Chapter 1

“Küller soğuduğunda sessizlik konuşmaya başlar. Sessizliği dinleyebilenler ise kaderlerinden asla kaçamaz.”— Küllere Yazılan Kehanetler, Birinci Parşömen
Küllerin bir hafızası vardı. İnsanlar bunu yalnızca bir söylence sanırdı. Ateşin geride bıraktığı gri tozdan ibaret olduğunu düşünür, rüzgârın onu alıp uzak diyarlara savuracağını zannederlerdi. Oysa yaşlı tarihçiler, ömrünü yitik krallıkların izlerini sürmeye adamış bilginler ve artık isimleri bile unutulmuş kâhinler başka bir şey söylerdi. Ateş unutur. Taş unutur. İnsan unutur. Ama kül… Asla.
Elarion’un kuzey rüzgârı, yılın hangi mevsimi olursa olsun aynı kokuyu taşırdı. Islak taş, yanmış sedir ağaçları ve üzerinden yüzlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ toprağa sinmiş duman… O koku, kuzeyde yaşayan herkesin çocukluğuna işlemişti. Fakat hiç kimse onu Aeris Virelith kadar iyi tanımıyordu. Çünkü Virelith Malikânesi, uçurumun kıyısına kurulmuştu. Uçurumun hemen aşağısında ise artık haritalarda bile adı geçmeyen kadim bir şehir uzanıyordu.
Asterion.
Bir zamanlar Elarion’un en görkemli bilgi şehriydi. Şimdi ise yalnızca siyaha dönmüş taşlardan ve sessizlikten ibaret bir mezarlık…
Güneş henüz doğuyordu. Gökyüzü gecenin lacivertini üzerinden yavaşça sıyırırken, sis ince bir tül gibi vadinin üzerine yayılmıştı. Malikânenin yüksek pencerelerinden içeri süzülen solgun ışık, taş koridorlarda uzun gölgeler bırakıyor; duvarları süsleyen eski portreler, sanki yüzyıllardır aynı sessizliği izliyormuş gibi donuk bakışlarla karanlığa gömülüyordu. Hiçbir kuş ötmüyordu.
Bu vadide kuşlar uzun zamandır yuva yapmıyordu. Rivayete göre Asterion yandığı gece gökyüzü günlerce siyah kalmış, duman güneşi bile gizlemişti. O günden sonra hiçbir kuş, küllerin üzerine konmamıştı.
Aeris ağır kadife perdeleri iki yana çekti. Soğuk hava yüzüne çarptı. Derin bir nefes aldı; her sabah yaptığı gibi. Her sabah aynı manzaraya bakıyor, her sabah aynı soruyu düşünüyordu.
“Bir şehir gerçekten bu kadar uzun süre yas tutabilir mi?”
Cevabı hiçbir zaman bulamamıştı.
Arkasındaki kapı usulca vuruldu.
“Hanımefendi.”
Yaşlı hizmetçi Elen’in sesi her zamanki kadar yumuşaktı.
“Kütüphanede sizi bekliyorlar.”
Aeris gözlerini vadiden ayırmadan sordu.
“Yine mi?”
“Başkâtip, bu sabah gelen sandığın açılmasını sizin yapmanız gerektiğini söyledi.”
Genç kadın istemsizce kaşlarını çattı. Son haftalarda kuzey sınırından ardı ardına eski sandıklar geliyordu. Yanmış parşömenler, kırık mühürler, is tutmuş tabletler… Sanki biri, yıllardır toprağın altında uyuyan geçmişi tek tek gün yüzüne çıkarıyordu.
Üzerine koyu lacivert pelerinini aldı. Virelith ailesinin simgesi olan gümüş ay çiçeği omzunda usulca parlıyordu. Malikânenin koridorlarında yürürken ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu. Bu bina yaşayanlardan çok anıları barındırıyordu. Duvarların arasında eski mürekkep kokusu dolaşıyor, tavana kadar uzanan raflar binlerce kitabı, haritayı ve kayıp dillere ait ciltleri sessizce muhafaza ediyordu.
Virelithler savaşçı değildi.
Onlar bilgiyi korurdu.
Çünkü onların inancına göre bir krallık yeniden kurulabilir, bir saray yeniden inşa edilebilirdi. Ama unutulan bilgi, sonsuza dek yok olurdu.
Kütüphanenin devasa kapıları açıldığında sıcak balmumu kokusu Aeris’i karşıladı. Yüzlerce mum yanıyor, loş ışık tavana kadar yükselen rafların arasında titrek gölgeler oluşturuyordu. Salonun tam ortasında, siyah meşe ağacından yapılmış uzun masanın üzerinde demirle güçlendirilmiş eski bir sandık duruyordu. Sandığın yüzeyi tamamen isle kaplıydı; sanki yüzyıllar boyunca ateşin içinde kalmıştı.
Başkâtip başını hafifçe eğdi.
“Sonunda geldiniz.”
Aeris sessizce sandığın yanına yaklaştı. Parmaklarını demirin üzerine koyduğu anda içini tarif edemediği bir ürperti kapladı. Bir anlığına kulaklarının dibinde çok uzaklardan gelen fısıltılar duyduğunu sandı. Anlaşılmayan kelimeler… Kırık cümleler… Ve yalnızca tek bir sözcük…
“Kader…”
Elini hızla geri çekti.
“Ne oldu?” diye sordu Başkâtip.
“Hiç.”
Yalan söylemişti.
Sandık soğuktu. Ama o soğuk, demirin değil… Bir mezarın soğuğuydu.
Derin bir nefes aldı ve paslanmış kilidi yavaşça çevirdi. Metal, yıllardır ilk kez hareket ediyormuş gibi acıyla inledi. Kapak ağır ağır açıldı.
İçeride yalnızca tek bir parşömen vardı.
Ne altın…
Ne mücevher…
Ne de başka bir belge…
Sadece siyaha dönmüş, kenarları yanık tek bir belge.
Aeris dikkatlice onu kaldırdı. Parşömenin üzerindeki kül avuçlarına döküldüğü anda odadaki bütün mumlar aynı anda titredi. Sanki görünmeyen biri derin bir nefes almıştı.
Başkâtip irkilerek etrafına baktı.
“Rüzgâr mı?”
Aeris cevap vermedi.
Çünkü gözleri artık parşömendeydi.
Yanık mürekkep güçlükle seçiliyordu. Bazı satırlar tamamen silinmişti. Fakat en üstte tek bir cümle hâlâ okunabiliyordu.
“Küller soğuduğunda…”
Devamı yoktu.
Yırtılmıştı.
Ya da…
Birisi özellikle kazımıştı.
Aeris’in kalbi, ilk kez sebebini bilmediği bir endişeyle hızlandı. Sanki bu eksik cümle, tamamlanmak için yüzyıllardır onu bekliyordu.








