırıntısı da havada asılı kaldı ve o an...
Çat.
Düşünmeden savurduğu yumruğu, adamın burnunun tam üzerine indi. Odanın o steril sessizliği, kırılan bir kemik sesi ve adamın acı dolu nidasıyla dağıldı. Manolya burada durmadı. Masanın üzerinde duran, henüz dumanı tüten kahve fincanını kavradığı gibi adamın pahalı beyaz gömleğine boca etti.
Sıcak sıvı, adamın cildini ve kibrini aynı anda yakarken, o meşhur yönetici ağzından dökülen galiz küfürlerle iki büklüm oldu.
Manolya çantasını omzuna taktı. Kapıya yönelmeden önce son bir kez durdu. Sesi, dışarıdaki fırtına öncesi sessizlik kadar sakindi:
"Kadınları anlamak zor diyorsunuz ya... Asıl zor olan, sizin gibi adamlara rağmen ayakta kalmak. Sizin 'uyum' dediğiniz şeye ben 'ahlaksızlık' diyorum."
Kapıyı öyle bir hızla çekti ki, arkasındaki cam bölmeler zangırdadı.
Şimdi sokaktaydı. Kalbi bir kuşun kanat çırpışı gibi hızlıydı, elleri titriyordu ama hayır, ağlamayacaktı. Hayat onu defalarca bu noktaya getirmişti ama o, kadınları "hassas ve korunmaya muhtaç" görenlere inat, adımlarını sertçe yere vuruyordu.
Yaş otuz beş, yolun yarısı eder, demişti şair.
Henüz otuz beş değildi. Yolun yarısında bile değildi. Ama yorulmuştu. Kendini, kimliğini ve onurunu savunmak zorunda kalmaktan yorulmuştu.
Titreyen parmaklarıyla telefonunu çıkardı. Ekranı aydınlatan bir mail bildirimi vardı. Geçen hafta son bir umutla başvurduğu o devasa holdingden geliyordu. Dosyalarını, o her zamanki titizliğiyle hazırladığı CV'sini ve belgelerini tekrar kontrol etmek için maili açtı.
Her şey kusursuzdu. Her şey tamdı.
Ama hayatın ona hazırladığı asıl sürpriz, o mailin içindeki bir detayda saklıydı.
***
Şehrin ışıkları, Aziz Beyrut’un ayaklarının altında titreyen birer mücevher gibi serilmişti. Ama Aziz, o mücevherlere bakmıyordu; o, o mücevherlerin kimin cebine gireceğine karar veren adamdı.
Otuz dört yaşındaydı. Yeraltının karanlık dehlizlerinde adı bir yemin gibi fısıldanırken, yerüstünün steril plazalarında bir otorite figürüydü. Onun hakkında kimse sesini yükseltmeye cesaret edemezdi; çünkü Aziz Beyrut, gürültüyle değil, sessizlikle hükmedenlerdendi. Silahını masaya koyup gövde gösterisi yapmasına gerek yoktu. O, masada sadece susar ve karşısındakinin kendi korkusunda boğulmasını izlerdi.
Bir imza atar, bir semtin tapusu el değiştirirdi. Bir bakış atar, en köklü üç aile ceketinin düğmelerini iliklerdi.
Babası sokakların tozunu yutmuş, küçük hesapların adamıydı. Aziz ise o tozdan bir imparatorluk inşa etmişti. Gücün iki yüzü olduğunu çok erken yaşta, babasının naşının başında öğrenmişti: Korku ve Bağ.
Korku, rüzgâr gibiydi; estiği sürece etkiliydi. Ama bağ... Bağ, toprağa salınan bir kök gibi kalıcıydı. Ve bu kurtlar sofrasında en kopmaz bağ, kanla kutsanmış bir evlilikti.
Son aylarda Beyrut ve Karahan aileleri arasındaki gerilim, şehrin havasını ağırlaştırıyordu. Liman hatları, kaçak rotalar, devasa depo zincirleri... Pastanın dilimleri çok büyüktü. Karahanlar, o eski kafalı, geleneklerine prangalanmış aile, ittifak için tek bir şart koşmuştu: "Kan bağı olmadan, sadakat olmaz."
Aziz’in önüne bir fotoğraf bırakılmıştı. Karahanların kızı. Gözlerinde hırsın ve soğuk hesapların parladığı, iyi eğitimli ama ruhu vitrin camı kadar ruhsuz bir kadın. Aziz fotoğrafa bakarken kalbinde en ufak bir kıpırtı hissetmemişti. Onun için bu evlilik bir aşk masalı değil, altına imza atılacak iki yıllık bir iş sözleşmesiydi.
İki yıl. Sadece iki yıl boyunca kağıt üzerinde evli kalacaklardı. Ortaklık güçlenecek, hatlar birleşecek ve süre dolduğunda herkes kendi yoluna gidecekti. Ne bir çocuk, ne gerçek bir yakınlık, ne de duygusal bir pranga... Aziz, kimsenin kendisine dolanmasına izin vermezdi. Bağımlılık, zayıflıktı. Ve Aziz Beyrut, zayıf olmayı yıllar önce terk etmişti.
O akşam, şehrin en yüksek tepesinde konumlanmış, bir kale kadar korunaklı malikanesinde tek başınaydı. Camdan yansıyan siluetine bakarken sağ kolu Murat’tan telefon geldi.
"Abi, işlemler bitti. Dosya hatasız halledildi. Cüzdan bu akşam elinizde olacak."
Aziz, ruhu gibi sert bir sesle yanıtladı: "Karahanlara haber uçuruldu mu?"
"Evet efendim, her şey yolunda."
Aziz telefonu kapattı. Hata sevmezdi. Hata, bir kalenin kapısını içeriden açmak demekti. O kapı hep kapalı kalmalıydı.
Dakikalar sonra kapı hafifçe tıklandı. İçeri giren görevli, gümüş bir tepsi üzerinde o küçük, kırmızı kaplı defteri taşıyordu. Aile Cüzdanı. Aziz, defteri eline aldı. Parmakları kırmızı kapağın üzerinde bir an duraksadı. Bu kağıt parçası, bu gece itibarıyla şehrin tüm dengelerini değiştirecekti. Kapağı ağır bir ciddiyetle araladı.
Gözleri önce kendi ismine çarptı: Aziz Beyrut.
Hemen yanındaki sütuna, müstakbel eşinin, o Karahan kızının ismini görmeyi bekleyerek baktı. Ancak gördüğü harfler zihninde bir şimşek gibi çaktı. Buzdan bakışları, hayatında ilk kez şaşkınlığın o tekinsiz gölgesiyle tanıştı.
Kağıdın üzerinde, Karahanların kızının ismi değil, zarafetle yazılmış bambaşka bir isim parlıyordu: Manolya Işık.
Dahası, daha önce kendisine verilen fotoğraf yerine başka bir kızın fotoğrafı vardı cüzdanda.
Aziz’in yüzündeki o sarsılmaz ifade, derin bir çatlakla bölündü. "Manolya..." diye fısıldadı kendi kendine. Bu isim, planladığı o soğuk denklemin bir parçası değildi. Sistemde bir hata vardı ya da birileri Aziz Beyrut ile hayatının en tehlikeli oyununu oynamaya karar vermişti.
Hata zaaf demekti. Ve Aziz, az önce hiç tanımadığı bir kadının zaafına ortak edildiğini anlamıştı.
***
Aziz Beyrut için hayat, kusursuz işleyen bir saat mekanizmasıydı. Dişlilerden biri teklediğinde ya o dişliyi onarır ya da tamamen söküp atardı. Ancak şu an masasında duran o kırmızı defter, saatin içine düşmüş bir kum tanesi gibiydi.
Aziz Beyrut.
Eş: Manolya Işık
Resmi mühürlerin altındaki o isim, bir hata olamayacak kadar netti. Gözleri, fotoğraftaki o kadına kilitlendi. Karahanlar’ın kızı gibi soğuk ve hırslı değildi; aksine, bakışlarında duru bir nehir gibi akan bir saflık vardı. Ama Aziz, bu "saflığın" altında yatan bir pusu olup olmadığını anlayacak kadar çok ihanet görmüştü.
Bu, Karahanlar’ın bir oyunu muydu? Onu tüm şehrin gözünde "yanlış kadınla" evlenen bir adam durumuna düşürüp prestijini mi sarsacaklardı?
Masadaki zile sertçe vurduğunda, odadaki hava sanki statik bir elektrikle yüklendi. Murat içeri girdiğinde Aziz’in gözlerindeki o karanlığı gördü ve rengi anında soldu.
"Bu kadını bulun," dedi Aziz. Sesi yükselmiyordu ama kelimeler odanın içinde birer bıçak gibi süzülüyordu. "Kızlık soyadı, sülalesi, yediği yemek, gördüğü rüya... Her şeyi istiyorum. Bu bir tuzaksa, kuranın elinde patlayacak."
Aynı saatlerde, şehrin diğer ucunda hayat Manolya için her zamanki sıradanlığıyla başlıyordu. Ya da o öyle sanıyordu.
Sabahın gri serinliğinde durakta beklerken, zihni dünkü "yumruklu görüşme" ile meşguldü. "Geç kalmış değilsin, sadece yolun uzun," diyordu kendine. Ama o yolun, bir siyah VIP aracın önünde durmasıyla son bulacağını tahmin edemezdi.
"Bizimle gelmeniz gerekiyor."
Manolya, karşısındaki adamların o duygusuz suratlarına baktığında, bunun bir yanlış anlama olmadığını hissetti. Ama o, boyun eğecek kadınlardan değildi. Adamın ceketinin altındaki o metalik parıltıyı, silahın soğuk namlusunu gördüğünde bile dizleri birbirine çarpmadı. Aksine, damarlarındaki kan bir anda ateşe dönüştü.
"Ben gelmiyorum," dedi, sesi bir kaya kadar sertti.
Adamın küstah bir tavırla yaklaştığı o an, Manolya’nın zihni bir avcı gibi çalıştı. Korku bir tercihti ve o, savaşmayı seçmişti. Bütün gücünü bacaklarında topladı ve tekmesini savurdu. Adamın acı dolu inlemesi sokağın sessizliğini yırttığında, Manolya çoktan rüzgâra karışmıştı.
Arkadan gelen "Yakalayın!" bağırışları, apartman boşluklarında yankılanan ayak sesleri... Manolya bir gölge gibi ara sokaklara daldı, nefesi ciğerlerini yakarken bir apartmanın içine süzüldü. Kalbi göğüs kafesini zorlarken, karanlık bir köşede nefesini tuttu. Silah görmüştü. Gerçek bir silah. Ve o silah, onun sıradan hayatını bir anda paramparça etmişti.
Malikanedeki sessizlik, Murat’ın içeri girmesiyle bozuldu. Murat’ın yüzü, hayatında ilk kez bir görevde başarısız olmanın utancıyla asıktı.
"Başkan... Bulduk ama... Kaçtı."
Aziz’in elindeki kristal bardak havada duraksadı. "Kaçtı mı?" diye sordu, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar tehlikeliydi.
"Adamlar silah göstermiş. Kadın tereddüt bile etmeden birine tekme atıp ara sokaklarda izini kaybettirmiş."
Aziz yavaşça arkasına yaslandı. Dudaklarında, belli belirsiz, karanlık bir memnuniyet belirdi. Bu kadın bir piyon değildi. Bir tuzak kurucusu da olamazdı; zira öyle olsa, adamlarının kucağına atlardı. Bu kadın bir savaşçıydı. Saf, onurlu ve öngörülemez.
Aziz’in parmakları masanın üzerindeki aile cüzdanına gitti. "Manolya Işık..." diye mırıldandı. İsmi dudaklarında bir şarkı gibi değil, bir meydan okuma gibi yankılandı.
"Silah gördüğü halde kaçabilen bir kadın, öyle mi?" Aziz ayağa kalktı. Ceketini tek bir hareketle düzeltti. Gözlerindeki o sönmeyen ateş, bu kez bir avın değil, merakın ateşiydi.
"Bu sefer ben gideceğim," dedi Aziz. "Bakalım o küçük manolya, gerçek fırtınayla karşılaştığında da bu kadar cesur olabilecek mi?"
Şehirde dengeler sadece değişmekle kalmamış, tamamen yıkılmıştı. Ve Aziz Beyrut, hayatında ilk kez, bir "hata"yı yakından görmek için yola çıkıyordu.