MAHKÛMUN TAHTI / TÜRKÇE

All Rights Reserved ©

Summary

Zamanın sevilen imparatoru, hayata gözlerini yummadan evvel en sadık dostu Deryan’a iki büyük emanet bırakır. Henüz çocuk yaştaki varisi Elias ve imparatorluğun tahtı. ​Deryan, nesillerdir ailesine ait olan generallik makamını ve ordusunu bir kenara bırakarak, dostunun mirasını korumak üzerine kutsal bir yemin eder. Ancak yıllar sonra sarayda uğradığı bir suikast sonucu hayatını kaybedince, kendi oğulları bu cinayetten genç veliaht Elias'ı suçlu bularak onu uzak bir adaya sürerler. ​Aradan geçen on yedi zorlu yılın ardından, onu zindana atan eller bu kez Elias'ı hakkı olan tahta oturtmak için geri getirip Deryan’ın torunu, genç ve güzel Talia ile evlendirilir. Özgürlüğünü kazandığını zannederken kendini devasa bir entrikanın ve kanlı oyunların tam merkezinde bulan Elias için artık tek bir gaye vardır. Hayatta kalmak.

Genre
Fantasy
Author
vivian
Status
Ongoing
Chapters
3
Rating
n/a
Age Rating
18+

DERYAN

"Yıllar evvel beni Mihrak’ın kapısına bıraktığında, adağını gerçekleştirmiş bir kadının şükrünü gördüm gözlerinde. Yaradan’a sıkı sıkıya bağlıydın benim sana benzediğim yegâne yanım da bu."



⚔︎

Deryan, almak zorunda kaldığı kılıcın kınını sıktı. Bunu yapmak istemediğini söylemişti. Bu kadar asker, yeminli ve hizmetkâr arasında Yüce Maren* ile düello yapmak akıllıca bir karar değildi.

Kılıcına âşıktı o. Ne zaman eline alsa, çelik bir kuş kadar hafif gelir, vücudu geçen zamana inat, tıpkı bir Barlas* olduğu günlerdeki gibi enerjiyle dolardı.

"Hamleni yap," dedi Hutem. "Yoksa seni şaşırtmamdan mı korkuyorsun?"

Belki başka zaman.

"İyi savaşçıların kılıçlarına isim verdiğini söylüyorlar," diye ekledi, elindeki kılıcı sağında bir tur döndürürken. "Eğer seni yenersem, benimkine bir isim vereceksin. Tıpkı seninkine verdiğin gibi bir isim olmalı."

"Nefeskesen," dedi Deryan, dik duruşunu bozmadan. "Bu adı düşmanın nefesini kestiği için değil, benimkini kestiği için aldı."

"Bahsi geçen bir kadınmış gibi konuşuyorsun."

Deryan’ın dudaklarında bir tebessüm belirdi, göz çevresindeki çizgiler derinleşti. Haklıydı. Ancak bu çeliği, yaşayan tüm kadınlara açık ara tercih ederdi.

"Peki, Maren kılıcını alınca ne hissediyor?"

"Zafer. Seni yenersem koca imparatorlukta başka savaşmaya değer biri çıkacağını sanmıyorum. Zirve elime geçecek ve zaferde..."

Bir ucu keskin, kavisli kılıcını iki eliyle tutarak başının sağında yatay sabitleyerek savaş duruşuna geçti. Kabzadaki yeşil ve sarı ışık taşları, güneşin altında bir anlığına parladı.

"Çek kılıcını General! Eğer çekmezsen seni beklemeyeceğim, bilesin."

Deryan parmaklarını biraz daha sıktı, çenesini gerdi, o sıra kılıcını bir türlü kınından çıkarmadığını gören Hutem’in hızla üzerine atıldığına şahit oldu.

Başına hedef alan darbeyi, kılıcının kınını bir siper gibi kaldırarak engelledi. Çeliğin ahşap ve deri kaplı kına çarpma sesi platoda boğuk bir gürültüyle yankılanırken, yana kayıp kendini hızla onun ardına attı. Sert adımlarının altında ezilen toprak havaya savruldu. Hutem, ağır zırhının içinde önüne savrulan pelerinini eliyle iterek Deryan’a döndü. Kılıcını seri bir hareketle yeniden çevirdi.

"Beni hafife alıyorsun," dedi. Sesi sert geliyordu. "Kılıçlar denkken bile dostça bir mücadeleden kaçınıyorsun."

"Sizi hafife almak haddime değil Maren'im. Sadece tüm bu sadık kullarınızın önünde bunu..."

"Genç bir Maren," diye sözünü kesti Hutem. Deryan omuzlarının gerildiğini hissetti.

"Savaş yüzü görmemiş, hükümdarlıkta da kılıçta da hakikatle karşı karşıya kalmamış toy bir lider... Hakkımdaki düşünceleriniz bunlar mı?"

Deryan’ın kılıcı tutan parmakları bir anlığına boşa düştü. "Neler söylüyorsunuz?"

"Doğru duydun... Babamla dövüştüğünüzü hatırlıyorum. Her defasında tekrarlanan o talimlerinizi izlemek için sabırsızlanırdım."

Kılıcını sağında bir tur döndürdü. "İki yetenekli savaşçı karşı karşıya gelirse kim galip çıkar dersin?"

Adımları zeminde usulca hareket etti, kılıcını göğüs hizasına getirerek yeni bir savaş pozisyonu aldı. "Babamın emir kulları bunu söylemeye korkuyor olabilir, ancak korkacak kimsesi olmayan bir prens için gerçek çok barizdi."

Kılıcının ucunu Deryan’a doğrulttu. "Yalana tahammülüm yok General. Korkusuzca söylenen acı gerçeği, korkakça savrulan tatlı yalanlara tercih ederim."

Deryan kaşlarını çattı. Kastı asla bu değildi, kılıcını çekmekten kaçıyordu çünkü ona saygı duyuyor ve önüne geçmek istemiyordu. Şansı yoktu... Hutem bunu bilecek kadar akıllı ve tecrübeli bir adamdı ama bu isteğinde kararlı görünüyordu.

Elinde olmadan bakışlarını hizmetkârların olduğu tarafa çevirdi. Elli adım ötede, geniş platonun üzerine kurulan çadırların arasında Hutem’inki hemen dikkat çekiyordu. Girişindeki kumaş perdelerin iki yana çekilmesiyle açılan kısımda, parlayan altın işlemeli bir masa duruyor önünde ise hâlâ onları izlemekte olan askerler, hizmetkârlar ve yeminliler bulunuyordu.

Önüne döndü ve çekinerek kılıcını usulca çekti. Niyeti bu olmasa da Hutem’in ısrarı, istemediği sonuçlar doğurabilirdi. Kavisli kılıcı Nefeskesen’i başının hizasında yatay tutarken, kabzasını iki eliyle sıkıca kavradı. Bakışları ona kilitlenmiş halde, ilk hamleyi beklemeye başladı.

Çok geçmemişti ki Hutem, atıldığı gibi kılıcını peş peşe savurmaya başladı. Deryan, bu hızlı ve sert darbeleri engelleyerek bir iki adım geriye çekildi. Durulan o kısa saniyelerde kalbinin atışlarını kulaklarında duyuyor gibiydi. Midesinden yükselen o garip haz tüm vücudunu titretiyor, yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgiyi parmak uçlarında hissediyordu.

"Hızlısınız," dedi soluklanırken. "Yetenekleriniz bıraktığım gibi değil."

Hutem’in yüzünde gururlu bir gülümseme belirdi. Yeniden atıldığında bu kez daha alçaktan saldırdı. Fakat kılıcı her defasında Nefeskesen’in çeliğine çarpıyor, Deryan’ın zırhına bir kez bile dokunamıyordu. Hutem’in yüzündeki memnun ifade, Deryan’ın da istemsizce gülümsemesine sebep oldu.

Üzerlerindeki ağır zırhlar olmasa hareketleri çok daha seri olur, kılıçların hızını takip etmek imkansızlaşırdı. Yine de Deryan bu yükün üstesinden gelerek Hutem’i birkaç adım geri gitmeye zorladı. Çevik kolları her darbeyi savuşturuyor, hızla atağa geçerek rakibine düşünme fırsatı bırakmıyordu. Sanki çelik, ona kaybettiği gençliğini yeniden bahşediyordu.

Kılıçları birbirine çarpıp kenetlendiğinde, Hutem tüm gücüyle yüklenerek Deryan’ı itmeye çalıştı. Zorlandığını fark eden Deryan kendine hâkim oldu ve itişini hafifletti. Adımları zeminde kayarken kılıcını hızlı bir hamleyle kurtardı. Tiz bir sesle sıyrılan çelik, hâlâ tüm gücüyle baskı yapan Hutem’i boşa düşürdü.

Dengesi sarsılan Hutem, son anda toparlanmaya çalışsa da kendini kurtarmak için öne attığı adım pelerinine takıldı ve tozlu zemine kapaklandı.

Deryan hızla yanına yanaşıp dizlerinin üzerine çöktü. "İyi misiniz Maren'im?"

Hutem, yüzünü örten koyu saçlarının ardında bir anlığına tozlu toprağı izledi. Kesik kesik nefes alışlarının ardından önce bir kıkırtı, ardından gür bir kahkaha duyuldu. Deryan şaşkınlık ve panik içinde kılıcını bırakıp omzuna asıldı. Onu kaldırmaya çalışırken Hutem, gülüşlerinin arasından "İyiyim," dedi.

Elini kaldırıp durmasını işaret ederken kendi başına kalkmaya yeltendi. Deryan yine de onu bırakmamış, koluna girerek doğrulmasına yardım etmişti. Hutem ayağa kalktığında zırhı toz içinde, pelerini ise birbirine karışmış haldeydi.

"Affedin beni," dedi Deryan mahcubiyetle.

Hutem kahkahasının ardından, yorulduğunu belli eden derin bir nefes vererek ona döndü. "Ne için? Kendi hatam yüzünden bu haldeyim."

Deryan uzanıp pelerinini düzeltmek isteyince Hutem elini kaldırıp engel oldu. "Buna lüzum yok, hizmetkârları da boş yere endişelendireceksin."

Deryan çadırların olduğu tarafa baktı. Aradaki mesafe yüzünden yüzler net seçilmese de, izleyenlerin arasından Maren'in hizmetkârı Amir'in birkaç adım öne çıkarak onları dikkatle izlediğini anlamıştı. Kaşlarını çattı, her ne kadar iyi görünüyor olsa da, bir imparatoru bu duruma düşürmüş olmayı hâlâ affedilmez buluyordu.

Hutem pelerini eliyle üstünkörü düzeltirken, "Zaten hiç şansım yoktu," dedi dürüstçe. "Hızına yetişmek ve hamlelerini tahmin etmek oldukça zor."

Deryan bakışlarını kaçırdı. "Yanılıyorsunuz..."

Hutem güldü. "Sahiden mi? Yapma General, burada ikimizden başka kimse yok. Seni bu ustalığın için cezalandıracak kadar küçük bir adam değilim. Bu gece rahat uyuyabilirsin."

Deryan, bu içtenliğine karşı koyamadı ve elinde olmadan gülüşüne eşlik etti. Ardından yerdeki iki kılıcı da alıp tozunu silkeleyerek Hutem’inkini ona teslim etti.

Kılıcını belinde asılı kınına geri takan Hutem, başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bulutsuz gökyüzünde güneş tüm çıplaklığıyla tepedeydi. Kaşlarını çatarak önüne döndüğünde, Deryan onun sıcaktan bunaldığını düşündü. Nitekim öyle de olmuştu. Hutem çadırına doğru ağır adımlarla ilerlemeye başladı.

"Sanırım isim koymak için hâlâ çok erken." Deryan ona katılıp yanında yürürken devam etti. "Sence bir isim bu kadar önemli mi General? Fikrini duymak istiyorum."

"Bir bakıma öyle Maren'im."

"Neden peki?"

Deryan bir an duraksadı, kelimeleri zihninde tartıyor gibiydi. "İsim, bir bağdır. Eskiler, isimsiz bir kılıcın sahibine sadık kalmayacağını söylerdi. İyisiyle kötüsüyle, onu her andığınızda neden savaştığınızı hatırlarsınız."

"Peki... Günlerini düşman karşısında geçirirken kendi nefesini kesen bir kılıcı belinde taşıdın. Sen ne için savaşmaya devam ediyordun?"

Deryan, gittikleri yolun sonunda onları bekleyen yeminlilere baktı. Hizmetkârlar çoktan yolu açmış, oturmaları için işlemeli koltukları yerleştirmeye başlamışlardı. Bir an duraksadı ve yutkundu sanki o eski savaşların tozu hâlâ boğazındaydı.

"Savaşmak, bir gün daha nefes alabilmek içindir Maren'im. Nefesim her kesildiğinde, onu geri kazanmak için savurdum çeliği. Kendim için, değer verdiklerim için ve daha iyi bir Luvia için..."

"Buna saygı duyuyorum... hatta imreniyorum." dedi Hutem. Ardından belindeki kılıcı kemerinden çözüp, sessizce bekleyen hizmetkârlardan birine uzattı.

Deryan’ın adımları yavaşlamıştı. Hutem, çadırın önündeki gölgeliğin altında, işlemeli masadaki yerini alırken onu merakla izledi. Yaklaştı ve yanındaki boş koltuğu kendine doğru çevirdi, metalin gıcırtısı eşliğinde yan vaziyette yerleşti. Üzerindeki ağır zırhla rahat oturabilmesinin tek yolu buydu.

Bir esinti hissetti ancak bu sıcakta rahatlatmak yerine havaya karışan tozları yüzüne taşımış, nefesini kesmişti. Gözlerini kıstı ve yönünü çevirdi. Hutem de aynı şekilde masaya koyduğu elini alnına dayamış, gözlerini kapatmıştı. Deryan bir an ondaki bu durgunluğu garip buldu. Kaşları çatıktı ve derin bir şekilde aldığı nefesleri duyabiliyordu.

Onu incittim mi? diye düşündü. Yoksa yol yorgunluğu mu?

Bir an konuşmak istedi ancak yapmadı ve onun yerine çevreye bakmakla yetindi. Etrafta birden fazla Kanat nöbet tutuyor, bu gözüne garip geliyordu. Onları görmeyeli uzun zaman olmuştu. Hutem’in maiyeti bu sabah kampa vardığında, yanında bir düzine kadar Yeminli ve az asker getirmişti. Sancaklarını görmese, bu denli küçük bir refakat birliği eşliğinde Yüce Maren’in sınırdaki kampa gelişini fark edemezdi.

Deryan bir an bunun öylesine bir ziyaret olmayacağını düşündü. Bilgilendirilmemişti, üstelik Maren’in şahsen gelmesi için bir sebep de yoktu. Sessizliği, çadıra elindeki gümüş, işlemeli servis tablasında iki çay getiren Amir bozdu. Hutem, gelişini fark ettiği anda gözlerini açtı ve duruşunu düzeltti.

Amir, henüz kırklarına yeni girmiş, güvenilir bir hizmetkârdı. Hutem’in onu bu ziyaretinde bile yanında getirmesi, duyduğu güvenin açık bir göstergesiydi.

Üzerindeki saray üniforması, zayıf bedenini olduğundan daha dik ve yapılı gösteriyordu. Koyu renkli uzun kollu bir giysinin üzerine dizlerine kadar uzanan tek parça kolsuz bir cübbe giymiş, beline de tüm bu kumaşı toplayan geniş bir kemer takmıştı. Cübbenin altından görünen bol dökümlü altlığı ve ayaklarında üstüyle uyumlu koyu çorapları, halkalı terlikleriyle Amir, bir hizmetkârın giyebileceği en şık takım içinde karşılarında saygıyla durdu. Getirdiği çaylardan birini önce Maren’e, ardından Deryan’a ikram etti.

Yoğun ve keskin koku hızla burnuna ulaştığında, Deryan kaşlarını çattı. Elindeki çayı yokladı ancak koku kendi fincanından gelmiyordu. Ilçın kökü... Yavaşça bir yudum alırken, göz ucuyla Hutem’e baktı.

İçmekte tereddüt edişini saklayamamış olsa da çok geçmeden Hutem de bir iki yudum alarak fincanı masaya bıraktı. "Kampın etkisi beklediğimiz gibi mi General?" diye sordu, hiç bakmadan.

Deryan, hâlâ çadırda olan Amir’in bir kenara çekilişini izledi. "Birliklerim iki deniz kıyısı boyunca konuşlandı Maren’im. Luvia toprağına ayak basan hiçbir kinli yok ki gözümüzden kaçsın, bundan sonra kim gelecekse limanları kullanmak zorunda."

"Limanlar köleler için güvenli bir kapı değil, ancak... Çaresizlik, onlar için her yolculuğu umut dolu bir kumar haline getiriyor, ulaşmanın yolunu bir şekilde bulacaklardır."

Çayından bir yudum daha aldı, elinde olmadan yüzünü ekşitti. "Bundan hoşlanmıyorum. Topraklarıma ne olduğu belirsiz köleler gelerek köyleri yağmalıyor, insanlarımın arasında huzursuzluk çıkarıyor."

Durdu, yüzünde iğrenen bir ifade belirdi. "O çöl kralını uyardım. Bu zulme son vermeyi erteliyor... Tabii niyeti olduğundan da şüpheliyim."

"Ne yazık ki Kindaros halkı orta yolu bulmakla ün salmış değil... Ancak bunu anlayacaklardır."

"Kendi iyiliği için," dedi Hutem, fincanı içmek üzereyken durdu ve geri koydu. Aklına bir şey takılmış gibi kaşlarını çatarak, "Hem hangi orta yol?" dedi. "Onları hiç ilgilendirmeyen bir meselenin sonuçlarını halkıma çektirmeleri mi? Orta yol değil, tek bir yol vardır General. Hükümdar kalmak istiyorsa o sapkınlıklara son verecek, bu kadar!"

Deryan’ın aksini düşündüğü söylenemezdi, her kelimesine katılıyordu ancak karşılarındaki Kindaros halkıydı. "Savaş zamanı babanız da mantık ve ahlak ilkeleriyle bir anlaşmaya varmaya çalıştı," dedi.

Hutem gönülsüzce çayını içerken ona kulak verdi.

"Ancak Kinli kral zorlu birisiydi. Babanızın sunduğu barışı elinin tersiyle itmekten hiç çekinmedi. Hâlâ aklımda... Görüşmelere gelmez, çağrıları hakaret sayardı. Karşılığında da bir sürü insanını feda etti... Bu büyük bir utanç. Oğlunun hükümdarlığında tarihin tekerrür etmeyeceğini umuyorum."

Hutem’in çenesi gerildi ve dibini içmekten çekindiği çayı masaya bıraktı. Bir an konuşmadı, aklına bir şeyler takılmış gibi düşünceliydi. "Beni hafife alıyor," dedi sakince.

Deryan, zırhının gıcırtısı duyulurken sırtını dikleştirdi. Kişisel bir nefret değil bu... diye geçirdi içinden.

"Babam, kendi babasının gölgesinde hükmünü sürdürdü. Düşünmesi gereken bir Yüce Elçi ve Yaradan’ın bereketi yoktu..." durdu, kaşları çatılırken bir an nefesi kesilmiş gibi oldu ve gözlerini kapattı. Devam etmedi.

"Bunlar Luvia halkının değerleri Maren’im," dedi Deryan sıkılarak. "Şüphesiz Kinli kralın davranışları kendi öngörüsüzlüğü yüzündendir... Bunun sizin yönetiminizle bir ilgisi olduğunu düşünüp canınızı sıkmayın."

Hutem derin bir nefes verdi. O sıra kenarda bekleyen Amir, sessiz adımlarla yanına yanaştı. "Kısa bir uyku için yatağınızı hazırlatmamı ister misiniz Maren’im? Güneş yükseldi."

"Olur," dedi Hutem, direnmeden. "Güneşin kurak topraklar yakınında insana bereket getirmediği ortada."

Deryan ayağa kalktı. "Müsaadenizi alayım." dedi ve Hutem’in onayının ardından sağ elini alnına değdirerek saygıyla eğildi, ardından çadırdan dışarı çıktı.

⚔︎

Platonun kıyısından bakıldığında her şey yolunda görünüyordu. Buraya konuşlandığı, askerlerini tüm kara sınırına yakın tuttuğu günden beri Kindaros topraklarında hiçbir hareketlilik yoktu. Sessizdi. Çok sessiz...

Kızıl kayaların ve yükselen kule dağlarının silüetlerini görebiliyordu. Ancak ne zaman bir toz bulutu çıksa, sanki her şey hiç var olmamış, gökten inen bir bulutun içinde yok olmuş gibi siliniyordu. Deryan, bu toz fırtınalarını savaştığı günlerden hatırlıyordu. Güneşin bu denli kavurucu haline ve insana eziyet edişine, o ana kadar hiç şahit olmamıştı.

Yüce Yaradan...

Bir keresinde Kindaros sarayını görme fırsatı bulduğunda gözlerine inanamamıştı. Devasa bir dağı oyarak geniş odalar, uzun koridorlar ve onun için labirent benzeri geçitler inşa eden bu halkın, girdikleri savaştan yıkılmadan çıkmaları bir bakıma hayranlık vericiydi. Kuşatılsalar dahi yakalanmamakta ustalardı... Ancak bu, geldikleri noktayı ve oldukları gerçeği değiştirmezdi.

Köle ticaretindeki artış ve sert yönetim biçimleri, onları herkesin gözünde sorunlu bir konuma yerleştiriyordu. Deryan kaşlarını çatarak havada uçuşan tozların gözlerine girmesine engel oldu. Tüm o kaos ve ölümler... Sevdiklerini düşünerek cehennemin yüzeyinden çırpınarak çıkmaya çalıştığı o anları hatırladı. 'Neden?' diye sorguladı tekrar. Kendini kanıtlamaktan ve imparatorluğun saflarında savaşmaktan gurur duyan o Barlas Deryan...

Yıllar geçmişti. Gençliğine kıyasla diri duran tek şey hâlâ 'neden?' sorusuna verilecek hiçbir cevabın, akan kanları temizlemeyeceğine olan inancıydı.

Ellerini arkasında birleştirip sıktı. Gözlerini bir anlığına usulca kırparken rüzgârın dinişini hissetti.

Hutem’in bu duruma bakışındaki sertliğini iyi tanıyordu. Genç Maren, babasıyla hemen her fikirde çatışsa da bu noktada aynı kararı almış ve Kindaros’un zalim yönetimine karşı olduğunu dile getirmeyi sürdürmüştü. Babasının yaptığı barışın sonuna gelindiğini anladığındaysa Deryan’a, birliklerini sınıra konuşlandırması için emir vermişti. Bu taktik, aslında bir gözdağından ibaretti. Deryan, Hutem’in aksine, çoğu aşırı vatansever konsey üyesinin sırf bu sebepten ötürü savaşa gitmeye karşı olduğunu biliyordu.

Tekrar... Hiçbir Luvia askerinin çölde öldüğünü görmek istemiyorum.

Hissettiği hareketlilikle dikkati dağıldı, arkasını döndü. Yavaş adımlarla yanına yanaşan, emrindeki komutanlardan biri olan Sanıl, ona eşlik eden Amir ile birlikte Deryan’ın yanında durdu. Açık kahve saçları rüzgârda dağılmış, keskin yüz hatları iyice gerilmişti. Üzerindeki omuz, göğüs ve diz korumalığı olan hafif zırhı toz içindeydi. Sanıl, Deryan’ın emrini yerine getirip Amir’i yanına ulaştırırken, platonun kıyısında, çadırların yanındakinden daha yoğun bir sıcaklık varmış gibi yüzünü buruşturdu.

"Yaradan bize kızmış olmalı," diye homurdandı. "Yoksa, kalelerdeki nöbetlerinden sıkılan çoğu askerin dualarını bu kadar hızlı kabul etmezdi."

"Sen dahil," dedi Deryan.

"Ben dahil." diye onayladı Sanıl. Ardından Amir’e kısa bir bakış attı ve elini göğsüne koyarak Deryan’a selam verdi.

Giderken, "Döndüğümüzde bunun şerefine birliğe ziyafet vereceğim." diye mırıldandı. Sesi sıcaktan mayışmıştı. Deryan, onun çadırlara yaklaşınca omuzlarını dikleştirmesi üzerine burnundan güldü.

Bir an gözü Hutem’in çadırına ilişti. "Maren yorulmuş olmalı," dedi sakince.

"Evet General," diyerek elini göğsüne koyan Amir, başını saygıyla eğdi. "Şafaktan önce yola koyuldu. Fazla uyuma şansı bulamadığı için dinlenmesi gerekiyor, yol yorgunu."

Deryan kaşlarını çattı. "Neden şafağı beklemedi?"

"Güneş yükselmeden varmak istediği için."

"Nereye? Sınıra mı?"

"Sizin yanınıza... General."

"Neden?" diye üsteledi Deryan. "Ona az bir heyetle neden yola çıktığını sormadım... ancak bunu bilmem gerekiyor." Bir an durup Amir'in tepkisiz yüzünü süzdü. "Eğer Yüce Maren habersizce sınıra geliyorsa, bu öylesine bir ziyaret değildir. Söyle bana Amir."

Amir yutkundu. "Siz de biliyorsunuz ki..." dedi. "Marenim tüm bu olayları çok fazla düşünüyor. Başkentte onu sizin kadar anlayacak, yakın hissettiği... hatta bir dost diyeceği neredeyse hiç kimse yok."

Deryan, Amir’in kendisine dikkatle baktığını fark etti. Sanki bir tepki vermesini bekliyordu.

"Ve onu tanırsınız... Beni yanında getirmesi, tüm planlarını bana anlattığı anlamına gelmiyor."

"Bilmediklerimi biliyorsun."

Amir kaşlarını çattı. "Kesinlikle hayır General. Maren eşini sarayda bıraktı. Emin olun neden geldiğini..."

"Ilçın kökü," dedi Deryan, sözünü keserek. "O kadar miktarın sağlıklı birine verilmediğini Hutem biliyor olmalı... Umarım ne yaptığının farkındasındır."

Amir’in yüzünde bir anlık şaşkınlık belirdi ancak hızla kayboldu. O yoğun kokunun fark edilmemesi imkansızdı. Deryan’ın direkt Hutem’e sormak yerine Amir’le konuşmayı seçmesinin sebebi de buydu. Hutem bebek bekleyen eşini sarayda bırakıp buraya gelmek için neden acele ettiyse, anlatmak için o kadar acele etmiyor, ancak durumun fark edilmesinden de çekiniyor gibi durmuyordu.

Amir etrafı yokladı. "Hekimlerin gözetiminde General. Merak etmeyin."

"Hutem hasta mı?"

"Hayır... Yani... Hekimler öyle olmadığını söylüyor ancak..." Gözlerini kırpıştırıp derin bir nefesle göğsünü şişirdi. "Maren kabuslar görüyor."

Deryan kaşlarını çattı.

"Uzun süredir devam eden kabuslar. Bir anlamı olduğunu düşünüyor fakat bu sadece endişesini tetiklemekten başka bir şey yapmıyor."

"Ne gibi kabuslar?"

Amir başını salladı. "Bilmiyorum, bana söylemiyor. Kimseye söylemiyor... Ama acı çekiyor General. Maalesef yapabileceğim tek şey, deliksiz bir uyku için bu karışımları hazırlamak."

Deryan gerildiğini hissetti. İnsanı uyutmayan kabuslar... Savaşın kalıntılarının ve öldürdüğü askerlerin yüzlerinin uykularını kaçırdığı zamanları hatırladı. O zamanlar korku onu tekrar tekrar pençesine almış ve ondan zor kurtulmuştu.

Peki Hutem neyden korkuyor?

Deryan daha fazla konuşmadı. Endişesini yüzünden okuduğu Amir’i yanından gönderirken, kendisi de çok geçmeden platonun kıyısından ayrıldı ve çadırına çekildi.

⚔︎

Kanatlar. Geldiklerinden beri nöbet tutan bu muhafız birliğinin onu şaşırttığını Deryan nihayet kabul etti. İri, parlak zırhları içinde, güneşin bu yakıcı sıcağının altında kendi askerlerinden çok daha uzun süredir duruyor, Maren’in çadırının önünde ve yakınında nöbet tutuyorlardı. Onları görmenin garipliğini yeniden hissetti.

Deryan’ın çağırılmadığı takdirde başkentle işi olmazdı, onun ordusu Kuzey’den ve sınırdan sorumluydu. Buralarda bir Saray Yeminlisi görmemiş askerler dahi varken, bu uzaklık biraz daha sürse Deryan şu an kapıldığı o garip hayranlığın neye benzediğini unutabilirdi.

Bir kahkaha dikkatini çektiğinde, hemen yanında oturan Hutem’e döndü. Genç Maren, ağır zırhlarından kurtulmuş, üzerine sarı işlemeli, vakur duran beyaz gömleğini giymişti. Dizine kadar inen geniş kesim pantolonu, bileklere doğru daralan paçaları ve koyu ton üzerine sarı desenli deri çizmeleriyle oldukça ağır başlı, bir ihtişam içindeydi. Öğleden sonrasını kampı gezerek geçirmişti, şimdi ise kendisi için düzenlenen mini düelloyu keyifli bir gülümsemeyle izliyordu.

Endişeli görünmüyorsun... diye düşündü Deryan. Tıpkı baban gibi, yükünü göstermemeyi öğrenmişsin.

Tuttuğu adamın sert bir şekilde yere düşmesi üzerine, Hutem çadırının girişindeki koltuğundan doğrularak dikkatle öne eğildi. Asker, hızla kendisine savrulan tahta kılıçtan dönerek uzaklaşmış ve çevik bir hamleyle ayağa kalkmıştı. Üzerlerindeki hafif zırhlar toz içindeydi. Güneşin alçalmak üzere olduğu bu saatlerde, yerden kalkan tozlar turuncu bir renge bürünüyordu.

Hutem’in gülümsemesi geri geldi. "Ne düşünüyorsun?"

Deryan bir an kendisine seslendiğini sanmıştı ancak Hutem’in arkasında bekleyen Fidelis* usulca yanaştı. İri zırhının içinde Deryan’ın görüş alanını doldurmuştu.

"Şu uzun olan," dedi Hutem, yeminlisine kısa bir bakış atarak. "Elinde gerçek bir kılıç olsaydı mücadele bu kadar uzun sürer miydi?"

"Muhtemelen sürmezdi." dedi Fidelis, miğferinin içinden boğuk çıkan sesiyle.

Hutem kaşlarını çattı. Tuttuğu asker, rakibi karşısında zorlanmaya başlıyordu ve sanki Fidelis'in sözleri buna sebep olmuş gibi ona memnuniyetsiz bir bakış attı. Uzun boylu, iri Yeminli’de en ufak bir kıpırtı bile yoktu. Bakışları düello alanına odaklanmışken, esen rüzgârla omuzlarından aşağı sarkan koyu kırmızı pelerini havalandı. Rüzgâr şiddetlendi. Hutem tozlardan rahatsız olarak gözlerini kıstı ve elini yüzüne siper etti.

Çadır kumaşlarının hışırtısı eşliğinde, meydandaki askerlerin çoğu gözlerini korumak için ellerini yüzlerine siper etmişti. Deryan da elini kaldırırken karşıya baktı. Platonun kıyısında, vadinin öteki tarafında bir yoğunluk fark etti. Yavaşça ayağa kalkarken, askerlerin düellosundan çıkan sesler sanki boğuklaşmış gibiydi.

Hutem, Deryan’ın ayağa kalktığını fark edince uzaklara baktı. Kum fırtınası... Ufuk kızıl bir duvar gibi yükseliyordu.

"Marenim..." dedi Deryan, onun yanına yaklaşarak.

"Gördüm," dedi Hutem, bakışlarını ufuktaki o toz duvardan ayırmadan. "Vadiyi aşacak mı?"

"Hayır, ancak bu bir turuncu fırtına. Platoyu süpürecek kadar şiddetli rüzgârlarla geliyor. Durup izlemenizi imkânsız kılacak. Dışarıda kalamazsınız... Düellonun durdurulması için emir verin."

Hutem başıyla onayladı ve koltuğuna yaslanıp devasa toz bulutunu izlemeye başladı. Deryan’ın emriyle birlikte, keyifli kalabalık sessiz bir alarmla kampa dağıldı. Askerler hızla atları korunaklı alanlara çekmeye ve çadırları sabitlemeye başlamıştı.

"Daha önce hiç kum fırtınası gördün mü?"

Fidelis bir adım öne çıktı. Bakışları uzaktaki toz bulutuna kilitliydi. "Hayır, Marenim."

"Öfkeli bir deniz gibi..." dedi Hutem. "Korkutucu ancak hipnoz edici."

Ardından ağır bir hareketle ayağa kalktı. Deryan, Maren ile göz göze geldiğinde bakışlarındaki o tuhaf hayranlığı fark etti. "Doğanın marifetleri Yaradan’ın kontrolündedir General ve umarım bunlar, Kinli halka bir uyarıdır."

Deryan cevap vermedi. Uzaktan, kamp alanının içinden adının seslenildiğini duydu. Hutem de tam çadırına girmek üzere hareketlenmişti ki sesi fark edip duraksadı. Deryan, adını bağırarak koşan Komutan Sanıl’a karşı kaşlarını çattı.

"Bu ne hal?" dedi elinde olmadan. Ardından hemen sesini dizginledi. "Maren’in huzurundasın komutan, kendine gel."

Sanıl nefes nefese kalmıştı. Yüzünde derin bir endişe vardı. Hutem’in meraklı ve sorgulayan bakışları ikisinin üzerindeydi.

"Ge... General..." dedi Sanıl zorlukla yutkunarak. "Kampa bir Berid* geldi... Saraydan..."

Deryan’ın çatık kaşları daha da gerildi. Sanıl, sesindeki o titremeyi bastıramayarak devam etti. "Yas sancağı taşıyor."

Sanıl’ın sesi rüzgarın uğultusunda kısıldığında, Deryan ensesinden aşağı inen buz gibi bir ürperti hissetti. Hızla Hutem’e baktı. Genç Maren’in yüzündeki o canlı ifade yerini kireç gibi bir solgunluğa bırakırken, olduğu yerde donup kalmıştı.

"Bana Beridi getir!" dedi Deryan hızla. "Hemen!"

Getirdikleri Berid, Hutem’in önünde dizlerinin üzerine çöktü. Deryan yanına yanaştı, habercinin yorgun soluklarını yakınından duyabiliyordu. Adamın üzerindeki ince zırh aceleyle kuşanılmış gibi yana kaymış, kısa saçlarının altındaki yüzü toz ve terden perişan hale gelmişti. Deryan’ın çenesi gerildi, habercinin sırtında taşıdığı beyaz zemin üzerine sarı hilal işlemeli sancağa ve onun ucundaki o uğursuz siyah matem şeridine baktı.

"Konuş!" dedi Deryan.

Berid, çekinerek başını kaldırdı ve sessizce koltuğuna geri çöken Hutem’e baktı. Dehşete düşmüş gibi yutkundu. Ardından hızlı ve titrek bir hareketle elini alnına değdirerek, yorgunluktan unuttuğu selamı verdi.

"Maren'im..." dedi. Sesi, boğazına kaçan kum taneleri yüzünden çatallı ve kısık çıkıyordu. "Başkentten... acı haber getirdim."

Rüzgâr, tüm bunların arasında kendini fark ettirmek ister gibi aniden hızla esti. Çadırların ağır kumaşları çılgınca dövünmeye, pelerinler ve kıyafetler yaklaşan fırtınanın içinde havalanmaya başladı. Etrafa uçuşan tozlar görüşü daraltırken, batmak üzere olan güneş, son kızıl ışıklarını çadırların üzerine serpti.

Haberci, titreyen parmaklarıyla göğüs zırhının altından rulo yapılmış parşömeni çıkardı. Simsiyah balmumuna basılmış, saray mührüyle mühürlenmişti. Bunu gören Deryan, beklemeden öne atılıp habercinin elinden parşömeni aldı. Sancak doğrudan hanedana aitti ve sarayda kalan tek hanedan üyesi ise Maren’in hamile eşinden başkası değildi.

Buna inanmak zordu. Deryan, Beridin nasıl bu kadar hızlı geldiğini ve haberin kulelerdeki dumanlar aracılığıyla kendisinden önce buraya nasıl ulaşmadığını sorguladı. Ancak atladığı gerçeğin hızla farkına vardı, bu mümkündü.

Parşömeni yavaşça Maren’e uzattı. Yüzündeki o çıplak endişeyi görebiliyordu, yine de Hutem başını dikleştirmiş ve uzatılanı almıştı. Mühre baktığında bakışları titredi. Avucundaki parşömende duran, bizzat kendisine ait olan saray mührüydü. Açmadı. Deryan, onun bu gücü kendinde bulamadığını görebiliyordu.

"Nasıl oldu?" dedi Hutem zorlukla.

"Doğum," dedi Berid, başı önde. "Hekimler vaktinin erken olduğunu söyledi ancak..."

"Ya çocuk?" diye böldü Hutem. Sesindeki titreme artık alenen ortadaydı. "Ona ne oldu?"

"Yaşıyor... Bir oğlunuz oldu Maren'im."

Hutem’in gözlerinden süzülen birkaç damla yaş yanaklarında ıslak izler bıraktı. Koltuğunun kollarından destek alarak güçlükle ayağa kalktı ve mühürlü parşömeni Deryan’a uzattı.

Deryan parşömeni aldığında ne diyeceğini, bu kederi hangi kelimeyle hafifleteceğini bilemedi. Bu dilsizlik onu aciz hissettirdi ve sessiz kaldığı her saniye için kendine kızdı. Maren'in neden mektubu ona verdiğini bir an kavrayamadı.

Okuyup onaylamamı mı istiyorsun?

Çadır kumaşlarının hışırtısı sağır edici bir uğultuya dönüştüğünde, Hutem çadırına girmek için bir adım attı. Ancak dizlerinin bağı çözülmüş, taşıdığı kederi daha fazla kaldıramamıştı. Tam zemine düşüyordu ki, Deryan çevik bir hamleyle atıldı ve Hutem General'in kollarına yığılıverdi.

"Maren'im!" dedi Deryan panikle. Sesi rüzgârı delip geçti. "Hekim getirin! DERHAL BİR HEKİM GETİRİN!"


⚔︎



Bölümde geçen bazı kelimeler

؂

Maren: İmparator

Barlas: Asil genç erkeklere verilen ünvan

Fidelis: İmparatorun özel muhafızı

Berid: Atlı haberci